Zaman:Ekim 14, 2019

İnsan Öldürür Sevdiğini / Midsommar Filmi Özel İnceleme // Şeyda Aydın

ŞEYDA AYDIN

Bir yılı aştı Ari Aster’in Hereditary filmini sinemada izleyeli. O filmi seveni de çoktu sevmeyeni de, ancak şu var ki Ari Aster bağımsız korku sineması için yenilikçi bir ruh. Kökleri, aileyi, okültizmi sorgulayan filmler yapıyor bu adam, dikkatinizi çekti mi? Onun filmlerinin, bazı izleyici kitlesinin düşündüğü gibi basmakalıp ve abartılmış olduğunu hiç düşünmüyorum. İşte bu yüzden Midsommar adlı bir film çektiğini duyduğumdan beri merak ve heyecanla bu filmi beklemeye başlamış, hatta İskandinav Paganizmi üzerine olduğunu isminden de anladığım üzere bekleyişimdeki bu heyecanım ikiye katlanmıştı. Neden mi? Beni yakından tanıyanlar ve yazdığım romanları okuyanlar bilirler İskandinav coğrafyası, antropolojisi, filolojisi, mitolojisi ve okültizmi ile kendimi bildim bileli derinden bağımı… Keza bir de film yapım ve senaryo eğitimi almış biri olarak naçizane yorumlarımı buraya bırakmak insanlık adına bir görevdir benim için.

Neyse, zaman dediğimiz şey su gibi akıp giden bir kavram tabii, aylar geçti ve Midsommar bu yaz sinemalara düştü. 29 Ağustos 2019 tarihinde Kadıköy Sineması’nda tarafımca izlendi. Ben ruhsuz sinema salonlarını pek sevmem, sinema dediğimiz şey, çocukluğumdaki gibi olmalı, mahallede, sıcak ve içten olmalı, fabrikasyon olmamalı, bu yüzden Rexx ve Kadıköy sinema salonlarını tercih ederim ki, size bir tavsiye olarak da bunun altını çizmek isterim. Evet, film sinemalara geldi demiştim, ben de gittim tabii ki, ama sinemadaki izleyicinin genel tepkisi dalga geçer gibiydi açıkçası. Bu tepkiler ve internette incelediğim izleyici yorumlarındaki filmle ilgili, “Sıkıcı ve Saçma” gibi söylemler, Midsommar ile ilgili bir şeyler karalamam gerektiğine, insanlara anlatılmak isteneni doğru olarak aktarmam gerektiğine sevk etti beni. Arkadaşlar lütfen yapmayın, Midsommar öze inildiğinde derin bir film, sanata bakarken, anlamak için düz değil, yamuk ve objektif bakmak gerektir. Hepinizin bildiği gibi sinema bir sanattır ve diğer sanat dalları gibi kendini metaforlarla var eder, bu film de onlardan biri. Kaç gündür düşünüyorum insanların başarılı olana, farklı olana ne kadar sığ ve yüzeysel baktığını, kaç gündür aklımı bu meşgul ediyor. Yedinci sanat olan sinema ve beşinci sanat olan edebiyata karşı herkesin nefretle yaklaştığını internetin hayatımıza girmesiyle ne yazık ki daha iyi görmekte, hatta üzülmekteyiz. İnsanlar gerçekten iyi bir işe rastlasa da, sadece kendinde eksiklik duyguları hissettiği için “beğen” butonuna bile basmaz olduğu, desteğini başarılı olandan yana kullanmadığı bir dönemde yaşıyoruz artık. Tüm bunları tek kelimeyle, insanlık adına, “Üzücü” olarak değerlendiriyorum. Sonuç olarak sinema ve edebiyat yapanlar, yaptıkları işi ortaya koyarken, hayallerini, umutlarını, kan ter içindeki emeklerini ortaya koyuyorlar. Bu yüzden emeğe saygı gerekiyor, öyleyse ne yapmalıyız? Elbette bildiklerimizi paylaşmalıyız. Empati, kaybetmememiz gereken, eğitmemiz gereken bir değerdir. Yakın zamanda tarafıma, “Sağlıklı ego en önemli şeydir,” diyen bir astrolog arkadaşım geliyor aklıma.

Sözü fazla dallandırıp budaklandırmadan filme gelelim. Önceden belirtmeliyim ki, bazı ayrıntıları açıklamak için spoiler vermek zorundayım, kimileri için keyif kaçırıcı olabilir, ama izlemeden önce okumanızda fayda var. Filmimiz Amerika’da başlıyor, Dani, Psikoloji öğrencisi, Amerikalı genç bir kadın, aynı zamanda depresyonla mücadele eden, erkek arkadaşı ile sorunları olan, kendini yalnız hisseden de bir kadın… Uzakta yaşayan ailesini trajik bir şekilde kaybediyor, bunu öğrenmesi ve ağır yas dönemi bir nebze olsun erkek arkadaşı ile arasının düzelmesini sağlıyor, tabii ben buna bir düzelme demezdim, fakat yine de yakınlaşıyorlar zoraki de olsa. Dani yalnız ve sosyal olmayan bir kadın, sahip olduğu tek çevresi erkek arkadaşının çevresi ve öğreniyor ki erkek arkadaşı ve diğer arkadaşları ondan bağımsız olarak İsveç seyahati planları yapmış, bunu ona söyleme gereği bile duymamışlar, tesadüfen öğreniyor kızcağız bunu. Özür dileyerek onun gibi bir kadına, “kızacağız” deme gereği duydum ama o anlarda onun yalnızlığı için üzülüyorsunuz kızcağız oluveriyor gözünüzde. Erkek arkadaşı Dani’yi nezaketen İsveç seyahatine davet etmek zorunda kalıyor, tabii o da teklifi kabul ediyor. Gidecekleri yer, İsveçli öğrenci arkadaşlarının köyü, ama nereye, nasıl bir yere gideceklerini bilmiyorlar, tek bildikleri her yıl İsveç ve diğer İskandinav ülkelerinde düzenlenen geleneksel Midsommar etkinlikleri. Dani’nin erkek arkadaşı Christian’ın ve diğerlerinin Antropoloji öğrencisi olması, aslında bir araştırma için bu etkinliklere katıldıklarını anlamamızı sağlıyor, çünkü Midsommar, İskandinavya’nın Pagan dönemlerinden kalan yazın gelişini, doğurganlığı, aşkı, dişi yaratıcı olan doğayı onurlandıran bir ritüel, kesinlikle araştırılması gereken bir gelenek… Dani, erkek arkadaşı ve diğerleri vakit geldiğinde İsveç’e gidiyorlar. Onları muhteşem bir doğa, ütopik güzellikte bir köy halkı karşılıyor. Kadın ve erkek ayrımının neredeyse olmadığı, bir kadın tarafından yönetilen bir köy… Herkes bembeyaz, masal diyarlarına düşmüş gibi hissediyorlar kendilerini. Dani’nin ikram edilen mantar çayını içmesiyle doğa ana ile bütünleşmesini de görüyoruz. Kendini doğa ile bir hissediyor, ayaklarına kaynayan çimenler sayesinde. Yaşadığı kayıp nedeniyle Dani’nin diğerlerine oranla derin ve saf bir karakter olduğunu da hissediyoruz ki, acılardır bizim olgunlaşmamızı sağlayan, bizi büyüten, bir sonraki adıma götüren… Dani de eviriliyor sanki filmin içinde git gide. Sanki görüyor bunu köy halkı, diğerlerine davrandıkları gibi davranmıyorlar ona, özel olduğunu hissettiriyorlar, empati kuruyorlar –ki zaten ütopik toplumlar empati sayesinde var olup birbirlerine yakınlaşabilir, bu da vurgulanıyor. Erkek arkadaşı Christian’ın astrolojik açıdan ona uygun olmadığını, hatta köy halkından başka bir kadınla uygun olduğunu fark ediyorlar. Christian’ın dikkatini de başka yöne çekiyorlar, başka bir kadına. Dani, Christian’ın yavaş yavaş gittiğini görüyor. Bunlar Dani ile Christian arasındaki bağların birbirinden ayrımına vurgulananlar.

Gelelim diğer ayrıntılara, bunları canınızı sıkmadan vereceğim, filmi tamamıyla anlatmayacağım ki, filmden keyif alın. Film, bir korku filmi olarak basına servis edildi, ancak sadece bir korku filmi değil, din fanatiklerini, kurbanlı paganizmi eleştiren bir film. Yine de aşırı ve yanlış bulduğum şeyler yok değil, kesinlikle var. Bir kere eski çağlarda paganizmde, bu gibi ritüellerde yer alacak kurbanların, gönüllü ve inançlı olanlardan seçildiğini, kesinlikle kurbanın kendini, “Ben gönüllüyüm,” diye sunduğunu bugüne kadar ince ince yaptığım araştırmalar ile bildiğim için dile getirme gereği görüyorum. İşte bu unsurdan ayrılıp kopması, filmi korkutucu yapan özellik, çünkü film ilerledikçe bu muhteşem ütopik toplumun popüler kültürle yaşayan gençlere göre sebepsiz hoşgörüsü, neşesi, saflığı, bizim gibi onlarla aynı dünyada yaşayanları korkutuyor, geriyor. “Eyvah, bu insanlar çok güler yüzlü, kesin kötüdürler, bu gençlerin hepsini kurban edecekler,” demenize neden oluyor ve bekliyorsunuz, “İzleyelim bakalım, filmin sonunda neler olacak acaba,” diyerek. İlk olarak köydeki iki ihtiyarın hayat döngüsünü gönüllü olarak tamamlama, yani ihtiyarların intiharı gençleri oracıkta şok ediyor, hatta içlerinden ikisi buna saygısızlık ediyor, tepkilerini oradan bir an evvel ayrılmak istemeleri ile gösteriyorlar. İleriki zamanlarda da bir diğeri ölülerin küllerinin serpildiği kutsal ağaca işeyerek saygısızlık ediyor, bir diğeri de kutsal kitabı izinsiz olarak fotoğraflarken saygısızlık ediyor. Saygı gibi değerler, bu gibi toplumlarda öncelik olduğu için kendi açılarından gerekli gördükleri cezayı uyguluyorlar. Ritüeli tamamlamak için dokuz kurban gerekiyor, aslında gençler kendi kendilerini tuzağa düşüyorlar. Burada, Viking dönemindeki Kan Kartalı cezasının içlerinden birine uygulandığını görüyoruz. Burada bir duralım, bu yapılanları kesinlikle haklı bulmuyorum, bu ölümler elbette ki filmi korku filmi yapmak için gerekli olan unsurlardır, izleyici ürpertmek adına gereklidir.

Dani’ye dönecek olursak, hiçbir şeyden habersizce köyde dolaşıyor, insanlara karşı olan hoşgörüsünü yitirmeden, saygıda kusur etmeden vaktini geçiriyor. Köy halkı, ailesini kaybetmiş olan Dani’yi içlerine alarak, ona samimi davranıyorlar. Ritüelin son günü geldiğinde Mayıs Kraliçesi seçimlerine katılıyor ve sonunda Mayıs Kraliçesi oluyor. Danstan önce içmiş olduğu çay bitkilerden yapılma özel bir çay ve bu çay algıları açmaya yarıyor. Dani’nin algıları açılıyor da, doğa ananın nefes aldığını görebildiğini onunla birlikte biz de görüyoruz. Sonra Christian’ı kurban olarak seçmesiyle insan öldürür sevdiğini metaforuna da şahit oluyoruz. İnsan öldürür sevdiğini, boşaltır yüklerini, cayır cayır yandığını da izler, sonra yeniden doğar gibi bir mesaj veriyor bize film. Dani, eski Dani’yi geride bırakmış görünüyor son sahnede, Dani bir aile ve erkek arkadaş kaybetmiş ama ondan daha büyük bir aile ve onu koşulsuz seven insanlar bulmuş gibi görünüyor. Ben şahsen, filmin devamı olsaydı diye düşünerek, Dani’nin o toplumla beraber orada kaldığını ve hayatını orada idame ettirdiğini hayal ettim. Çünkü, “Sen de bizdensin, ailedensin,” diyorlar, onunla ağlıyor, onunla çığlık atıyorlar ki, o güne değin onun için kimse yapmamış bile bunu, kimse gerçekten yanında olmamış. Onu Kraliçe gibi baş tacı ediyorlar, gerçekleri gösteriyorlar, onu aşağı çekenler her neyse yüzüne vuruyorlar. Dani de hafifliyor ve bir gülücük veriyor bize son sahnede.

Filmdeki geçişleri ve bu denli genç ve tanınmamış oyuncuların başarısını hayranlıkla izledim. Özellikle görüntü yönetmenini ve müzikleri yapanı da çok başarılı buldum. Bunların dışında, Ari Aster’in Midsommar filmi, büyük resme bakıldığında hiç şüphe yok ki, İskandinav antropolojisi, okültizmi ve paganizmine ağır bir tokat olmuş. Yine de bu filmiyle Ari’nin, Dani karakterinin feraha çıkma, yüklerini boşaltma yolculuğunu anlatmak istediğini düşünüyorum. İnternet ortamında, Ari’nin Kan Kartalı ve Tanrıça Freya’ya sunulan adak sahneleri için, “Sahneleri çarpma yapmış,” söylemlerine de şu şekilde cevap vermek istiyorum. Arkadaşlar kendinize gelin, bu bir tarih, bu bir mitoloji, bu bir gelenek… Sinemacılar ve edebiyatçılar dilediği gibi tarihten, mitolojiden ilham alabilirler, o zaman kimse aşkı da yazmasın veya filme almasın, ilk aşk romanı veya filmi kiminse ondan çakmış herkes diyelim. Şahsen ben de romanlarını yazarken İskandinav mitolojisinden ilham alıyorum, hatta neredeyse yazdığım üç roman da bunu anlatıyor. Bilgisayar oyunu oynayarak veya popüler kültürde gözümüze sokulan dizileri izleyerek anlaşılabilecek kavramlar değil, bu yüzden boşa konuşma yapmamak, bilgi sahibi olmadan fikir beyan etmemek gerekiyor.

Ayrıca bu filmden sonra artık o etkinliklere katılan turistlerin önyargı ile yaklaşacağından eminim, ama unutmayalım ki, önyargı insanın kendini ve diğerlerini tanıma yolculuğunda yaptığı en büyük haksızlıktır. Sonuçta bu bir filmdir ve farklı açılardan duyguları aktarma yöntemidir. Midsommar ritüelleri, kutsal dişiyi, doğa anayı, iyiliği, doğurganlığı onurlandıran güzel bir gelenektir, kimse de kurban edilmemektedir. Geçmişte, tarihte yapılanlar tarihte kaldı, neyse ki bazı şeyler değişiyor. Bunu unutmayıp, bir topluma gelenekleri sebebiyle haksızlık etmeden yaklaşarak tanımak bizi olgunlaştırır.

Işık yolunuzu, sevgi kalbinizi aydınlatsın ki, sanatsız kalmayın, empati de kurun.

Sevgi ve saygılarımla
Şeyda AYDIN

Şeyda Aydın

Şeyda AYDIN, ya da bilinen diğer adıyla Sheida Aiden, 23.04.1981 tarihinde İzmir’de dünyaya gelmiş, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimini İzmir’de tamamlamış; Dokuz Eylül Üniversitesi, Bilgisayar Programcılığı bölümünden mezun olmuştur. Şu an İstanbul’da hayatına devam etmektedir ve gelecekte de nerede yaşayacağını henüz bilmeyenlerden biridir, evren nereye sürüklerse işte diye düşünmektedir. Şeyda Aydın, roman ve senaryo yazarıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir