Meriç Hızal ile Güneşin Hafızası’na Yolculuk

Aslı Bora, Meriç Hızal
Aslı Bora, Meriç Hızal

Sanatçının dünyayı görme biçimi, çoğu zaman bizim göremediklerimizin izini sürer. Meriç Hızal’la konuşurken bu keskin duyarlılığın yalnızca bir üretim sürecini değil, aynı zamanda bir düşünme biçimini de kurduğunu sezmek zor değil. Savaşın gölgesinde yarım kalmış bir İkarus’a dokunmama kararı, onun sanatsal yaklaşımında sessiz ama kararlı bir ilke olarak beliriyor: Her formun kendi bütünlüğü, kendi zamanı ve kendi etiği vardır.

Hızal’ın “güneş takıntısı” diye adlandırdığı kavram da bu ilkenin bir uzantısı gibi. Güneş, onun hafızasında ve üretiminde, ayrım yapmayan bir temasın, ortak bir varoluş alanının işareti. Aynı ışığa maruz kalmanın, aynı aydınlanma düzlemine dâhil olmanın ne anlama geldiğini yıllar boyunca düşünmüş biriyle konuştuğunuzda, bu kavramın metafor olmaktan çıkarak bir yaşama pratiğine dönüştüğünü hissedersiniz.

Biz de tam bu nedenle, bugünlerde Brieflyart’ta devam eden “Güneşin Hafızası” sergisi vesilesiyle, sanatçının atölyesinde bir araya geldik. Hızal’ın ışık, zaman ve hatırlama üzerine kurduğu bu yeni bütünlük, taşla kurduğu uzun ilişkiye yeni bir sayfayı dahil ediyor. 

Bu söyleşi, sanatçının kişisel geçmişinden çok, üretiminin temelini oluşturan düşünsel gerilimi ( form ile zaman, dokunmak ile dokunmamak, görünür ile görünmez arasındaki ince çizgiyi ) anlamaya yönelik bir giriş denemesi. 

Güneşin Hafızası, Brieflyart
Güneşin Hafızası, Brieflyart

Hocam nasıl heykel okumaya karar verdiniz? Dahası vazgeçmeden heykele devam etmenizdeki belirleyici unsurlar neydi? 

İlkokul birinci sınıfın sömestrinde resim yapmaya başladım. Öğretmenim bir ödev verdi; kandil, mum, ateş lamba gibi  öğelerin hem resmi yapılacak hem de haklarında yazı yazılacak.

Işıkla olan ilişkiniz o yıllara dayanıyor… 

Evet, çok küçük yaşlarda bile ayrıntılarla uzun uzun uğraşırdım. Bir mumun alevini doğru yapabilmek için saatler harcadığımı hatırlıyorum. Öğretmenim çalışmayı o kadar beğenmişti ki beni kucağına alıp öğretmenler odasına götürmüş, herkese göstermişti. O an duyduğum takdir hissi beni çok etkilemişti. O gün biri “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduğunda ilk kez net bir şekilde “resim öğretmeni” demiştim; sanırım kararın ilk şekillendiği an oydu.

Bu yönelimin arkasında yaşadığım mekânın da büyük payı vardı. Evimiz Selimiye’ye çok yakındı; okula giderken mutlaka bahçesinden ve haziresinden geçerdim. Haziredeki şahidelerin biçimsel çeşitliliği ( çiçek motifliler, selvililer, hatta beşik formunda olanlar) beni derinden etkilerdi. Annem oradan geçmememi söylese de, her sabah o taşları tek tek temizleyip öyle giderdim okula.

Öğle aralarında bir arkadaşla caminin arastasında iple bağlı bir kapı keşfetmiştik. Kapının ardında dışı deri kaplı, bana o zamanlar devasa görünen kitaplar dururdu. Sayfalarını karıştırır, minyatürlere hayranlıkla bakardık. Bir de sünnet ve nişanlardan sonra yapılan mevlitler vardı; annem davet edildiğinde beni de yanında götürürdü. Camiye girer girmez kubbenin altına uzanır, yukarıdaki çiçekleri ve desenleri seyrederdim. O formlar zihnimde yavaş yavaş birikiyordu.

Daha sonra Ankara’ya taşındık. Cebeci Ortaokulu’nda Nejdet Geçgin’in öğrencisi oldum. Bana imitatif çiçek desenleri yaptırırdı. Babaannem bunu büyük bir hevesle desteklerdi; ipek kumaşı gergefe gerer, üzerine desen çizmem için bana verirdi. Babam yumurta akını köpürtür, desenlerin üstünü onunla kaplardı. Ben de o yüzeyin üzerine yağlıboyayla çiçekler yapardım. Kuruduktan sonra babaannem içlerini doldurur, hediyelik olarak götürürdü.

Tüm bu erken deneyimlerin beni etkisi altına alıp, biçimlendirdiğine şüphe yok. 

İlk gençlik yıllarınızda sanatla olan ilişkiniz nasıl gelişti? Lise dönemi insanın kendini keşfettiği, yeteneklerinin farkına vardığı bir zaman dilimi. Aklınızı karıştıran yeni eğilimler olmadı mı?

Liseye geldiğimde, hayatımın en büyük şansı Hikmet Kayhan ismindeki sanat tarihi ve resim derslerine giren hoca oldu. Hikmet Hoca yaptığım her şeyi saklardı. Bir gün İstanbul’dan Akademi’den üç beyefendi geldi. Biz çalışırken aramızda dolaştılar derslikte ve bir tanesi arkadaşına dönüp “Génie Picasso” dedi. Halam Fransızca öğretmeni olduğu için dile aşinayım, ukala biçimde “söylediğinizi anladım.” dedim. Onlar gittikten sonra hocam Akademi’ye gitmemin ve Şadi Çalık’ın öğrencisi olmamın iyi olacağını ifade etti. Hoca heykel seçmemin doğru olacağını düşünüyordu, biraz kalıp almayı da öğretmişti. 

Mezun olunca hemen İstanbul’a Akademi’ye mi giriyorsunuz? 

Liseyi bitirdikten 10 yıl sonra Akademi hayatım başladı. Bu arada Eşref Üren’den ders aldım. Evlendim, çocuklarım oldu. Fakat bunu hep avantaj olarak gördüm. Ne istediğimi bilerek geldim Akademi’ye. Benim için sanat, özellikle heykel bir tür sorumluluk. Bunun için de aklınızın başında olması gerekiyor, öyle basit bir heves değil. 

Peki atölye süreciniz nasıl ilerler? 

Çok tasarlayarak gidiyorum, karakterim gereği. Rastlantısallık yok benim işlerimde. Tesadüfiliğe asla yer vermem, santim, santim planlarım. 

Malzeme ile olan ilişkinizden söz edelim mi? Sizi mücadeleci bir karakter olarak tanımlıyorum. Heykele yönelmenizde , malzeme seçiminizde bunun rolü var mı?

Konu benden ne istiyorsa onu yapmakla mükellefim. Taş istiyorsa taş, başka bir malzemeyse ona onu yapmalıyım. 

Peki atölyede, hoca Meriç Hızal nasıl biri? 

Öğretirken bambaşka birine dönüşürüm; özgürlükçü bir tavrım vardır. Öğrencinin her şeyi isteme ve deneme hakkı olmalıdır. Heykel eğitimi alıp heykeltıraş olmak zorunda değildir; önemli olan kendi potansiyelini keşfetmesidir. Öğrencilerle ilişkim hep içten, her anıyla ilgilenerek gelişti. Büyük oğlum da bu hâlime bakıp sık sık, “Senin öğrencin olmak varmış!” der. Taşla çalışmak genç bir insanla çalışmak misali. Yeterince sert ve yeterince  yumuşak olmalısınız. Yoksa istediğiniz parçayı koparamazsınız. Benim çok değerli öğrencilerim var. Çok gurur duyuyorum onlarla. 

Hocam her zaman yapılmış bir şeyi düzeltmek çok güçtür. Heykel açısından bu daha da güç olmalı. 

Hiç olmaz. Yugoslavya’da bir heykel sempozyumu yapılıyordu; ikinci kez davet edilmiştim. Tam o sırada savaş başlamıştı ama buna rağmen organizasyonu iptal etmeyip sürdürmeye karar vermişlerdi. Taş malzeme ile çalışacaktık. Katılımcıları sorduğumda ülkeleri tek tek saydılar; fakat oraya gittiğimde İtalyan, Fransız, Alman hiçbirinin gelmediğini öğrendim. Çoğu sanatçı savaş nedeniyle katılacağını söylemesine rağmen gelememişti. Bir tek ben vardım.

Sempozyum alanına çıkıp taşımı görmek istedim. Taş ocağına gittiğimizde, kaba yontusu tamamlanmış bir İkarusgördüm. Üslubunu hemen tanıdım: Daha önce birlikte sempozyumda çalıştığım Nandor Glid’in işi. Onun burada olduğunu bilmek beni çok mutlu etti; hem büyük bir heykeltıraştı hem de Auschwitz’den kurtulan çocuklardan biriydi. Erken gelip büyük bir iş yapmaya başlamış. Heyecanımı görünce yanımdakiler, “Maalesef tamamlayamadı, kaybettik” dediler. Çok üzüldüm.

Benim için burada saygı duyulması gereken şey, başka bir sanatçının başladığı bir çalışmaya bir başkasının devam etmemesidir. Çünkü çalışırken, farkında olmadan kararlar değişir; tekstür değişebilir, form bile yön değiştirebilir. Bu da sanatçının eserle kurduğu Einfühlungdenen o duygusal bağı zedeler.

Bu yüzden ben o çalışmaya dokunmadığım gibi, başkalarının da dokunmaması için özellikle ısrarcı oldum.

Hocam peki siz o sempozyumda ne yaptınız? 

Yine bir güneş saati yaptım. Ama oturulabilir bir güneş saati aynı zamanda. Malum bu güneş takıntısı. 

O halde güneş takıntısından söz edelim mi? 

Bu benim babamdan kalma bir miras. Göztepe, benim babamın büyüdüğü mahalle. Burası bir vakitler farklı kökenli insanların bir arada yaşadığı bir mahalleydi. 

Babamın çocukluğundan itibaren farklı etnik kökenlerden kalabalık bir arkadaş grubu vardı. Babam  o yıllara ait tanışıklıklarını anlatırken “Bizim annelerimiz aynı güneşte çamaşır kurutmuş “ derdi. O kadar içime işlememiş bir kavram, ki bu. Güneşin kimseyi kimseden ayırmaması beni çok etkiledi. Aynı güneşte olmayı ifade eden bir takım laflar da yazmaya devam ediyorum. 

Ben bunu daha çok antik dünya ile olan ilginizle bağdaştırmıştım…

Antik dünyaya ilgim var. Onu inkar edemem. Benim kız kardeşlerimden biri arkeolog, hatta yeğenim de arkeolog.  Hatta annem bizim ne iş yaptığımızı soranlara “Biri mezar yapıcı biri mezar kazıcı oldu”, derdi. O sırada ben bir mezar yapıyordum. 

Bunların da etkisi var elbette fakat bunlar farklı meslekler değiller aslında. Arkeoloji, mimarlık, heykel birbirini besleyen , birbirinin içinden çıkma alanlar. 

Bence de mimari heykelin başka bir versiyonu gibi. 

Kesinlikle. Her ne kadar Zaha Hadid’in çalışmalarını dışından beğenip, içinde yaşamak çok zor diye düşünüyorsam da.

Güneşin Hafızası, Brieflyart
Güneşin Hafızası, Brieflyart

Abbasağa Meydanı’nda bir çalışmanız var. Heykel olmanın sınırlarını aşmış, meydanın bir uzantısı olarak tanımlayabileceğimiz bir çalışma. Kamusal alan ve heykel ilişkisini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Kamusal alanda heykel meselesi ülkemizin kronik bir sorunu. Kamusal alanda ya hiç heykelimiz yok ya da olanlar neredeyse tamamen ideolojik amaçlarla yapılmış durumda. Bugün bile yeni bir heykel üretilecekse beklenti yine bu yönde oluyor. Öte yandan, yapılmış bir heykelin kaldırılması yalnızca bize özgü değil; politik amaçlı anıtlar söz konusu olduğunda bu, uluslararası ölçekte de yaşanan bir mesele.

Son dönemde internette dolaşan bir videoya rastladım. “Türkiye’nin heykel anlayışı” başlığıyla paylaşılan bu videoda çatalda köfte, kayısı, mısır gibi örnekler vardı. Aynı derlemede, aslında son derece iyi bir heykeltıraşın işi de yer alıyordu. Sanatçının coşku ve plastiste arayışıyla yaptığı bazı deformasyonları anlayamadıkları için onu da aynı listeye eklemişlerdi. Bu durumu eleştirirken videoyu hazırlayanları da suçladığım düşünülmesin; çünkü biz insanlara doğrusunu öğretmiyoruz. “Sen bunu niye anlamıyorsun?” deme hakkımız yok. Ne eğitimde var bu, ne kamusal yaşamda, ne de aile içinde… Ama buna bir çözüm bulmak zorundayız.

Bir lider devrilirken heykelinin de devrilmesi dünyanın her yerinde görülen bir refleks. Fakat nihayetinde sanatçı bir eser üretirken sadece temaya değil, kendi duyumuna, kendi yorumuna dair bir öz de katar. Heykel yıkıldığında o öz de yok oluyor. Toplumda olumsuz duygular uyandıran, “istenmeyen” olarak görülen heykellerin yok edilmesi yerine, farklı bir mekânda bir arada sergilenmesi mümkün olabilir. Ya da Paris’teki gibi, tüm anıtların replikalarının yer aldığı bir müze kurabilirsiniz. Bu, kültürel belleğimiz açısından son derece önemli. Bunu mutlaka sağlamamız gerekiyor.

Plastik sanatlarla şiir arasında güçlü bir ilişki kuruyorum bir sanat tarihçisi olarak. Sizin için bu bağ nasıl oluştu? Bu iki ifade alanı birbirini nasıl besliyor?

Ailemin bu alanda hayatımdaki rolü büyük. Küçük halam edebiyat hocasıydı. Kelimeleri doğru kullanabilmeyi ondan öğrendim.Edebi oyunlar oynardık.  Babam da şiire çok meraklıydı. Ezberi çok kuvvetliydi, hafızasında her duruma uygun dize bulup çıkarırdı. Böyle olunca yazdım, şu sıralar yazmıyorum. 

Bütün konuşmamızda heyecanınız hiç bitmedi. Güneşin Hafızası’nda da aynı heyecanı hissediyorum.

Ben çok iştahlı biriyim. Üretim sürecine her başladığımda, sanki içimde uzun zamandır bekleyen bir hareket yeniden uyanıyor; ben de o hareketin nereye gitmek istediğini dikkatle dinliyorum. Güneşin Hafızası üzerinde uğraşırken fark ettim ki, yıllar içinde edindiğim deneyimler bazı şeyleri açıklığa kavuşturmuş olsa da, üretim anındaki o tanımlanamayan canlılık hiç eksilmiyor. Bazen tek bir çizgi, bazen bir yüzeyde beliren beklenmedik bir yön, içimde yeniden bir kapı aralıyor. Ne yapacağımı biliyor gibi görünsem bile, her işte beni şaşırtan küçük bir an mutlaka oluyor. Sanırım beni hâlâ atölyeye çağıran, bütün planların arasından çıkan o taze, hafif kıpırtı; yeni bir şeyin nefes almaya başladığını hissettiğim o an oluyor. 

O hafif kıpırtı sizi takip ederken bizi de etkisi altına almaya devam ediyor. Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim. 

YAZAR

Aslı Bora
Sanat Okur yazarı

Aslı Bora

Aslı Bora, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Sanat Tarihi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Felsefe eğitimi aldı, yüksek lisansını Batı ve Çağdaş Sanat alanında tamamladı. Arkeolojik kazılar, sanat danışmanlığı ve akademik çalışmalar yürüttü. 2010’dan itibaren uluslararası sergilere danışmanlık yaparken,…

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.