Ressam Ayşe Türemiş, sulu boyanın kırılgan katmanlarıyla İstanbul’un unutulmuş mimarisini yeniden kurdu. “İstanbul: Bitmeyen Resim” sergisi, 8 Şubat 2026’ya dek Mecidiyeköy Sanat’ta; şehrin arka sokaklarındaki gizli ritimleri, zamanla silinen cepheleri ve gündelik hayatın içinde unutulmuş katmanları gün ışığına çıkarıyor. Sahne tasarımından gelen mekân sezgisi ve dijital çağda analog kalmanın bilinçli direnci, Türemiş’in eserlerinde mekân, hatıra ve hafızayı iç içe geçiren bir İstanbul portresi çiziyor. Bu söyleşide ise sergiyi, sanat yolculuğunu ve yeni projelerini anlatırken İstanbul’u bir kez daha görünür kılmanın neden hâlâ anlamlı olduğunu birlikte keşfediyoruz.

Sulu boya tekniğiyle hikâyesi olan tarihi ve kültürel yapıları resmettiğinizi görüyoruz. “İstanbul: Bitmeyen Resim” sergisi fikri ilk nasıl doğdu?
Bu sergi, yirmi yıllık birikimin sonucu diyebilirim. İstanbul hâlâ daha pek çok detayını çalışmaya açık, kadim bir şehir. Sergi başlığını düşünürken hem bugüne dek gelinen noktayı göstermek istedim, hem de bu emeğin süreceğini vurgulamak… Çünkü İstanbul hâlâ bitmemiş bir resim, hâlâ keşfedilecek bir kaynak.
Sergide farklı dönemlerden çalışmalarınızı bir araya getiriyorsunuz. Bu retrospektif yaklaşım sizin için nasıl bir yeniden okuma süreci oldu?
İBB Kültür’ün kıymetli katkılarıyla gerçekleşen bu sergi benim için adeta bir retrospektif yolculuğu. Geçmiş yılların üzerine eğilip bakınca bir an dedim ki: “İyi ki bu işi yapıyorum.” Teknik ilerlememi görmek, bugün geldiğim noktanın farkına varmak, böyle bir bakışla yarattığım işlerin karşılığını aldığımı hissettirdi. Yıllar içinde biraz daha cesur, biraz daha renkçi oldum bu sergi de bu evrimin görsel izlerini ortaya koyuyor.
Kentin “fark edilmeyen mimari detayları”nı görünür kılmak sizin pratiğinizin merkezinde. Bu seçim, İstanbul’un hangi yüzüne ışık tutuyor?
İstanbul’un satır aralarına, sokakların gündelik akışına odaklanıyorum. Ayasofya, Kız Kulesi, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ya da Galata Kulesi yerine; çoğu gözden kaçan, küçük ama ruhlu yapıların izini sürüyorum. Bir köşede yüzlerce bina olabilir; ben onları göstermek istiyorum. Sadece cepheleri değil; doğası, içindeki kuşu, insanı, çevresiyle kurduğu bağı da resmediyorum.
Sulu boya gibi sabır ve zaman isteyen bir teknikle çalışıyorsunuz. Bu sergide teknik olarak sizi en zorlayan ya da en çok dönüştüren eser hangisiydi?
Kağıt üstüne sulu boya yapmak benim için kolay, hiç zorlandığımı söyleyemem. Ama bez üstüne sulu boya çalışmaları yaptım; onlar teknik açıdan beni biraz zorladı. Farklı bir yüzeye çalışıyordum, farklı tepkiler alıyordum. Özellikle bez üzerine büyük boyutlu işler yapmak biraz meydan okumaydı diyebilirim. Örneğin “Ses Tiyatrosu” adlı eserim benim göz bebeğim. Detaylarıyla en yoğun çalıştığım, en çok emek verdiğim ve teknik olarak da beni en çok dönüştüren iş oldu.
“Değişen mekânların ruhunu, değişim öncesi halini yakalamayı hedefledim”
Ayşe Türemiş
Serginin küratörü Özgür Bükülmez ile bu kavramsal çerçeveyi oluştururken nasıl bir ortak çalışma yürüttünüz?
Çok uyumlu çalıştık. Beyoğlu’nda dolaşıp gözüme çarpan yapıları, detayları ya da iç mekânları not aldım. Yeri geldi Boğaz’a indik, orayı gözlemledim. Sergi düzenini planlarken “semt semt yürüyelim” fikriyle yola çıktım. Örneğin; Kundura Fabrikası ve Santral İstanbul gibi sanayi mirası taşıyan alanları; ayrıca eski okulları da kapsayan bir seçki oluşturdum. Bu mekânları “zaman‑mekân‑hafıza” perspektifiyle sıraya koyup, içsel düzeni özenle kurduk. Daha önce de birlikte hazırladığımız “Bilge Yapılar” sergisinde olduğu gibi, değişen mekânların ruhunu, değişim öncesi halini yakalamayı hedefledim.

İstanbul’un son yıllardaki hızlı dönüşümü düşünüldüğünde, bu sergiyi bir tür “görsel hafıza arşivi” olarak görebilir miyiz?
Öyle olmasını umuyorum, zaten en baştaki amacım buydu. Şehirdeki güzellikler bitmiyor; yeter artık dediğimiz anda bile İstanbul, bir köşede yüzümüze gülümsüyor. Çok dinamik, zıtlıkların bir arada olduğu eşsiz bir şehir.
Bir mekânın “resmedilmeyi hak ettiğini” size düşündüren kriter nedir?
Öncelikle o mekânla ilişki kuruyorum, orada zaman geçiriyorum. Bu duygu kendiliğinden oluşuyor; sonra gözümde binlerce detay birden bire koleksiyona dönüşüyor. Örneğin, dedemin okulu olan Çapa Öğretmen Okulu’nu seçtim; çünkü hem kişisel bir hikâyem vardı hem de orada bir hafıza saklıydı. Ama benim için esas olan, ikonik ya da turistik yapı olması değil; gündelik hayatın içindeki sıradan binalarda, yıpranmış duvarlarda, sokak köşelerinde saklı ruhu yakalayabilmek. “Bakmak ile görmek arasındaki farkı yakalamak” benim için temel kıstas.
Sahne tasarımı eğitiminizin, özellikle mekân algınız ve kompozisyon kurma biçiminiz üzerindeki etkileri bugün hâlâ hissediliyor mu?
Evet, etkisi hâlâ sürüyor. Resim eğitimi almadım; bu da bazı “geleneksel resim rahatlığı / yorumlama” yaklaşımlarından ziyade, gördüğümü olduğu hâliyle resmetmeyi seçmemi sağlıyor. Sahne tasarımı eğitimi bana güçlü bir mekân sezgisi kazandırdı: Mekânı analiz etmek, iç mekân dış mekân ilişkisini kavramak, kompozisyonu mekânsal algıyla kurmak… Tiyatro‑sahne anlayışı, görsel öğeleri düzenleme bilinci, dekor‑ışık‑perspektif gibi bileşenleri resimlerime taşıdım. İstanbul gibi baskın ve karmaşık bir şehir konusu üst çalışırken, bu disiplin bana “neyi, nasıl resmedeceğini” gösteriyor.
“Dijital araçların sunduğu kolaylıklar elbette var ama…”
Ayşe Türemiş
Dijitalleşmenin, çağdaş sanat ortamının ve yeni medya eğilimlerinin arttığı bir dönemde, sulu boya gibi analog bir tekniği sürdürmek sizin için ne ifade ediyor? Bu tercihinizi nasıl açıklarsınız?
Analog kalmayı, bu yolla sanat yapmayı bir tercih, hatta kimlik meselesi olarak görüyorum. Dijital araçların sunduğu kolaylıklar elbette var: Farklı dokular, efektler, hızlı düzeltme, sayısız olasılık… Ama sulu boya da elde edilen o “dokusal gerçeklik”, o yüzeyin hazzı, dijitalde asla aynı olmuyor. Her fırça darbesi, her ton geçişi, her kağıt/su/renk etkileşimi somut; bu yüzden eserlerimin ruhunda bir özgünlük, bir emek izi oluyor. Dijital sanat benim için bir seçenek olabilir; ama bugün için sulu boyadaki “tat”ı, analogun dokusunu, hatırasını ve bireyselliğini korumak istiyorum.
Analog bir sanatçı olduğunuzu söylüyorsunuz. Bu bağlamda günümüzde dijitalleşmenin, çağdaş sanat ortamının ve yeni medya eğilimlerinin çoğaldığı bir dönemde bir sanatçının görünür olmasının mı, yoksa eserinin öne çıkmasının mı daha önemli olduğunu düşünüyorsunuz?
Mümkün olsa görünmez olmayı tercih ederdim. (Gülüyor.) Doğduğumdan beri içe dönük biriyim; çocukluğumda, 5–6 yaşından itibaren çizim masalarının önünde büyüdüm. Babam mimardı; mimariyle erken tanışmam, sanat ve mekânla kurduğum ilişkiyi şekillendirdi. Ancak benim için esas olan, “hikâye.” Plastik sanatın hangi türü olursa olsun ister kavramsal, ister realist önemli olan eserin taşıdığı öykü, ruh ve zamanın izidir. Ünlü olmak, moda, popülerlik; bunlar benim için değil. Bir tablo, sulu boya ya da resim; ruhu, atmosferi ve zamanın bıraktığı izi taşmalı. İzleyicinin beklentisi, trendler değil; gerçek hikâyeler, kentler, sergiler, müzeler olmalı bu yaklaşım beni mutlu eder. Bazıları için görünürlük bir araç olsa da; bana göre sanatın değeri, sadakat, emek ve içtenliktedir. Eser kendi sesiyle konuşsun; izleyici de bu sesi duysun yeter.
Son olarak yeni projelerinizden bahseder misiniz? Bundan sonra sanatseverleri neler bekliyor?
Uzun zamandır taşınma sürecindeyim; ama kafamda hep birkaç proje var. İstanbul merkezli bir çizgi roman projem var. Mevcut sulu boya eserlerimden yola çıkarak… Ve bu çizgi romanı, ileride bir çizgi filme dönüştürmeyi planlıyorum.
