İzmir’de başlayan eğitim yolculuğu, Avrupa’da yüksek lisans ve uluslararası şirketlerde kurumsal kariyer… Tüm bu deneyimler, Sevda Ceren Mutlu’nun ‘Perihan’ adlı ilk romanının dokusuna ilham veriyor. Söyleşimizde Mutlu, Beyoğlu’ndaki Zarifi Apartmanı’nı neredeyse yaşayan bir karakter gibi nasıl kurguladığını anlatıyor. Peri ve Perihan’ın iki ayrı hayatı, vicdan, hafıza ve kadınlık hâlleri üzerinden kesişiyor ve okuru çok katmanlı bir anlatının içine çekiyor. Deniz’in ve Leyla’nın tanıklığıyla bu anlatı daha da derinleşiyor. Kayıp bir kız kardeş, sokak çocukları ve şefkatin dönüştürücü gücü romanın merkezinde önemli bir rol oynuyor. Okur, karakterlerin iç dünyasına ve mekânların hafızasına adım atmaya davet ediliyor. Buyurun, sohbetimize…
İzmir doğumlusunuz; Samsun Anadolu Lisesi’nin ardından Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, Erasmus sürecinde Bocconi Üniversitesi ve ardından Leuven Üniversitesi Avrupa Çalışmaları yüksek lisansı… Oldukça uluslararası ve disiplinli bir akademik geçmişiniz var. Bugün dönüp baktığınızda sizi en çok besleyen şey bu eğitim yolculuğu mu oldu, yoksa çocukluğunuzdan beri sözünü ettiğiniz o “merak” duygusu mu?
En temel itici güçlerimden biri hep “merak” duygumdu. Bir çekirdeği düşünün. Toprağın altında karanlıkta duruyor. Güvende ve sessiz. Ama aynı zamanda sınırlı, sıkışık ve kapalı. Çekirdeğin büyüyebilmesi için önce çatlaması gerekir. Bu müthiş kırılma, ancak risk almakla ve muazzam bir bilinmezliğe ilerlemekle olur. Aslında “merak etmek”, tohumun çatlamasının karşılığıdır bence. Bilinenden bilinmeyene, konforludan konforsuza, anne kucağından hayata doğru ilk adımlar hep merakla başlar. Benim için de hep öyleydi ve öyle olmaya devam ediyor. Soru sormaya ancak bilinenle yetinmeyerek başlarız. Kırmızı balık hikâyesinde olduğu gibi sınırların ötesine geçme arzusu yeni bir şeyler deneyimleme, öğrenme merakıdır. Kırmızı balık suyun nereye aktığını merak eder. Ve yolculuk başlar. Yolculuk tehlikedir, yalnızdır ama dönüştürücüdür de. Balık yolculuğuna hep devam eder ama bir daha o konforlu yaşamına geri dönemez. Deneyimlerimden, okuduklarımdan öğrendiklerim beni hep yeni merak ettiklerime yöneltti. Bir kez yola çıkınca da, soruların sorulmamış; deneyimlerin yaşanmamış haline dönmek pek mümkün olmuyor. Dolayısıyla okuldaki dersler, farklı şehirler, deneyimler ve iş hayatım hep yeni merakları beraberinde getirdi. Yazmanın en büyük konforu da özgürce merak edebilmek ve sadece bu meraklı tavırla yanıt bulma telaşından ve mutlak sınırlayıcı düşüncelerden bağımsız olarak var olabilmek.
Uzun yıllardır ilaç sektöründe, uluslararası şirketlerde kurumsal bir kariyer sürdürüyorsunuz. Strateji, sistem kurma ve sabır gerektiren bu alan ile yazarlık arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Kurumsal hayatın size kazandırdıkları ‘Perihan’ın yazım sürecine somut olarak nasıl yansıdı?
Kurumsal hayat ve yazarlık birbirine zıt iki dünya gibi görülebilir. Oysa benim için ikisi benzer kaynaklardan besleniyor “insanı anlamak” ve her ikisinde de sabırdan, süreklilikten yaratıcılık ve problem çözme hâlinden beslenen benzer stratejik bir gidiş yolu var. Elbette disiplinli ve sabırlı olmak hem profesyonel kariyerimde büyük ekiplerle büyük işler yaparken hem de kendi karakterlerimin hikâye örgülerini iç dünyamda oluştururken çok işime yaradı. Perihan’ın yazım süreci de bir anda ilerlemedi; daha çok zamanla biriken, susan, bekleyen ve sabırla zamanı gelince kendini anlatan bir yazım süreciydi. Belki de en kıymetlisi kurumsal hayatımın bana hayatı daha iyi anlayabileceğim çok kıymetli deneyimler, insanlar ve alanlar sağlamasıydı. Toplantı odalarında, koridorlarda, başarı kutlamalarında, sessiz bakışlarda saklı olan insan hikâyeleri en büyük kaynaklarım oldu.

Bir söyleşiniz de “Yazmak, görünmeyenin ve kimi zaman sorulamayanın kelimelere dönüşmesi” diyorsunuz. Zaman, hafıza ve insanın iç dünyasına duyduğunuz ilgi ‘Perihan’da belirgin. Bu roman yıllardır içinizde taşıdığınız bir hikâye miydi, yoksa yazma cesareti belli bir kırılma anında mı geldi?
Yazma ihtiyacı, zihnimde ve kalbimde dönüp dolaşan, anlamaya çalıştığım bir duygu, bir hal ya da varoluş durumu üzerinden ortaya çıkıyor. Perihan’da anlamaya çalıştığım duygu ve varoluş halleri hep içimdeydi. Perihan’ın hikâyesiyle buluşunca, yıllardan beri kendime merakla sorduğum sorularla birlikte şekillendi. Benim için yazmak cesaretten çok bir ihtiyaç. Bu anlamda yazmaya başladığımda hikâyenin nereye gideceğini ya da yayınlanıp yayınlanmayacağını pek düşünmedim. Hikâyenin içinde ilerlerken varmak istediğim duyguyu biliyordum, ama kurgunun beni nerelere taşıyacağını tasarlamamıştım, hikâyenin yolu dönüp dolaşıp sonucuna kavuştu. Tüm hikâye bittikten sonra bu metni paylaşmak, yayınlamak işte cesaret tam orada devreye girdi.
Mekânlara açılan kapılar, düşünce dünyamda da simgesel boyutta da benim için çok kuvvetlidir.
Sevda Ceren Mutlu
Roman daha ilk sayfalarda bizi Beyoğlu’nda, Zarifi Apartmanı’nın kapısında polislerin beklediği o sahneyle karşılıyor. Deniz’in yıllar önce bir sergide tanıdığı Leyla’nın evine gidişi ve açık kapıyla başlayan merak duygusu hikâyeye güçlü bir giriş yapıyor. Kurguyu bu “eşik” anıyla başlatmayı özellikle mi tercih ettiniz?
Evet. Hayat boyunca onlarca eşikten geçiyoruz, çoğu kez bu eşiklerden geçerken, bu geçişlerin hayatımızı nasıl değiştirebileceğinin farkında dahi olmayabiliyoruz. Ancak geri dönüp düşününce o kapılardan geçmenin önemini kavrıyoruz. O nedenle mekanlar ve mekanlara açılan kapılar, düşünce dünyamda da simgesel boyutta da benim için çok kuvvetlidir. Romanda da karakterlerimin açık kapılardan girmeye tereddüt ettikleri anlar kadar, kilitli kapıların açılmasını sabırla bekledikleri anları yazarken de karakterlerimin heyecanlarını hep hissettim. Perihan’ın dairesinin açık kapısından girmek nasıl Deniz’in hayatının kırılma noktasıysa, Zarifi Apartmanı’nı her ziyaretinde, terasa çıkan kapağın açılmasını beklemesi ve aşağıya sarkıtılan tahta merdivenlerden terasa çıkması da merakla, cesaretle kendisiyle yüzleşmeye hazır olduğunun ifadesiydi.
Zarifi Apartmanı romanda neredeyse yaşayan bir karakter gibi. Gıcırdayan merdivenleri, çatısındaki güvercinler ve duvarlarındaki çatlaklarla hafızası olan bir mekân hissi yaratıyorsunuz. Mekânı bu kadar merkezî kurmanızın nedeni neydi? Beyoğlu’nun 70’ler ve 80’lerdeki ruhu sizin için neyi temsil ediyor?
Her dönem kendi hikâyelerini, akımlarını yaratıyor. Jenerasyonlar bu dünyadan geçerken, sokakların tarihi her gün yeniden yazılıyor; kahramanlar ve katiller tarih algısında yer değiştiriyor. İnsanlığın kırılgan ve kuralsız hikâye anlatıcılığı, zaman zaman inandırıcılığını kaybedebiliyor. Oysa sokaklar, binalar, mabetler, kaldırım taşları kelimelerle değiştirilemeyecek kadar güçlü ve büyük kanıtlar. Bu nedenle bazı mekanların bu sağlam duruşu, bana değişken algılarımızla inşaa ettiğimiz hikâye anlatıcılığımızı, acıklı bir çaba gibi gösteriyor. Hayatın ve zamanın uçuculuğuna karşı durabilen taş duvarlar, eskise de yıkılmayan çatılar ve çatlamış ahşap kapılarda anlamlar aramayı seviyorum. Ben 80’ler çocuğuyum. Annemle babamın benim yaşlarımda olduğu o yıllara merakla ve hevesle dönüyorum… Büyürken çoğumuzun düştüğü o yanılgıyı temize çekiyorum böylece.
Babamın ve annemin, hep baba ve anne olduğunu sanma yanılgısı bu. Onları o zamana hapsettiğim, öncesini ve sonrasını düşünmediğim çocukluğumun naifliğinden çıkıp; o yılların önüne arkasına baktıkça, hem Türkiye’nin, hem de dünyanın uğraştığı temel değerlerin yıllardır pek de değişmediğini görüyorum.
Peri ve Perihan… Aynı kadının iki ayrı evde, iki ayrı isimle yaşadığı iki hayat. Biri özgürlüğü ve tutkuyu, diğeri toplumsal kabullenişi ve sessizliği temsil ediyor. Bu iki kimliği yazarken, aslında tek bir kadının içindeki iki ihtimali mi anlatmak istediniz?
Evet. Özgürlüğün ve tutkunun, aynı zamanda toplumsal kabullenişin ve sessizliğin kadının varoluşunda bulunduğunu düşünüyorum. Birçok kadının hayatı, bu iki ihtimal arasında yaptığı tercihlerle şekilleniyor. Perihan’ın öyküsüyle ben, her ikisinin de mümkün olduğu belki biraz masalsı bir kahramanlık hikâyesi anlatmak istedim.
Hayatın hatırdıklarımızdan ibaret olduğunu düşünüyorum.
Sevda Ceren Mutlu
Alzheimer ile hafızanın çözülmesi ve Perihan’ın iki hayatının sınırlarını koruyabilmek için anılarını kâğıtlara yazmaya başlaması, romanın en çarpıcı katmanlarından biri. “Hayatın, hatırlamayı seçtiklerindir…” cümleniz de kapağınızda yer alıyor. Sizce insan gerçekten hatırladıklarından mı ibaret?
Hatırladıklarımız ve onlara verdiğimiz anlamdan ibaret olduğumuzu düşünüyorum, ancak çoğu zaman hatırladıklarımız bilinçli olarak seçtiklerimiz değil. Hepimiz, kendi hikâyemizi en çok da kendimize anlatıyoruz. Yetişkinliğimle birlikte ikna etmeye çalıştığım iç sesim önyargılı, şefkatten uzak ve çok gürültücü. Hafıza ve hatırlama üzerine düşünürken anlamaya çalıştıklarımdan biri de nasıl olup da yetişkinlikle birlikte kendimizi algılayış biçimimizin ve iç sesimizin önyargılı, şefkatten uzak ve yargılayıcı bir hale geldiğiydi. Hayatı hatırlayış biçimimizi de işte bu acımasız yargıç belirliyor. Deniz de, Leyla da hayatlarının muhasebesini yaparken ya bu içsel yargıçtan kaçınıyorlar, ya da ona cevap veriyorlar. Öte yandan Perihan’ı çoğunlukla yazmayı seçtiklerinden tanıyoruz. Önemli bir nokta daha var. Perihan, sadece mutlu anılarını seçmiyor, onu büyüten, hayatını anlamlandıran, hatta çoğu zaman idrak etmekte zorlandığı anılarını yeniden anlamlandırmak için yazıyor. Ve okuduğumuz romanda Perihan’ı yazdıkları kadarıyla tanıyoruz. Bu anlamda, hayatımızı en çok kendimize anlatıyoruz. En çok içimizdeki o şefkatsiz yargıçla konuşuyoruz. Öyleyse kendi kendimize anlattıklarımızı da dikkatle ve şefkatle seçmek gerekir.

Deniz, Peri’nin notlarını okudukça onun dünyasına adım atıyor ve bu metinler aracılığıyla hem Leyla’nın hem de kendi hayatındaki vicdan azaplarıyla yüzleşiyor. Bu anlatı tekniğiyle okuru da bir tür tanığa dönüştürüyorsunuz. Deniz sizin için bir araştırmacı mı, bir aracı mı, yoksa kendi hikâyesinin peşine düşen bir kadın mı?
Deniz, kendi hikayesinin peşine düşen cesur bir kadın. Üç kadın da birbirlerinin varoluşuna şahitlik ediyorlar, Perihan’ın yaşamı kağıtların okunmasıyla ete kemiğe bürünüyor, Leyla’nın yaşamı Deniz’in onu bulmasıyla anlamlanıyor. Okuyucunun da bu üç kadınla aynı kaynaktan geldiğini ve kendi öyküsünün de duyulduğunu hissetmesini isterim.
Roman boyunca kayıp bir kız kardeşin izi, sokak çocuklarına uzanan şefkatli bir el ve zamansız vicdan azapları iç içe ilerliyor. Peri’nin şefkati ile kendi geçmişindeki kırılmalar arasında nasıl bir bağ kurdunuz?
Yazarken Peri’nin şefkatinde aynı zamanda katı bir öfke de sezinledim hep. Kendi ailesinde yaşayamadığı, babasının kaybıyla derinleşen, katılaşan şefkatsizlik duygusunu kendine has bir şekilde dönüştürüyor. Çocukları sevme biçimi abartısız, hatta daha çok koruma iç güdüsüyle karışıyor.
Oysa romanın sonunda kendi yarattıkları gerçekliklere hapsolduklarını anlıyoruz…
Sevda Ceren Mutlu
Kitapta ışık, bakış ve perspektif üzerine etkileyici bir pasaj var: “Gördüklerin için sonsuzluğun içindeki tek merkez senin gözün…” Bu yaklaşım, romandaki çok katmanlı anlatıyla örtüşüyor. Hakikatin kişisel bir algı meselesi olduğu fikri, sizin yazı dünyanızın temel taşlarından biri mi?
Kesinlikle öyle. Perihan’ın mektupları, Deniz’in Leyla’nın ve Perihan’ın vicdan muhasebeleri hayatlarında büyük kararlar almalarına neden oluyor. Oysa romanın sonunda kendi yarattıkları gerçekliklere hapsolduklarını anlıyoruz. Algılayışımızın ötesinde, salt görme algısının da kişiye özel olduğunu düşünüyorum. Görme öyle muazzam bir duyu ki, renkleri algılayışımız, boyutlar, perspektif algımız ve beynimizin görmeyi öğrenme biçimi her birimiz için farklılaşabilir. Bunu tamamen kıyaslamak da mümkün değil. Bu nedenle görme de başlı başına bireysel bir algı meselesi.
Leyla’nın yalnızlığı, Deniz’in suçluluk duygusu ve Peri’nin vicdanı… Üç kadın karakterin birbirine değen ama tam olarak kesişmeyen hayatları var. Bu üçlü yapı üzerinden kadınlık hâllerine dair nasıl bir panorama sunmak istediniz?
Bu üç karakteri kurgularken aslında tek tek kadınları değil, kadınlığın farklı hâllerini ve zaman içindeki dönüşümünü anlatmak istedim. Çünkü kadınlık bana göre tek bir kimlik değil; bir arada var olan, bazen çelişen, bazen birbirini iyileştiren çok katmanlı bir deneyim. Yalnızlık çoğu zaman zayıflık gibi algılansa da, aslında kadının kendisiyle temas kurduğu, yeniden doğduğu bir alan. Leyla’nın yalnızlık tercihini de tam olarak kendini dönüştürmek ve içe dönebildiği bir alanda var olma ihtiyacı gibi yorumlayabiliriz. Kadınlar çoğu zaman kendi seçimlerinden değil, başkalarının kaderlerinden de sorumlu tutulur. Deniz’in hikâyesi de bu suçluluğun içinde dönüşme ihtimalini barındırıyor, bir başkasının trajedisine iliştirilmiş bir hayattan özgürleşme çabası onunki. Peri’nin vicdanı ise belki de üçü arasında en dönüştürücü olan katman. Vicdani bir varoluş mücadelesi, yalnızca doğruyu bilmek değil, dünyaya karşı sorumluluk da hissetmek. Kadınların tarih boyunca karşılaştıkları tüm baskıya rağmen yaşamı koruyan, onaran ve yeniden kuran rolüyle ilişkili. Bu üç karakterin hayatlarının birbirine değmesi ama tam kesişmemesi bilinçli bir tercihti. Çünkü kadınlar çoğu zaman aynı hikâyenin farklı zamanlarında yürürler. Birbirlerini kurtarmasalar bile birbirlerinin yolunu aydınlatırlar. Romanın merkezinde de bu vardı: Kadınların görünmeyen dayanışması ve ortak hafızası.
Perihan’ı yazarken kendime sınırlar koymadım.
Sevda Ceren Mutlu
“Perihan” hızlı okunacak bir roman değil; okuru durdurup düşündüren, sindirilerek okunması gereken bir metin. Bunu bilinçli olarak mı tasarladınız? Okurun romanla kurmasını istediğiniz ilişki neydi?
Bundaki en büyük etken yine Zarifi Apartmanının bende yarattığı güçlü etkiydi. Perihan’ı yazarken kendime sınırlar koymadan, bir gün basılırsa nasıl yorumlanır demeden, mekan ve karakterlerin katmanlarına inerek yazmak istedim. Yazmak benim için anlamanın da bir yoluydu. Bu nedenle önceden aldığım kararlardan çok, hikâyenin beni taşıyacağı anlatı dili ve kurguya kendimi bıraktım.
İlk romanınızda güçlü bir atmosfer ve karakter dünyası kurduğunuzu ifade edebiliriz. Bundan sonraki projelerinizde de hafıza, zaman ve insanın iç dünyası merkezde mi olacak, yoksa bambaşka bir tür ya da dönem denemeyi düşünüyor musunuz?
Hafıza, zaman ve insanların iç dünyaları benim için her zaman çok heyecan verici ve üzerinde epeyce düşündüğüm odaklar. Bir sonraki romanımda bu güçlü odakları farklı hikâye kurguları ve karakter bakış açılarıyla tarihsel perspektifler üzerinden anlatmak istiyorum.
Kurumsal kariyer, spor ve yoga ile kurduğunuz disiplinli yaşam, merak duygunuz ve edebiyat… Tüm bunları düşündüğünüzde, kendinizi bugün daha çok hangi kimlikle tanımlıyorsunuz: stratejik düşünen bir profesyonel mi, yoksa görünmeyenin izini süren bir hikâye anlatıcısı mı?
Benim için hayat birden fazla kimliğin eş zamanlı var olabildiği, kimi zaman birinin diğerinin önüne geçebildiği ya da bir diğerini dönüştürebildiği bir deneyim. Bu nedenle kendimi herhangi biriyle tanımlamak yerine, bu geçişkenliği ve eş zamanlılığı benimseyerek, hayatı daha renkli ve daha çok beslenebildiğim bir deneyime dönüştürmeyi tercih ediyorum.
