Kavramsal sanatın usta temsilcilerinden Seza Paker, OG Gallery’de izleyicilerle buluşan “AMBIENTÉ” adlı sergisiyle gündemde. Röportajımızda Paker, uzun yıllardır sürdürdüğü düşünsel pratiğini ve ritim, ışık, mekân gibi temel unsurları nasıl bir deneyime dönüştürdüğünü anlattı. Biçim ve içerik arasındaki muğlaklık, algının açığa çıkışı ve maddi olmayan potansiyeller üzerine kurulu estetik yaklaşımı, izleyiciyi hem düşünmeye hem de hissetmeye davet ediyor. Paker’in eserlerinde geçmiş, şimdi ve gelecek, düşünce ve his iç içe geçerek izleyiciye zamansız bir deneyim sunuyor.
“AMBIENTÉ”, OG Gallery’deki ilk kişisel serginiz. Bu sergiyi hazırlarken nasıl bir başlangıç noktasından yola çıktınız? Serginin oluşum süreci sizin için neyi temsil ediyor?
Elbette bir süreçte ortaya çıkıyor bu sergi de diğerleri gibi. İstanbul’da 1999’dan beri sergi yapıyorum ve her biri birbirleriyle zincirleniyor. O bakımdan bu sergiyi de bir başlangıç olarak görmüyorum. Bir sürekliliğin içinde, bu sefer yeni bir galeride sergimi yapıyorum. Ama diğer yandan, OG Gallery’nin sahibi Senem Özgören ile 2019’daki Galerist’te de beraber çalışmıştık.
Sergide ışık, renk ve hareket aracılığıyla algıya yeni bir atmosfer öneriyorsunuz. Bu düzenek nasıl bir düşünsel çerçeveden doğdu? İzleyicinin bu atmosferle kuracağı ilişkiyi nasıl hayal ettiniz?
Bu ilişki her kişiye özeldir. Her bir kişi kendince bir hayal kurmaktadır; burada, ortak bir alanın içinde birden çok kişinin yan yana gelmesiyle bir beraberlik kurulmaktadır. “AMBIENTÉ” sergisi de aynı şekilde, algılanma üzerine kuruldu.

Çalışmalarınızda sıklıkla mekân, ritim ve algı arasındaki geçişleri araştırıyorsunuz. Sergide bu temalar sizin için nasıl bir dönüşüm geçirdi?
Ritim benim çalışmalarımda önemlidir. Hep bu dönüşümü ritim üzerinden düşünürüm. Mekân benim için bir yer değil, bir sayfanın üzerinde kurduğum espastır. Bunun algılanması için gizli veya açık bir şekilde gösteriyorum. İzleyici, yani sergi gezeni içine almak, sevdiğim bir duygu.
Serginin yalın ama yoğun biçimsel dili, uzun süredir sürdürdüğünüz “azlık” ve “duruluk” estetiğini sürdürüyor. Bu minimal jestlerin ardındaki düşünceyi nasıl tanımlarsınız?
Hep minimal malzemeler kullandım. Tarihi geçmiş makyaj malzemeleri, ekolojik olarak kurduğum “Changing Enstalasyonlar”… Bunları Ali Akay’ın benim için yazdığı “Seza Paker-Refleksif Akışkanlıklar” kitabında bulabilirsiniz.
“Sanatım hep düşünmek ve yazmak üzerinden gelişti”
Seza Paker
Kavramsal sanatla ilişkiniz nasıl başladı? Sanat pratiğinizin bir “düşünce biçimi” olarak şekillenmesi hangi dönemde belirginleşti?
Hep öyle oldu diyebilirim. Düşünmek, hayal kurmak ve yazmak pratikleri içinden geçen bir sanat yapım var. Kavramsal sanatın “yapmak değil, asıl düşünmek” üzerine kurulu fikirleri, benim sanat yapma biçimime hem müzik eğitimimden hem de sanat tarihi kesişmelerimden, genç yaşlarımda fark ettiğim bir şekilde etki etti ve bu şekilde gelişti hep.
Erken dönem işlerinizdeki fotoğraf, film ve ses kullanımlarıyla bugün geldiğiniz daha damıtılmış ifade biçimleri arasında sizce nasıl bir süreklilik var?
Erken dönem demektense, bunları her zaman karışıklığı ve çok formlu bir çalışma üslubu olarak tanımlayabiliriz. Düşündüklerime göre, sanat alanında gerçekleştirdiğim malzemeler de değişkenleşmektedir.
Farklı disiplinleri bir araya getirip fotoğraf, kolaj ve çizimi aynı düşünsel çerçevede buluşturuyorsunuz. Bu çeşitlilik sizin için bir anlatım ihtiyacı mı, yoksa düşüncenin doğal olarak form değiştirmesi mi?
Form merkezli bir çalışmam yok. Yukarıda da söylediğim gibi, düşüncemin beni götürdüğü yere doğru eserlerim de gitmektedir. Malzemeler de o anlamda değişmektedir.
Pratiğinizde metafor, çağrışım ve sıralama gibi kavramsal araçları sıklıkla kullanıyorsunuz. Bu araçlar, düşüncenin görünür hâle gelmesinde nasıl bir rol oynuyor?
Bunlar şiirin ve edebiyatın kullandığı kavramlar. Modern edebiyat, 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ortalarına kadar bu konularla çok uğraştı. Plastik sanatlar da aynı şekilde. Ben de bu anlamda bu pratikleri sürdürmeye devam ediyorum.
“Biçim ve içerik hep birlikte işler”
Seza Paker
Çalışmalarınızda biçim ve içerik arasındaki muğlaklık oldukça belirgin. Bu “belirsizlik” sizin için bir risk mi, yoksa üretken bir alan mı?
Biçim içerikten ayrı tutulamaz. İkisi birlikte işlemektedir. Bu bir muğlaklık değil, tersine bir beraberlik yaratır bence. Belirsizlik ise fizik terimlerinden biridir. Modern fizikte, doğanın bir parçası olarak düşünüldü. Bu bakımdan eserlerde de belirsizliği düşünmek, çağımızla bir uyumu sağlamaktadır.

Sıklıkla vurguladığınız “açıklık” kavramı hem estetik hem felsefi anlamda sizin için ne ifade ediyor? Bu açıklığı nasıl koruyorsunuz?
Açık, benim için hiçbir yere hapis olmayan anlamına gelmektedir. Başka fikirlere, malzemelere, disiplinlere, sanatın içine sokulmamış olan ve diğer sanatçıların çeşitli ekollerine de sığmayan anlamına gelmekte. O bakımdan evet, eserim “açık yapıt”, Eco’nun da modern edebiyat ve müzik için vurguladığı gibi.
Eserlerinizdeki “ritim” kavramı yalnızca biçimsel değil, düşünsel bir araç gibi de işliyor. Ritim sizin için bir düşünme biçimi mi, yoksa bir his?
Ritim hem bir histir hem de bir düşünme biçimidir. Psikanaliz bunu zamanında belirtmişti. Psişik olan bazen bilinçli, bazen bilinçdışından gelmektedir. Bu bellek ile alakalıdır. Bazı şeyleri zaten yaşamışsınızdır ve daha sonra unuttuğunuzda, onlar size artık bir his olarak geri gelmektedir. Proust’un “blok bellek” olarak düşündüğü de bu şekilde; sanat yaparken, çizerken, düşünürken veya yazarken hep blok bellek, geçmişten bir şeyleri yüzeye taşır ve bunlar his olarak algıladıklarımızdır.
Diller arasında oynadığınız, bazen şiirsel bazen kavramsal geçişlerin arkasında nasıl bir duyarlılık var? Dilin anlamı dönüştürme potansiyeliyle ilişkiniz nasıl gelişti?
Dil, sanatın kendisi olarak durmaktadır. Dil, sanatın dilidir ve bir gücü vardır. Benim dilim de Türkçe, İngilizce, Fransızca ve İspanyolca gibi dillerin içinden yaşayarak geçer. Bunları yan yana kullanmak benim için değer taşıyor. Dil sadece bir anadili olarak değil; kurallara göre değil, yaratının bir parçası olarak ortaya dökülmektedir. Bu yaratının bir parçasıdır; ister kelimeler, ister sözdizimi, isterse de plastik bir dil olsun, bunlar yan yana sanatsal bir dil olarak ortaya çıkıyor.
Çalışmalarınızda entelektüel ve duygusal farkındalığın iç içe geçtiği bir atmosfer hissediliyor. Bu iki alan arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Düşünce ve sanat yan yana işlemezse, formlarda sıkışıp kalırsınız. Birçok ressam bu tuzağa düşebilir. Önemli olan, bunun iç içe olduğunu hep yaşamak. Bana üretim sorusu geldiğinde bunu cevaplıyorum. Her gün çalışıyorum; eserler ise aralıklı şekilde üretilmiş bulunuyor.
Günümüzde sanatın giderek daha görsel, hızlı ve maddi bir hâle geldiği bir dönemde, sizin “immaterial” yani maddi olmayan deneyime yaptığınız vurgu nasıl bir duruşu temsil ediyor? Bu anlamda geleceğe dair nasıl bir sanat tahayyülünüz var?
Evet, giderek daha immaterial ve virtüel bir hayat yaşıyoruz! Bu, hayat ve görüş tarzımızı belki değiştirmektedir ama dirençler de mevcuttur. İmmaterial, maddenin olmadığı değil, potansiyellerin olduğu demektir. Her potansiyel bir enerji doğurur ve bu da zaten “düşünülen ve mevcut olmayan” denilenin gerçek hâline çevrilmesini sağlar. Bugün madde ve madde olmayan ayrımı, sanki ileride tartışmaya açılacak bir ayrım olarak duruyor.
