Ayla Turan
Ayla Turan ( Fotoğraf: Deniz Tapkan Cengiz )

Bir Figürün Anlatısı: Ayla Turan ile Sanatın İzinde

Ayla Turan ile Sanat Yolculuğu Üzerine Söyleşi
1 Ekim 2025
9 dakika

Çocuk temsilleri, figüratif dili ve toplumsal belleğe dokunan eserleriyle çağdaş heykel sanatında kendine özgü bir yere sahip olan Ayla Turan, Contemporary İstanbul’un 20. edisyonunda eserleriyle bir kez daha gündeme geldi. Bu özel edisyonda yalnızca yapıtlarını değil, aynı zamanda üretim sürecinin derinliklerini ve sanatla kurduğu kişisel ve toplumsal bağı da görünür kıldı. Tersane İstanbul’un tarihî atmosferiyle kurduğu diyalog ise Turan’ın işleriyle taşıdığı duygu yoğunluğunu daha da derinleştirdi.

Ayla Turan ile bu söyleşide, heykel sanatının dijitalleşme ve yeni medya çağında nerede durduğunu, kendisinin neden çocuk figürlerini merkezine aldığını ve heykelin onun için nasıl bir anlam taşıdığını konuştuk. Genç sanatçılarla kurduğu ilham verici ilişkiyi, ülkemizde heykeltıraş olmanın zorluklarını ve önümüzdeki döneme dair merak uyandıran projelerini de bizimle paylaştı. Şimdi buyurun sohbetimize…

Ayla Turan ( Fotoğraf: Deniz Tapkan Cengiz )
Ayla Turan ( Fotoğraf: Deniz Tapkan Cengiz )

Contemporary İstanbul’un 20. edisyonunda yer almak nasıl bir histi? Bu özel edisyonda izleyicilerle buluşturduğunuz eserlerinizden ve üretim sürecinden bahseder misiniz?

Benim için hem gurur verici hem de duygusal bir deneyim oldu. Contemporary İstanbul’un 20. edisyonu sadece bir fuar değil, Türkiye çağdaş sanatının bir dönüm noktası. Hem kendi üretim sürecime dönüp bakmak hem de İstanbul’un dönüşen kültürel dokusuna negatif ya da pozitif anlamda tanıklık etmek anlamında önemli. Pg Art Gallery’de sergilenen heykellerimden biri kukla oynatan bir çocuk figürü ‘Küçük sahne, Büyük hikaye’; Görünüşe göre masum bir oyun, aslında güç ilişkilerinin sessiz bir temsili. Bu sahnede özgürlük yalnızca bir dekor. Diğeri ‘Burada Yokum’ diyen bir çocuk. Çocukluğun oyun diliyle görünürlük ve görmezden gelinme arasındaki gerilimi anlatıyor. Çocukların sessiz çığlığına bir gönderme niteliğinde. 

Tersane İstanbul gibi tarihî ve dönüştürülmüş bir mekânda eserlerinizin sergilenmesi, üretiminize ya da algınıza nasıl bir katkı sağladı?

Tersane İstanbul’un tarihî dokusu, eserlerimle kurduğu diyalog açısından çok kıymetli. Mekânın dokusuyla heykellerimin arasında oluşan kontrast, eseri izleyenin  algısını dönüştürebiliyor; bu yüzden mekân seçimi benim için üretimin bir parçası.

Bu yılki fuarda dikkat çeken temalar arasında teknoloji, doğa ve bireysel hafıza yer aldı. Sizin eserleriniz bu temaların neresinde durdu tam olarak?

Benim heykellerim bireysel ve toplumsal hafızanın izlerini taşıyor. Çocukluk anılarım, hayal dünyam ve toplumsal gözlemlerim heykellerime yansıyor. Doğa ve teknolojiyle doğrudan bir ilişki kurmasam da, insanın bu kavramlarla kurduğu duygusal bağları dolaylı olarak işlerimde hissedebilirsiniz.

Heykel sanatı, dijitalleşmenin ve yeni medya sanatlarının yükseldiği bir dönemde hangi noktada? Geleneksel malzemelerle çağdaş yorum arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Dijitalleşmenin hayatımıza bu kadar nüfuz ettiği bir dönemde, heykel hâlâ dokunulabilir olmanın gücünü taşıyor. Yeni medya işleri ekranlarda akıp gidiyor ama  heykel izleyiciyi durduruyor, yanına çağırıyor, sessizce konuşuyor. Benim için heykel, sadece bir form değil; zamanla, mekânla ve insanla kurulan fiziksel bir bağ. Geleneksel malzemelerle çalışmayı seviyorum çünkü o malzemelerin bir hafızası var. Mermerin içinde saklı olan hikâyeyi ortaya çıkarmak, taşla bir tür diyaloğa girmek gibi. Ama biçimsel olarak çağdaş bir dil kurmaya özen gösteriyorum. Figürlerim, özellikle çocuk metaforu, bu dilin taşıyıcısı oluyor. Gelenekselin ağırlığıyla çağdaşın hafifliğini bir araya getirmek, hem teknik hem duygusal olarak beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Heykelin bugünkü sanat ortamında hâlâ güçlü bir yeri olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar hâlâ dokunmak, hissetmek, karşısında durup düşünmek istiyor. Heykel tam da bunu mümkün kılıyor.

Eserleriniz genellikle figüratif bir dil üzerinden ilerliyor. Bu figürler sizin dünyanızı nasıl yansıtıyor? İzleyiciye ne tür bir duygu veya düşünce aktarmayı hedefindesiniz?

Figürlerim aslında iç dünyamın sessiz anlatıcıları gibi. Genellikle çocuk figürleriyle çalışıyorum çünkü çocukluk, bana göre duyguların en yoğun, en filtresiz yaşandığı dönem. O dönemin saflığı, kırılganlığı ve hayal gücü beni çok etkiliyor. Ama bu figürler sadece kişisel bir geçmişi değil, aynı zamanda toplumsal bellekte yer etmiş ortak duyguları da taşıyor. Çocuk metaforu, hem bireysel hem kolektif hafızayı harekete geçiren güçlü bir araç. Bazen bir figürün duruşu, bazen yüzündeki ifade, izleyicinin kendi hikâyesini hatırlamasına vesile oluyor. İzleyiciye net bir mesaj vermektense, onların kendi duygularıyla karşılaşabilecekleri bir alan yaratmak istiyorum. Bu figürler aracılığıyla hem kendi iç sesimi duyuyorum hem de toplumun bastırılmış ya da unutulmuş seslerine kulak veriyorum.

Ayla Turan'ın Eserleri
Ayla Turan’ın Eserleri

Sanat pratiğinizde çocukluk, hayal dünyası ve fantastik öğeler ön planda. Pek çok çalışmanız arasında çocuk figürlü heykelleriniz ise özellikle bir adım öne çıkıyor. Bu yönelim nasıl gelişti? Kişisel bir arka planı var mı?

İlk çocuk figürlü heykelim, okul döneminde yaptığım taşın içinde cenin pozisyonunda saklı bir formdu. O heykel, bu serinin başlangıcı oldu diye düşünüyorum. Çocukluk anılarım, hayal gücüm ve toplumsal gözlemlerim bu figürleri besliyor. Her biri bir ‘dondurulmuş an’ gibi; hem kişisel hem evrensel.

“Mekân, esere yeni bir hikâye kazandırabilir”

Ayla Turan

Heykelin mekânla kurduğu ilişki sizin için ne kadar belirleyici? Bir formun boyutunu ya da malzemesini seçerken bu ilişki nasıl şekilleniyor?

Heykelin mekânla kurduğu ilişki benim için oldukça önemli. Bir formu tasarlarken genellikle onun duracağı yeri, çevresiyle kuracağı diyaloğu hayal ediyorum. Çünkü boyut, malzeme ve duruş gibi unsurlar mekânla birlikte anlam kazanıyor. Ama heykellerim bazen hiç beklemediğim bir mekâna yerleştiğinde bu bağ kopabiliyor. Başta bu beni rahatsız ediyordu; çünkü heykelin anlatısı mekâna göre şekilleniyor. Sonra heykele fiziksel olarak müdahale edilmediği sürece, üretim sürecinde anlatmak istediğimi ortaya koymuş olmak benim için yeterli diye düşündüm. Sonrasında mekân, eserin yeni bir hikâye kurmasına da vesile olabiliyor. Bu kontrolsüzlük bazen zorlayıcı olsa da, heykelin yaşam döngüsünün bir parçası hâline geliyor. Her yerleşim, yeni bir bağlam, yeni bir izleyici ve yeni bir okuma demek.

Zamana karşı direnen bir üretim biçimi olarak heykelin sizdeki karşılığı nedir? Kalıcılık fikriyle nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Heykel benim için zamanla kurulan bir bağ. Kalıcılık fikri hem motive edici hem de sorumluluk yükleyen bir alan açıyor. Çünkü bir heykel, sadece bugünü değil, geleceğe bırakılan bir iz ve tanıklık. Çağdaş bir sanatçı olarak, bireysel anlatımın ötesinde toplumsal belleğe katkı sunmak, yaşadığımız dönemi kayıt altına almak gibi bir sorumluluk hissediyorum. Her form, bir dönemin duygusunu, düşüncesini ve ruh hâlini taşıyabilir. Bu yüzden kalıcılık, sadece fiziksel dayanıklılık değil; anlamın zaman içinde varlığını sürdürebilmesiyle ilgili. 

Uluslararası birçok fuar ve bienalde yer aldınız. Türkiye’de üretmek ile yurt dışında sergilemek arasındaki farkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanat dili evrensel; duygular, biçimler ve anlatılar çoğu zaman kelimelere ihtiyaç duymadan izleyiciyle bağ kurabiliyor. Dünyanın farklı ülkelerinde, açık alanlarda ve parklarda yer alan heykellerim sayesinde bu evrenselliği birebir deneyimleme şansım oldu. Kültürler değiştikçe izleyiciyle kurulan ilişki de farklılaşıyor; kimi zaman figürler daha içsel bir bağ kuruyor, kimi zaman toplumsal bir okuma öne çıkıyor. Yurt dışında sergi açmak, farklı kültürlerle diyalog kurmak açısından çok besleyici. Her yeni coğrafya, işlerime yeni bir katman ekliyor. Türkiye’de üretmek ise daha içsel, daha kişisel bir süreç benim için. Köklerimle bağ kurduğum, duygusal olarak daha yoğun bir alan. Bu iki deneyim birbirini tamamlıyor; biri beni içeriden besliyor, diğeri dışarıdan dönüştürüyor.

“Farklı disiplinlerle etkileşim üretime ilham veriyor”

Ayla Turan

Son yıllarda Türkiye’de sanat ortamının hem kurumsal hem bağımsız alanlarda hızla dönüşüm geçirdiğini görüyoruz. Bu değişim sizin pratiğinizi nasıl etkiliyor?

Son yıllarda sanat ortamında ciddi bir hareketlilik var. Hem kurumsal yapılar hem de bağımsız alanlar daha görünür hale geldi.  Farklı disiplinlerle temas kurmak, genç sanatçılarla bir araya gelmek ve alternatif sergileme biçimlerini deneyimlemek bana yeni fikirler kazandırıyor. İzleyiciyle kurulan diyalog da daha açık ve katılımcı hale geldi. 

Genç sanatçılarla ve üreticilerle nasıl bir ilişkiniz var? Mentorluk yapıyor musunuz, ya da onlardan besleniyor musunuz?

Genç sanatçılarla bir araya gelmek benim için gerçekten besleyici. Onların heyecanı, cesareti ve yenilikçi bakış açıları üretimime de ilham veriyor. Destek olmak, deneyim paylaşmak benim için önemli. Atölyem her zaman çalışmak isteyen gençlere açık; zaman zaman yurt dışından gelen genç sanatçılar da burada üretim yapıyor. Mentorluk diyebilir miyim bilmiyorum ama elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Karşılıklı bir öğrenme süreci gibi aslında. Onlar benden bir şeyler alıyor, ben de onlardan. (Gülüyor)

Heykel üretimi genellikle zahmetli, alan ve kaynak gerektiren bir disiplin. Türkiye’de heykel sanatçısı olmanın zorlukları nelerdir sizce?

Heykel üretimi ciddi anlamda alan, zaman ve kaynak gerektiriyor. Türkiye’de bu olanaklara ulaşmak her zaman kolay değil, özellikle büyük ölçekli işler için teknik destek bulmak zor olabiliyor. Bu zorluklar bizi daha yaratıcı düşünmeye, alternatif çözümler üretmeye zorluyor.

Ayrıca Türkiye’de kadın olmak, sanatçı olmak ve özellikle kadın heykeltraş olmak gibi katmanlar da üretim sürecini daha da zorlaştırıyor. Fiziksel olarak yoğun bir disiplinle uğraşırken, toplumsal önyargılarla da baş etmek gerekiyor. Avrupa’da ise sanatçılar üretimleri için daha sistemli devlet destekleri ve sponsorluklara ulaşabiliyor. Bu da üretim sürecini daha sürdürülebilir ve özgür kılıyor. Türkiye’de bu tür desteklerin sınırlı olması, sanatçıyı hem maddi hem manevi olarak daha fazla mücadele etmeye itiyor. Tüm bu zorluklara rağmen üretmeye devam etmek, direnmek gerekiyor.

Kariyerinizde dönüm noktası diyebileceğiniz bir proje, sergi ya da karşılaşma oldu mu?

Almanya’da, Gezi döneminde gerçekleştirdiğim ‘Umut’ adlı mermer heykelim ve daha sonrasında Contemporary İstanbul’da başka bir versiyonunu yaptığım ‘Umut’, benim için bir dönüm noktasıydı. O heykel, hem teknik olarak hem de kavramsal olarak yeni bir yol açtı bana. Sonrasında gelen ‘Rainbow’ ve ‘Kral Çıplak’ gibi işler bu yolun devamı oldu.

Önümüzdeki döneme dair sizi heyecanlandıran projeler ya da hayalini kurduğunuz bir üretim var mı?

Şu anda üzerinde çalıştığım büyük boyutlu bir bronz heykel var. İş Bankası Kibele’de 2026’nın Şubat ayında bir retrospektif sergim olacak. Hem teknik olarak zorlayıcı hem de duygusal olarak çok yoğun bir dönem beni bekliyor. Kasım ayında İsveç’te buzdan heykellerimle bir oda tasarladım. 3 hafta boyunca buzdan çocuklarımı yontacağım. Bu da çok heyecan verici.

Arif Hür

Okan Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünden mezun olduktan sonra 2023 yılında Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü tamamlamıştır. Bugüne kadar; Habertürk, Tercüman, Snob Magazin ve 12punto gibi medya kuruluşlarında çalıştı. Bir dönem magazin gazeteciliği yaptı. Uzun süredir de kültür-sanat, lifestyle, dış haber ve yeni medya alanlarında röportajlar, araştırmalar ve dosya haberler yapmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bu, Kızların Eseri, LEGO® Türkiye ( Fotoğraf: Başak Hürer )
Önceki

LEGO® ile Sanatın Buluşması: Sanatçılarla Söyleşi

sa.ne.na. Fotoğraf: Özge Balkan
Sonraki

Cevdet Erek İmzalı “Amfibio Ses Günleri” Feshane’de