merve dündar, galeribu’nun tarihsel sinesinde ve belleğinde eşsiz yer tutan insanlardan biriydi. bu yazı, küratörlüğünü gencer uçar’ın yaptığı ve merve dündar’ın galeribu’da açtığı ilk kişisel sergi olan “hangisi ağır hangisi gerçek” (4.5.2019) için bugünden bakılan ve merve’nin sanatsal serüvenine selâm çakılan bir teşekkür ve anmadır. devrin dâim ve kâim olsun; merve dündar…

bir serginin ağırlığı, kapladığı alanda değil; kendi kurduğu görüngüsel ağırlığında başlar. merve dündar’ın “hangisi ağır hangisi gerçek” sergisi, tam da bu eşiği kurar: taş gibi görünen ama taş olmayan, sözcük gibi dağılan ama anlam olmayan, beden gibi açılan ama dirimsel olmayan biçimler arasında bir ortam üretir. bu ortamda artık soru şudur: hangisi ağır, hangisi gerçek değil; ağırlık ile gerçeklik arasındaki ilişkinin kendisi bir güdüm müdür? çünkü dündar’ın işlerinde görülen şey, yalnızca nesnelerin temsili değil; gerçekliğin kendi kendini kurma biçiminin ifşâsıdır.
ilk görseldeki kelime yığınları — kesilmiş, parçalanmış, çoğaltılmış, üst üste yığılmış — bir dil enkazı değildir; bir dil makinesidir. her bir parça, kendi başına bir sözcük değil; bir açımlama kırıntısıdır. bir araya geldiklerinde ise anlam üretmezler; anlamı dağıtırlar. bu yüzden bu yüzey, bir kolaj değil; bir görüngü güdümüdür. dündar’ın “birikenler” dizisi olarak tanımlanan bu yapı, zihnin iç haritasını dışarı taşır: kelimeler artık temsil etmez; birikir, sıkışır, çoğalır ve sonunda kendi ağırlıklarını kaybederler. çünkü kelime çoğaldıkça anlam hafifler. ve tam burada, yalımsal şu cümle devreye girer: taş sözcüğü, taştan daha ağırdır. bu ifade, yalnızca bir lâf cambazlığı değil; varoluşsal/varölüşsel bir kırılmadır. çünkü görselde gördüğümüz şey, artık taş değil; taşın yerini almış olan bir görüngü tortusudur.
ikinci görseldeki kaya benzeri biçimler ise bu tortunun bedenleşmiş hâlidir. kâğıt hamurundan üretilmiş bu “taşlar”, gerçekliğin benzetimi (simülasyon) değildir; gerçekliğin kendisinin nasıl üretildiğinin sahnesidir. dündar’ın “taş-ı-yorum” dizisi tam da bu yüzden can alıcı bir eşik açar: kaya gibi görünen ama aslında atık kâğıttan oluşan bu yapılar, görünüş ile varlık arasındaki bağı koparır. bu kopuş, yalnızca duyuncul (estetik) değil; varoluşsaldır. çünkü artık “gerçek” dediğimiz şey, tözün kendisi değil; onun kurduğu etki, yani görüngüdür. ve görüngü, her zaman bir güdüm içerir.
bu noktada, yalımsal olarak, “gerçek, en büyük güdümlemecidir” cümlesi, serginin merkezine yerleşir. dündar’ın işleri, gerçeği temsil etmez; gerçeğin nasıl güdümleyici (manipülatif) bir düzenek olduğunu açığa çıkarır. taş gibi görünen “şey”, izleyiciyi aldatmaz; izleyicinin zaten aldanmaya hazır olan algısını görünür kılar. çünkü gerçek, kendini hiçbir zaman çıplak vermez; her zaman bir kurgu, bir yoğunluk, bir baskı üretir. bu baskı, yalımsal kuram diliyle, görüngü güdümüdür: ortam’ın kendi içinden yükselen ve “şeyleri” belirik* kılmaya çalışan bir eğilim.
dündar’ın taşları bu eğilimi kırar. ama kırarak yok etmez; aksine aşırılaştırarak görünür kılar. taşın içinden çıkan, insan derisini andıran dokular — ki sergi metninde de bu vurgulanır — zihinsel yükün bedensel karşılığıdır. bu, yalımsal anlamda şudur: görüngü, yalnızca dışsal bir görünüş değil; içsel bir yoğunluğun dışarı taşmasıdır. taş artık doğaya ait değil; zihne aittir. ama bu zihin de bireysel değil; ortamın kendisidir. çünkü yalımsal kuramda kişi, ortamın şerhidir (açımlayıcısı).
sonuç olarak, sergide; ne taş vardır ne de kelime. vardır denilen şey, yalnızca onların birbirine dönüşme hâlidir. kelime taşa, taş kelimeye dönüşür. anlam biçime, biçim anlama dönüşür. ama hiçbir dönüşüm tamamlanmaz. her şey eşikte kalır. ve bu eşik, serginin ve sanatçısının asıl mekânıdır.
*belirik: görüngünün, ortam içinde süreklilik kazanarak tanınabilir hale gelmesi.

1968 – 2026
