Leo’ya… 1
İstiklal Caddesi, kentin hiç uyumayan mekânlarından biri… Bu caddenin ortasındaki Karşı Sanat Çalışmaları’nda, 23 Eylül–24 Ekim 2026 tarihleri arasında bir hayvan da uyanık kalıyor. Cansu Gürsu’nun “Uykusu Kaçmış Bir Hayvan” sergisi, sanatçının son dönem akrilik ve yağlı boya resimlerini, eskiz defterlerini ve üretimine eşlik eden nesneleri bir araya getiriyor. Resimlerde suyun yüzünde beliren, toprağa gömülen bir gölge varlık dolaşıyor. İnsan ile hayvan birbirini kovalamayı bırakıp bir an göz göze geliyor.
Bu söyleşiyi sergiyi okurken elimizde tuttuğumuz bir çerçeveyle kurduk. Çerçeve şuydu: Medenileşme hayvansal olanı bastırır, toplum normu aşana “hayvan gibi” der, Anadolu’nun şamanik ve tasavvufi hafızası ise gölgeye bakmanın üçüncü bir yolunu gösterir. Serginin Küratörü Ezgi Bakçay’ın yanıtları bu çerçeveyi genişletiyor. Doğa ile kültürün ayrılmasını sömürü düzeninin ön koşulu olarak okuyor, sergiyi bugünün iyileşme kültürüne karşı konumlandırıyor ve “Sanat iyileştirmez, kayıtsız uykulardan uyandırır” diyor.
Ardından Gürsu’nun yanıtları geliyor ve sorularımın neredeyse hepsini nazikçe aralıyor. Hayvan ona göre rehber değil, yolda durduran bir şey. Resimlerdeki at bir ruh yoldaşından çok, sanatçıdan önce onun ruhuna bakmış sessiz bir tanık. Anadolu imgeleriyle akrabalık hissedilebilir ama “doğrudan bir kaynak ilişkisi” yok. “Bastırılmış olanın geri dönüşü” ona fazla kesin geliyor. “Hayvan gibi” sözünü baştan olumsuz kurmuyor. Şaman ile dervişin kenarında da durmuyor, merkezde de. Yaşayan ile izleyen arasındaki aralıkta duruyor. Bu kaçamak bir tavır sayılmaz. Gürsu için anlamı sabitlememek yöntemin kendisi, hayvanın bilinmez kalması da işin parçası.
SANAT OKUR’DA AYRICACansu Gürsu’nun Yeni Sergisi: Uykusu Kaçmış Bir HayvanCansu Gürsu’nun “Uykusu Kaçmış Bir Hayvan” başlıklı kişisel sergisi, 23 Eylül – 24 Ekim tarihleri arasında Karşı Sanat’ta izleyiciyle buluşuyor. Akrilik ve yağlı boya çalışmaların yanı…Yazıyı oku
O halde şu soru açık kalıyor: Çerçeveyi kabul etmeyen bir resim bizi nereye bırakır? Resimlerdeki hayvan konuşsaydı ilk ne söylerdi? Gürsu’nun yanıtı sergiye gitmeden önce okunmaya değer: “Benim de henüz tam olarak söyleyemediğim bir şey.”
Sergi başlığındaki “uykusu kaçmış” ifadesi beni biraz tedirgin etti. Uykunun kaçma nedenlerini düşündükçe uyanık olmanın bir lütuf mu, yoksa bir lanet mi olduğunu kestiremedim. Siz ne düşünüyorsunuz?
Ezgi Bakçay: Tedirgin olmakta haklısınız. Zira tedirginlik, rahatsızlık, huzursuzluk… Elbette uykusu kaçmış olmakla da ilgili. Fakat uyanık olmak da bir seçim değil; varlığın bir hali. Özneyi yerinden eden bir yabancılaşma hatta yalnızlaşma durumu. Bastırılmış olanın geri gelişi, unutulanın hatırlanması ya da beklenmedik bir karşılaşma vesilesiyle gerçekleşen bir kopuş. Lütuf da değil lanet de çünkü tüm yargıların ötesine uzanan yaşamın dipdiri, vahşi ve ham hali.
Gürsu’nun resimlerini yerel bir imgelem içinde, özellikle hayvanla hemhal olma biçimleri özelinde değerlendirdiğimde, insan ve hayvanı ayrı düşünmek imkânsızlaşıyor. Peki, sizce insan ve hayvanın birlikteliğinin bizleri bugün şaşırtmasının nedenini nasıl yorumluyorsunuz?
Ezgi Bakçay: Antik çağlardan bu yana insanın kurduğu, adına uygarlık dediğimiz zorunlu uzlaşma, kişiler ve şeyler arasındaki ayrım üzerine tesis edildi. Önce kimlerin özne kimlerin nesne olacağı belirlendi. Sonra hayvanları bitkilerden, insanları hayvanlardan, erkekleri kadınlardan üstün tutan canlılar arasındaki hiyerarşi kuruldu. Hukuki, politik, ekonomik ve teknolojik sistemler de bu ayrımları meşrulaştırdı. Dünyanın bir kaynak ve mülk haline getirilebilmesi ancak böyle mümkün olabildi. Doğa ve kültürü iki farklı kavramsal alanda karşıtlaştırmak da sömürü düzenini kurmanın ön koşuludur. Aksi halde insanın tüm bir gezegeni yağmalamasına meşru zemin hazırlanamazdı.
Yani hayvanı terk etmek aynı zamanda taşı, toprağı, suyu da terk etmektir. Dünyasızlaşma dediğimiz süreç böyle başlar. Dünyayı kendinden ayırmak sadece insanın yersizleşmesine ve yoksullaşmasına sebep olmadı. Yaşayan türler arasında sert bir hiyerarşi kurarak tüm bir sömürgecilik tarihini, soykırımları ve eko-kırımları mümkün kıldı. Şimdi ekolojik ve politik aciliyetimiz bu bütünlüğün yeniden sağlanması olmalı.
Eskiz defterleri ve sanatçıya eşlik eden nesnelerin sergiye dâhil edildiğini görüyoruz. Bu nesneleri serginin yapım aşamasını görünür kılmak için mi yoksa eserlerdeki kadın personasını canlı kılmak için mi yorumlayalım? Değerlendirmelerinizi alabilir miyim?
Ezgi Bakçay: Eskizler sergide gördüğünüz eserlerin geçmiş yaşamına tanıklık ediyor. Adeta onların bilinçdışı gibi çalışıyor. Olası başka ihtimalleri taşıyor. Nesneler ise Cansu’nun üretiminden, imgeleminden geliyor. Nesnelerle resimler arasındaki ilişkinin izini sürmek izleyiciyi eserin üretim sürecini düşünmeye davet ediyor.
Diğer yandan eser ve eskiz arasındaki ilişkiyi, sergideki insan ve hayvan ilişkisi bağlamında okumak da mümkün. Cansu onlar arasında bir hiyerarşi kurmuyor. Eskizin ehlileştirilememiş doğası eserin kalbinde yatıyor.
Sergi kendini bulmaktan çok “kendine bakmayı sürdürmeyle” ilgileniyor. Bu, bugünün benlik anlatılarına, iyileşme ve kendini geliştirme söylemine itiraz mı yoksa olumlama mı oluşturuyor?
Ezgi Bakçay: “Uykusu Kaçmış Bir Hayvan” sergisi, bugünün kendini iyileştirme, esenlik (wellness) kültürü ve kişisel gelişim performanslarının tam tersi istikametini işaret ediyor. Sergide söz konusu olan içe doğru bir yolculuk değil. Kendinden dışarıda durabilme cesaretinin işaretidir. Sergi kendine gömülmüş olan öznenin yerinden edildiği bir tür uyanıklıktan soluk alıyor. Bana kalırsa Cansu, kendinden öte olanla ilişki bağlamında kendini tüm yabancılığı ile kabul etmekle ilgileniyor. Genel olarak resmin, şiirin, düşüncenin tam olarak bu yabancılıktan sızdığını düşünüyorum. Bu da bizi başlığa geri görüyor; Sanat iyileştirmez, kayıtsız uykulardan uyandırır.
Toplum, normu aşanı “hayvan gibi” diye damgalayarak dışarı itiyor. Oysa sergi “hayvanî” olanın” keşfedilmesini teşvik ediyor. Resimlerdeki hayvan ve insan figürlerini düşündüğümüzde varoluşsal bir noktada “Uykusu Kaçmış Bir Hayvan” süreci marjinalleştiriyor mu normalleştiriyor mu?
Cansu Gürsu: Ben “hayvan gibi” ifadesini baştan olumsuz bir yerde kurmuyorum. Hatta benim için bunun olumlu bir çağrışımı da var. Çünkü insanın da bir hayvan olduğunu unutmaması gerektiğini düşünüyorum. Bizi diğer canlılardan ayıran şeyleri düşünürken, onlarla paylaştığımız tarafları giderek unutabiliyoruz.
Bir grubun dışarı itilmesinde de bunun çok temel bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Birini insanlığın dışında konumlandırmanın yollarından biri, onu “insan değilmiş” gibi göstermektir. Hayvanlaştırmak da tarih boyunca bu ayrımın kurulmasında kullanılan bir dil olmuştur. Burada beni ilgilendiren şey, hayvanı yeniden insanın karşısına koymak değil; bu ayrımın kendisini sorgulamak.
Bu nedenle serginin hayvanî olanı ne marjinalleştirdiğini ne de normalleştirdiğini düşünüyorum. Daha çok, insan ile hayvan arasındaki o kesin sınırın gerçekten ne kadar kesin olduğunu sorguluyorum. Resimlerimde hayvan bazen insana çok yakın, bazen ondan uzak; ama her iki durumda da birbirlerini tamamen dışlayan iki ayrı dünya gibi değiller.
Belki de benim için hayvanın varlığı, insanın kendisine bakışını biraz yerinden oynatıyor. “Hayvan” dediğimiz şeyi aşağıya koymadan, kendimizi de onun dışında tutmadan bakabilmek… Benim için “hayvanî” olanı keşfetmek biraz böyle bir şey.
Sizin için hayvan nedir? İçgüdü, gölge, yoldaş, tehdit ya da atalardan kalan bir hafıza mı? Bu imgenin sizde yolculuğunu aktarabilir misiniz?
Cansu Gürsu: Benim için hayvan bunların hiçbirine tam olarak karşılık gelmiyor; belki hepsinin arasında duran, tam olarak adını koyamadığım bir şey. Daha çok insanın kendisinden önce var olan ve kendisinden sonra da devam edecek bir tarafını düşündürüyor. İçgüdüyle hareket eden, açıklama yapmak zorunda olmayan, bazen yaklaşan bazen uzaklaşan bir varlık.
“Uykusu Kaçmış Bir Hayvan” ismi de biraz buradan ortaya çıktı. Sergideki hayvanı dışarıda, başka bir yerde aramıyorum. Daha çok insanın kendi içinde taşıdığı, zaman zaman uyanan ve onu kendi varlığıyla karşı karşıya bırakan bir şey gibi düşünüyorum. Uykusu kaçmış olması önemli; çünkü burada hayvanın kendisinden çok, uyanıklık hâliyle ilgileniyorum. Bir şeyin artık eskisi gibi uyuyamaması, bastırılmış ya da unutulmuş olanın yeniden yüzeye çıkması gibi.
Bu imge benim için giderek bir figürden çok bir hâle dönüştü. Bazen bir tehdit, bazen bir yoldaş, bazen de insanın kendisine dışarıdan bakmasını sağlayan bir gölge gibi. Belki de bu yüzden kesin bir anlam yüklemek istemiyorum. Hayvanın ne olduğunu tam olarak bilmemek, onunla kurduğum ilişkinin önemli bir parçası.
Sanırım benim için asıl mesele hayvanın neyi temsil ettiği değil, insanın kendisinde hayvandan geriye ne kaldığı. İçgüdü, korku, hafıza, yalnızlık ya da yalnızca açıklayamadığımız bir var olma biçimi… Sergide bu sınırların birbirine karıştığı bir alanın içinde dolaşıyorum.
Toplumsal hayat insandan ehlileşmesini bekler. Sizce kendini var etme mücadelesinde hayvansal olanı diri tutmak neden gerekli, bunun bedeli nedir?
Cansu Gürsu: Belki de hayvansal olanı diri tutmak, insanın kendisini bütünüyle ehlileştirmesine izin vermemek demek. Çünkü büyüdükçe, yaşadıkça ve toplumun içinde yer aldıkça neyi istememiz, nasıl davranmamız, neyi saklamamız gerektiğini öğreniyoruz. Bunun içinde kendimizden uzaklaştığımız bir yer de oluşuyor.
Benim için hayvansal olan, bu uzaklaşmaya karşı duran bir taraf. Her şeyi açıklamak, kontrol etmek ya da anlamlandırmak zorunda olmayan; sezgileriyle, korkularıyla, merakıyla ve kırılganlığıyla var olabilen bir taraf. Bunun bedeli belki de tam olarak ehlileşememek. Bazen huzursuz olmak, yerleşememek, başkalarının beklediği biçimde davranamamak… Ama belki insanın kendisiyle kurduğu gerçek ilişki biraz da bu huzursuzluğun içinden geçiyor.
Şaman geleneğinde hayvan bir rehber ya da ruh eşidir. Sizin resimlerinizdeki hayvan bir rehber mi, yoksa rehberliği reddeden, ehlileşmeyen bir varlık mı?
Cansu Gürsu: Ben hayvanı bir rehber olarak düşünmedim. Bana bir yere giden yolu göstermesinden çok, beni bir yerde durdurmasıyla ilgileniyorum. Belki de onun rehberliği, yol göstermekten ziyade insanı kendi karşısında bırakmak.
Bu nedenle ehlileşmeyen bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Çünkü onu açıklamak, bir anlama sabitlemek ya da bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemiyorum. Hayvanın biraz bilinmez kalması benim için önemli. Belki bize eşlik ediyor ama nereye gittiğimizi bilmiyor; belki de zaten mesele bir yere varmak değil.
At ise resimlerimde biraz başka bir yerde duruyor. Atların gözlerinde beni her zaman etkileyen bir şey var; sanki insanın kendisine bile söylemediği bir şeyi görebiliyorlar. Bu yüzden resimlerimdeki atı bir rehberden çok, beni benden önce tanımış bir tanık gibi düşünüyorum. Sanki ben daha kendime bakmadan önce ruhuma bakmış ve onu görmüş gibi. Bu yüzden atın varlığı benim için bir rehberlikten çok, yaşananların sessiz bir tanığı olmasıyla ilgili.
Ben eserlerinizde Anadolu’nun inanç ve hikâye dünyasının (masallar, menkıbeler, halk inançları, kilim ve tılsım motifleri) yarattığı imgelere yönelik çağrışımlar olduğunu düşünüyorum. Sizin bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyim?
Cansu Gürsu: Bu çağrışımı anlıyorum. Anadolu’nun inanç, hikâye ve sembol dünyasının çok güçlü bir görsel hafızası var. Benim resimlerimde de buna yakın duran bazı imgeler ya da hisler bulunabilir. Fakat bunları bilinçli olarak bir folklor repertuarından alıp kullanmıyorum.
Beni daha çok, bir imgenin zaman içinde taşıdığı anlamların değişmesi ve bazen neye ait olduğunu tam olarak bilmediğimiz hâlde bizde bir karşılık bulması ilgilendiriyor. Bir hayvanın, bir gözün, bir gölgenin ya da tekrar eden bir biçimin yalnızca kendisi olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüşmesi gibidir. Belki bu yüzden Anadolu’nun masallarında, halk inançlarında ya da tılsımlı nesnelerde gördüğümüz bazı imgelerle resimlerim arasında bir akrabalık hissedilebilir. Ama bu benim için doğrudan bir kaynak ilişkisi değil. Daha çok, farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde ortaya çıkan ortak bir imge hafızasının içinde dolaşmak gibidir.
Ben o hafızayı açıklamaktan çok, bugün bende nasıl bir karşılık bulduğuna bakıyorum.
Üretim sürecinizi “iyileşme ya da direnme değil, huzursuz ama meraklı bir arayış” olarak tanımlıyorsunuz. Uykusuzluk ve rotasızlık bu arayışın nedenleri mi, çıktıları mı? Nasıl yorumlarsınız?
Sanırım ikisi de. Bazen arayışın nedeni, bazen de onun sonucunda ortaya çıkan bir hâl gibi.
“Uykusu Kaçmış Bir Hayvan” sergisindeki uykusuzluk benim için yalnızca uyuyamamakla ilgili değil. Daha çok, insanın alıştığı hâlin artık eskisi gibi devam edememesi ile ilgilidir: Bir şeyin yerinden oynaması ve insanın onunla birlikte kendi içinde başka bir yere bakmaya başlaması.
Rotasızlık da buna benziyor. Bir yere ulaşmaya çalışırken belirlenmiş bir yolun olmaması değil yalnızca; bazen nereye gittiğini bilmeden ilerlemek ve bunu hemen bir sonuca bağlamamak aynı zamanda. Benim üretimimde de biraz böyle bir hâl var. Resmin nereye varacağını baştan bilmiyorum.
Belki bu yüzden huzursuzluk benim için üretimin önündeki bir engel değil. Merakla birlikte olduğunda, resmi hareket ettiren şeylerden biri hâline geliyor. Bir şeyin cevabını bulmaktan çok, onun etrafında biraz daha kalabilmek ilgimi çekiyor.
Resimlerinizdeki hayvan konuşabilseydi izleyiciye ilk ne söylerdi?
Sanırım söyleyeceği şey, benim de henüz tam olarak söyleyemediğim bir şey olurdu. Çünkü hayvanı benim için ilginç kılan taraflarından biri, insanın kendisini açıklamak için kurduğu dilin dışında kalmasıdır.
İnsan, kendisini anlamaya çalışırken sürekli isimlendiriyor, tanımlıyor, anlamlandırıyor. Hayvan ise bütün bunlardan önce gelen bir varoluş hâlini hatırlatıyor bana. Açıklanmadan da var olabilen, kendisini gerekçelendirmeyen bir tarafı bulunuyor.
Bu yüzden konuşsaydı, belki de söyleyeceği şey bir cevap değil, insanın kendisiyle ilgili kurduğu kesinlikleri biraz bozacak bir şey olurdu. Belki insanın kendisini yalnızca düşündüğü ve anlattığı kişi olmadığını hatırlatırdı.
Benim için “Uykusu Kaçmış Bir Hayvan” biraz da bu karşılaşmanın adı. İnsan kendi içinde, kendisi hakkında bildiğinden daha eski ve daha açıklanamaz bir şeyle karşılaştığında ne olur? Hayvanın konuşması belki tam olarak o sorunun başladığı yer olurdu.
Medenileşme hayvanı içeri gömmemizi ister. Resimlerde toprağa gömülen ya da suyun altında beliren gölge varlık, bastırılmış olanın geri dönüşü mü, yoksa hiç gitmemiş olanın kanıtı mı?
Bunu “bastırılmış olanın geri dönüşü” olarak düşünmek bana biraz fazla kesin geliyor. Benim için mesele daha çok insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin hiçbir zaman tamamen sabit olmaması.
Su ve kara benim resimlerimde birbirinden çok farklı iki alan gibi duruyor. Kara daha tanımlı, daha yerleşik bir alanı; su ise sınırların daha kolay kaybolduğu, insanın kendisini başka türlü deneyimlediği bir hâli düşündürüyor. Ama biri diğerinin karşıtı olmaktan çok, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin iki farklı biçimi gibidir.
Bu yüzden hayvanın orada olup olmaması da bana “geri dönmek” ya da “hiç gitmemek” gibi kesin bir ayrımdan daha karmaşık geliyor. Belki insan kendisini kurarken bazı taraflarının geride kaldığını düşünüyor, ama aslında kendisinden bütünüyle ayrılması mümkün değil.
Benim için asıl soru da burada başlıyor: Kendimizi tanımladıkça gerçekten kendimize mi yaklaşıyoruz, yoksa kendimizden bazı şeyleri dışarıda bırakarak mı bir benlik kuruyoruz?
Akrilik ve yağlı boyayı birlikte kullanıyorsunuz. Malzemenin hızı, kuruma süresi ve bedensel yanı hayvansal olanla kurduğunuz ilişkiyi nasıl etkiliyor?
Akrilik ve yağlı boya benim için birbirinden tamamen ayrılan iki malzeme değil; resmin içinde birbirlerinin davranışını değiştiren iki farklı zaman gibi çalışıyorlar.
Akrilik daha hızlı karar vermeye, yüzeyde daha doğrudan hareket etmeye izin veriyor. Yağlı boya ise daha uzun kalabileceğim, bir şeyi değiştirebileceğim, geri dönüp tekrar bakabileceğim bir alan açıyor. Bu iki hızın bir arada olması benim için önemli.
Hayvansal olanla ilişkisini ise doğrudan bir malzeme meselesi olarak kurmuyorum. Ama resim yaparken bedenin devreye girdiği bir taraf var. Bazen düşünerek değil, elin hareketiyle, basınçla, hızla ya da bir şeyi silip yeniden yapma isteğiyle ilerliyorum. Belki hayvansal olanın malzemeyle kurduğu ilişki tam da burada ortaya çıkıyor: Resmi bütünüyle kontrol etmeye çalışmadığım, malzemenin de bana karşılık verdiği anlarda. Resim o zaman yalnızca benim verdiğim bir kararlar bütünü olmaktan çıkıyor.
Eskiz defterlerinde hayvan tuvaldekinden daha ham, daha az terbiye edilmiş olarak beliriyor. Defterden resme geçerken neler, nasıl dönüşüyor?
Eskiz defterindeki hayvanla tuvaldeki hayvan arasında bir terbiye farkı olduğunu düşünmüyorum. Daha çok, ikisinin ortaya çıktığı alan farklı…
Defterde daha hızlı ve düşünmeden hareket edebiliyorum. Bir şeyin neye dönüşeceğini bilmeden çizmek, onu henüz açıklamak zorunda olmamak bana daha özgür bir alan veriyor. Tuvalde ise o ilk karşılaşmanın üzerine başka katmanlar geliyor. Resim büyüdükçe ben de ona daha uzun süre bakıyorum, bazı şeyleri değiştiriyorum, bazılarını kaybediyorum ve yeniden buluyorum.
Belki dönüşen hayvanın kendisinden çok, benim ona bakma biçimim oluyor. Eskizde henüz yalnızca bir karşılaşma olan şey, tuvalde zaman geçirdikçe benim için başka sorular taşımaya başlıyor. Ama ilk hâlin tamamen kaybolmasını da istemiyorum. Resmin içinde, eskizdeki o daha düşünülmemiş hâlin bir izinin kalması benim için önemli.
Şaman ve derviş kenarda durup oradan görür. Elbette kendinizi bir sanatçı olarak konumlandırmak zor, ama sanat pratiğinizi düşünürseniz, Cansu Gürsu nerede duruyor, tarif eder misiniz?
Sanırım ben tam olarak kenarda durmuyorum. Ama merkezin içinde de olduğumu söyleyemem.
Resim yaparken kendimi biraz hem yaşayan hem de izleyen bir yerde buluyorum. Bir şeyin içindeyken aynı zamanda ona dışarıdan bakmaya çalışıyorum. Belki sanat pratiğimde beni en çok ilgilendiren yer de bu aralık.
Aslında çoğu zaman önce bir hâlin içinde oluyorum. Resim ise benim o hâle sonradan geri dönmemi sağlıyor. Yaşadığım şeyi, zaman geçtikçe unutabileceğim bir şey olmaktan çıkarıp yeniden karşıma koyuyor. Böylece bir noktadan sonra kendi deneyimimin izleyicisine dönüşüyorum.
Belki sanatçı olarak durduğum yer de tam olarak burası: Yaşadığım şeyi yalnızca yaşayıp geçmekle, onu dışarıdan anlamlandırmaya çalışmak arasında. Bir hâlin içinden geçip, sonra ona yeniden bakabilmek.

- Canımızdan bir parça olan sevgili kedimiz Leo’yu bugün sonsuzluğa uğurladık… Bu söyleşi, onun o güzel ruhuna ve kalbimizde bıraktığı silinmez izlere sevgiyle ithaf edilmiştir. ↩︎




