Gözde İlkin’in “Gelgit” ismini taşıyan kişisel sergisi artSÜMER’de izleyiciyle buluştu. 13 Aralık 2025- 23 Ocak 2026 tarihleri arasında gerçekleşen serginin küratörlüğünü Zehra Begüm Kışla üstleniyor. Sanatçının 2021 yılından beri üretimlerini bir araya getiren Gelgit, iplik, kumaş, el ve mekânın birbirinden ayrılmadığı bir üretim anlayışını odağına alıyor. Sergide her dikiş, maddenin edilgen bir yüzey olmaktan çıkarak eyleme dönüştüğü anı görünür kılar. Formu bozulan bedenler, bitkiler, hayvanlar ve cansız varlıklar bir arada ilerleyerek serginin geneline yayılan ortak bir oluş halini kurar. Sergi, kimliği sabit bir yapı olarak değil; değişen, yeniden kurulan akışkan bir süreç olarak ele alıyor. Gözde İlkin ile son kişisel sergisi Gelgit, sanat pratiği ve sanatçılarından biri olduğu 7.Mardin Bienali GÖKzemin üzerine konuştuk.

“Gelgit”te malzemeler sadece birer “simge” değil, etkin, devingen, hareket halindeki varlıklar olarak ele alınıyor. Malzemenin simgesel anlamından çok kendi eylemliliğine odaklanmanızın arkasında nasıl bir düşünce süreci var?
Gelgit’in fikirsel olarak açılması serginin küratörü Zehra Begüm Kışla ile bir araya gelmemizle eş zamanlı örüldü. Doğadaki kumulun ve üzerine çalıştığım kumaşların fiziksel ve düşünsel katmanlarında gezinirken, Zehra’nın haritalandırması ile Barad’ın ‘maddenin eylemlilik’ haline temas ettik. Gelgit sergisinde yer alan kumaşlarla form bulan dalga ve kum karşılaşması, tam da Barad’ın çerçevelediği kavramlarla şekillenen ‘iki ayrı öznenin karşılaşması ile birbirlerini sürekli yeniden tanımlayan, birbirlerinde iz bırakan bir ortak oluş süreci’ olarak belirdi. Bu etkileşim gelgit olayı çerçevesinde, kumaşlarla esnettiğimiz bir süreç oldu. Zehra’nın sergi metninde belirttiği gibi ‘kumaşlar, kökler, kumullar, hayvanlar ve taşlar birer simge değil, İlkin’in düşünce sisteminde ona eşlik eden parçalar; bu parçalar bir “şey” olmaktan öte, bir edim, eylemlilikleri üzerine yoğunlaşılan nesneler. Sergide her yüzey bir gelgit gibi katlanıyor ve açılıyor; bedenlerin, mekânların ve zamanların birbirine sürtünerek yeniden biçimlendiği bir alan kurgusu oluşturuyor.’ Böylece kumaşın insana ait birer hafıza nesnesi olmasının ötesine geçtiğimiz, dokusu, kıvrımı ve maddesi ile bir fikrin kendisine dönüşmesini deneyimledik. Kumaşın hareketine ve düşünsel bir zemin olarak kumulun devingen yapısına bir anlamda teslim olduğumuz bir çalışma süreci deneyimledik.
Sergi, maddenin hareketini ve sergideki her malzemeyi bir hafıza olarak izliyor. Malzemeyi bir “hafıza taşıyıcısı” olarak ele almak üretim sürecinizde nasıl anlam buluyor? Sizce izleyici maddenin hareketi ve hafıza arasında nasıl bir bağ kuruyor?
Kumaşların tanımları ve hisleri, her üretim sürecinde ortak çalışmalar ile yeniden şekilleniyor. İçine yerleştiğim birer sahne olarak tanımladığım kumaşların hissi de zaman içinde birer malzemenin ötesinde; lekeleri, kokuları, dokuları ve motifleriyle yaşayan parçalara evrildi. İnsana ait duygu ve yaşantı ve kalıntıların taşıyıcısı; farklı zaman ve mekânların duyusal arşivleri olarak iç habitatlara dair imgeleme alanı yaratıyorlar. İçeriden dışarıya, kişiselden kolektife açılabildiğim geçiş nesneleri olarak yaşamımın bir parçası oldular. Birer malzemeden öte birlikte çalıştığım, farklı yaşamlardan emanet aldığım parçalara evrildiler. Barad’ın diliyle dünyayı kuran farklı mekân ve yaşamlarda insanın bağlı olduğu, kendini, evini, ilişkilenmelerini yeniden ürettiği bir birliktelik, geçiş alanı açıyor. Benzer biçimde, Gelgit içinde yer alan Doğumlarını Hatırlayanlar gibi, ziyaret ettiğim yerlerden topladığım taşlar, kökler ve bitkiler de sanat üretiminin birer malzemesi değil. Geldikleri yerin akışına ve hissine eşlik etmemde bana rehberlik eden; karşılıklı temas kurduğumuz, ve her seferinde yeniden tanıştığımız yeryüzü parçaları olarak karşıma çıkıyorlar. Her parçanın kokusu, izi ve hissi ile birlikte soluyarak çalışıyoruz.
Dans sanatçısı Aslı Bülbül ile ürettiğiniz İsimsiz (2021) video çalışması insan bedeninin kumul üzerindeki hareketlerine odaklanıyor. 2025 yılında ürettiğiniz “Yürüyen Taşlar” bu beden hareketlerinden esinlendiğiniz bir çalışma. “Kumul” kavramının işlerinize bu kadar dahil olduğunu nasıl keşfettiniz? Video üretiminden sonra bu hareket fikri kumaş ve diğer malzemelere nasıl taşındı?
Kıyı kumulları ile, ilk olarak 2021 yılında katıldığım Watermill Center’ın (WMC) bulunduğu Long Island sahilinde karşılaştım. WMC deneyiminden bugüne, farklı zaman ve mekânlarda ürettiğim işlerle, her seferinde yeniden geri döndüğüm düşünsel ve imgesel bir alan oldu. Birbirinden farklı her maddenin, bitki ve hayvanların eylemliliğiyle oluşan kumulun akışkan ve devingen yapısı, dışarıdan birikerek ve içeriden hareket ederek, insan müdahalesinin olmadığı yerde gelişiyor.
Sürekli eylem hâlindeki bu göçebe zemin, hafıza taşıyıcısı olarak tanımladığım kumaşlarla kurduğum ilişki ile kesişti. WMC sürecinde birlikte çalışmaktan büyük keyif aldığım dans sanatçısı Aslı Bülbül’ün doğaçlamalarıyla hareketlenen kumaşlar, birer taşıyıcı olmaktan çıkıp bir fikrin ve kavramın kendisine dönüşmeye başlamıştı. Sonrasında kumaşın bedenle birlikte harekete geçtiği ve mekân içinde yeni mekânlar üreten koreografik parçalar üzerine çalışmaya başlamıştım. 2022 yılında artSümer galeride, Duygu Demir küratörlüğünde gerçekleşen Emanet Zemin deneyiminde, Aslı Öztürk’ün koreografisi ve Berke Can Özcan’ın mekânda kompoze olan ses tasarımı ile kumaşların yüzeyine tutunan formların hareket ve sesle mekânda dolaşıma girdiği bir deneyim alanı oluşturmuştuk. Coccia’nın, canlı ve cansız her varlığın birbirinin hafızası ve metamorfozu olduğu düşüncesinden esinle Emanet Zemin; beden, ses ve kumaşların iç içe örülmesi ile her yeni mekânda, yeni parçalarla kurgulanabilecek bir düzenleme olarak evrilmeye devam ediyor.
Zehra Begüm ile birlikte düşünsel olarak geri döndüğümüz kumulun sürekli devinen yaşamsal formu Gelgit’e vesile oldu. 2021–2025 yılları arasında birbirini doğuran kumaş işler, kumulun oluşumuna eşlik eden canlı ve cansız varlıkların ritimlerinden, birbirleriyle kurdukları ilişkilerden ilhamla katlanarak, bükülerek dönüştü. Sergide nesneler arası duyumsamanın performatif bir sürecine tanıklık ettik. Beden ile zemin arasındaki etkileşimi bu kez kumaşların ve nesnelerin performansı üstlenmeye devam ediyor.

Sergide yer alan “Saksaul Ağacı” çalışmanızdan bahseder misiniz? Saksaul ağacı sizin için neden önemli bir imge haline geldi? Bu ağacın özelliklerini düşündüğümüzde beden ve kimlik meseleleri arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?
Kabuğunda su biriktiren Saksaul agacı, kurudukça tohum veren bir çöl bitkisi. Gövdesinde tuttuğu su ile, çöl ya da kumul habitatında çevresine besin ve mineral sağlıyor. Bu, ağaçtan kopan, savrulan insan tanımı ile kuru ve ölü olandan doğan tohumlar rüzgarla yayılmaya devam eder. Köksüzleştikçe çoğalan, sürekli hareket halinde bir varoluş; Butler’ın performativite kavramının doğada formunu bulan karşılığı olarak düşünülebilir.
Silt ya da Ruh Parçacıkları (2025) ve Gelgit (2025) çalışmalarınızda nakışı sadece kumaşa işlemiyorsunuz. Kumaşın kendisine ve dokusuna odaklanıyorsunuz. İzleyiciyi salt figürden uzaklaştırıp malzemenin detaylarına yönlendirmek sizin için neden önemliydi?
Benzer bir şekilde kumun içindeki en küçük kum tanesi anlamına gelen Silt ya da Ruh parçacıkları adlı yerleştirme de kumulun içindeki her maddeyi bir arada tutan bir tür zamk görevi gören silt malzemesinin eylemlilik hali ile formunu buldu. Sergi girişinde bulunan okyanus dalgası olarak formunu bulan Gelgit’ten, video yerleştirme olan Bileşik Kumul’a doğru izleyiciyi davet eden parçalar olarak deneyimlendiler. Zehra Begüm’ün tanımladığı şekilde formları ile dalganın kumda bıraktığı izi anımsatan Silt ya da Ruh Parçacıkları, nesilden nesile geçen evsel kumaşların izlerinden, kumaşın doğal kıvrımlarının ve katlarının eyleminden açığa çıktı.
Gelgit özelinde kimliğin tekrarlarla bozulup yeniden inşa edilmesi, sizin için kişisel ya da sanatsal olarak neye karşılık geliyor?
Bu soruyu Gelgit’i oluşturan bağlarla açabiliriz. Dünyanın bambaşka noktalarından kopup bir araya gelen, dağılan, savrulan sürekli etkileşimde ve harekette olan canlı ya da cansız parçaların, bozulup-yıkılıp her seferinde yeni bir habitat yaratması üzerinden düşünebiliriz. Sergideki yüzeyler de örneğin, Yüzeye Çıkış ya da Ruh Büküldü, Tohum Saçıldı gibi işler, yerleştiği mekâna göre şekil alabilen; formun bozulup yeniden farklı olasılıklarda mekâna ve zamana göre yerleşebilen esnekliğe sahipler. Birbirine iz bırakan, yer değiştiren kumaşlarla ve parçalarla çalışmak kişisel sürecimin ve sanatsal üretimimin de kilit noktası; geçmişin izini koruyarak, yapıyı bozmak ve yeniden üretmek.
Gelgit’in fikirsel olarak küratoryal diyalogla örülmesi üretim sürecinizi nasıl etkiledi? Birlikte düşünmenin üretiminiz üzerindeki en büyük katkısı nedir? Gelgit’te kimlikten malzemeye, bedenden mekâna kadar her şeyin sürekli dönüşüm halinde olma vurgusu var. Sizin sanat pratiğinize ve üretim sürecinize bakıldığında bu sergi bir varış mıydı yoksa hala süren, değişen, dönüşen bir hareketin parçası mı? İleride dönüp baktığınızda, sizin için nasıl bir eşik olarak hatırlanacak?
Kumul yapısı, içinde kıvrıla bükülerek esneyerek yatay olarak köklenen, böylece kumun hareket etmesini, genişlemesini sağlayan bitki ve hayvanların sürekli devindiği ve iletişimde olduğu bir frekans ağı gibi. Yeri yutarken yerden doğan bu habitattan esinle, Zehra ile Gelgit oluşumuna çalışırken, iki maddenin karşılaştığı boşlukta bu frekansı yakalamaya çalıştık. Karşılaşma ve çalışma sürecimiz de benzer bir şekilde gelişti.
Zehra’nın Kumul fikrini haritalandırma yöntemi, sorularla, hislerle her buluşmada kumaşlarla yeniden şekillendirdiğimiz ortak bir çalışmaya evrildi. Ortak fikirler ile kıvrılan, bükülen, her yeni mekânda yeniden şekil alabilen kumaş eserler ile bu fikir artSümer mekânda somutlaştı.
Sergi süresince farklı izleyicilerle karşılaşma ve buluşma şansımız oldu. İzleyicilerle birlikte deneyimlediğimiz turlarda kumaşların akışına kıvrımına eşlik eden yorumlarla birlikte Gelgit’in imgelerinin, kıvrımlarının hem hareket hem de fikirsel olarak açıldığı anlar deneyimledik. Bu anlamda Gelgit mekânsal olarak tamamlanmış olsa da fikirlerin oluşumunu sürdürmesi ve yeni işlere yollara evrilecek olması bizi heyecanlandırıyor.
Dediğin gibi bir varıştan ziyade sürekli devingen, dönüşen, esneyen ve bir deneyim olarak devam ediyor. Bu karşılaşma ve çalışma, kumaşlarla olan ilişkilenme şeklimin tavrımın evrildiği, Zehra ile birlikte ortak çalışma deneyiminden çok şey öğrendiğim bir süreç oldu.
Mardin Bienali’nin 7.edisyonu bu sene 5 Mayıs–21 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek. Küratörlüğünü Çelenk Bafra’nın üstlendiği 7. Mardin Bienali GÖKzemin başlığını taşıyor.Siz de bu seneki sanatçılar arasında yer alıyorsunuz. Bienalin kavramsal çerçevesi, Aristophanes’in Kuşlar adlı komedyası ve Ferîdüddîn Attâr’ın Kuşlar Meclisi olarak bilinen mesnevisi Mantıku’t-Tayr arasında bir düşünce hattı kuruyor. Bienal bu yıl bizi ‘gök’ ile ‘zemin’ arasında bir yolculuğa davet ederken bir yanda hayallerimiz ve ütopyalarımız, diğer yanda ise Mardin’in o güçlü gerçekliği var. Sizin genel sanat dilinizin bu temayla nasıl bir bağ kuracağını düşünüyorsunuz?
GÖKzemin başlığında 7. Mardin Bienali vesilesi ile ilk kez şehri ziyaret etme şansım oldu. Çelenk’in daveti ile bu ilk karşılaşmada, Mardin’in tüm zaman ve mekanları birleştiren manzarasının seyrine dalmak, keyifli diyaloglarla ve tanışmalarla başlayan GÖKzemin’i birlikte düşünmek heyecan vericiydi. GÖKzemin’in temas ettiği, farklı zaman ve mekanlardan gelen kuşların dönüşüme, direnişe evrilen hikayeleri; Mardin’in gök ve zemini arasında gezinen köklerine, nesilden nesile aktarılan direngen motiflerine temas edebileceğimiz mütevazi bir aralık sunuyor. Şehrin bu çok sesli ve motifli yapısı kaçınılmaz olarak birlikte çalıştığım kumaşların motifleri, hisleri ile yaşamsal katmanları ile kesişiyor.
Mardin çok derin ve güçlü bir şehir. Bienalin bu yıl Dara ve Kızıltepe gibi şehrin dışındaki farklı noktalara da yayılması, sizin oradaki yerle mekânla kuracağınız bağı nasıl etkiliyor?
Özellikle Mardin’in geçmişten bugüne ticaret ve toplumsal ilişkilerinin göbeği olan Kızıltepe ile Mezopotamya’ya yayılan köklerini hissedebildiğimiz Dara Antik Kenti, elleriyle düşünen yaşamların ve üretilen imgelerin doğduğu ve hareket ettiği zeminler. Zemin ile ilişkilendiğim her projede ve ortak çalışmada olduğu gibi, Mardin deneyimi de tüm mekân ve bağları ile bienal süresince karşılaşmalar ve birlikte üretimlerle hem kişisel hem de kolektif bağları dönüştürecek gibi görünüyor.
Mart ayında kadın sanatçıların üretimlerini destekleyen VarYox projesi kapsamında Azerbaycan’da açılacak olan “Her Art in Action” festivalinde ve Çelenk Bafra küratörlüğünde çalışmaları devam eden, mayıs ayında seyre açılacak 7. Mardin Bienali GÖKzemin’de sanatçının çalışmaları izlenebilir.
