KAIROS, 18 Ekim-22 Kasım tarihleri arasında Can Akgümüş’ün “Triarchy” başlıklı dördüncü kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. 18. İstanbul Bienali paralel sergisi olan Triarchy, etimolojik kökeniyle üç otoritenin iktidarı paylaştığı bir yönetim biçimine işaret eder. Triarchy, baskı, şiddet ve korkunun iç içe geçtiği çağdaş iktidar biçimlerine odaklanıyor. Akgümüş, bu üçlü yapının birey üzerinde yarattığı tahribatı görünür kılarken, hafıza, hatırlama ve unutma süreçleri üzerinden direnişin olasılıklarını araştırıyor. Can Akgümüş ile Triarchy ve sanat pratiği üzerine konuştuk.
Daha önce Great Dream (2022), Terminal (2021) isimli kişisel sergilerinde farklı medyumları kullanarak hafıza, dönüşüm, beden, varoluş gibi kavramlar üzerine çalıştın. Fakat Triarchy bunlardan bağımsız olmamakla beraber iktidar biçimlerine ve bireye odaklanıyor. Bu konu üzerinde düşünmeye ve üretmeye nasıl karar verdin?
Üretim pratiğim uzun süredir bireysel hafızam ile kolektif hafıza arasında köprüler kurarak deneyim merkezli bir düşünce sistemiyle gerçekleşti. Bu düşünce sistemini fotoğraf medyumunun imkanları ve imkansızlıkları üzerine bazı deneyler yaparak, onun sınırlarını esneterek kurgulamaya gayret ettim. Buradan baktığımda Terminal (2021) daha çok kolaj ve tarama teknikleriyle fotoğrafın dokusu, yüzey gerilimi ve kimyası ile hesaplaşan bir alan açarken Great Dream (2022) öğrendiğim teknik imkanlarla hafıza, dönüşüm, beden, varoluş gibi kavramları beden üzerinden kurduğum anlatıma odaklanmaktı amacım. Triarchy; tüm bu süreçte kurduğum dil ile içinde yaşadığımız çağa, sisteme ve kaybettiğimiz şeylere verdiğim bir tepki. Serginin odağında bulunan kavramlar zaten her birimizin gündemine hesapsızca oturdu diye düşünüyorum, bu sebeple aslında bir karar vererek bu sergiye hazırlandığımı söyleyemem. Bakışımı ve görüş mesafemi kaplayan bu mesele üzerine derinlemesine düşünmeden, üzerine söz söylemeden görüş mesafemi tekrar açamazmışım gibi bir his ve itkiyle ilerledim.

Sergide yer alan çalışmalar ne kadar sürelik bir üretim sürecinin ürünü? Çalışmaların galerideki konumlanışı hakkında biraz bilgi verebilir misin?
Serginin tohumları yaklaşık 2 sene önce, İstanbul’un tarihi üzerine çalıştığım zamanlarda atıldı. Tarihi yarımadada geçirdiğim törensel zamanlar boyunca iktidar temsilleri üzerinde düşüncelerim sürekli düğümlenmeye başladı. Ele geçirmek, yönetmek, yağmalamak, yıkmak ve yeniden inşa etmek aslında büyük ve kadim bir konseptin ezberlediğimiz yöntemleri olarak görüşümü kapladı. Gücü elde etmek, onu çalıştırmak ve muhafaza etmek: Bir iktidar konsepti. Böylece tarihte ilerleyerek aslında içinde yaşadığımız çağın bizden aldıkları ve bizi mücadeleye zorladığı alanlarla bütünleşti bakışım. Triarchy’de yer alan yapıtlar bu sürecin parçası.
Triarchy kavramını baskı, şiddet ve korku ilişkisi üzerinden yeniden tanımlarken, bu üçlüyü seçmendeki temel neden neydi?
Triarchy de iktidar konseptinin altında hizalanan başka bir alt konsept. Tarihte üç farklı gücün bir toprak parçasını, bir insan topluluğunu yönetme fikriyle geliştirilmiş bir yöntem olarak çıkıyor karşımıza. Baskı, şiddet ve korku bu üçlemeye eş güdümlü bir zincir, ancak bu zincir o kadar da kısa değil. Semavi dinler, siyasal yapılar ve yönetim şekilleri bu üçlemeleri çeşitlendirerek listeyi uzatıyor. Baba, oğul ve kutsal ruhtan, yasama, yürütme ve yargı bileşkesine kadar o kadar fazla iktidar uygulamasına maruz kalıyor ki insanlık, tarihin döngüselliği bile yetmiyor bu zinciri kırmaya. Ben de bu sistemi kendi meramıma bir yöntem olarak seçtim; bir anlatı kurgusu gibi düşünebiliriz.
Queer varoluş biçimleri aslında salt karşı çıkan, direnen değil, başka türlü görme ve var olma biçimleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum senin üretim sürecinde nasıl bir estetik ya da politik duruşa dönüşüyor?
İktidar konseptinin kendisini düşünmek zaten politik bir zemin yaratıyor. Queer teori burada itirazın ve mücadelenin güçlü bir aracı haline geliyor. Akışkan olmak, mücadele yöntemini suyun kendisinden ilham alarak gerçekleştirmek güçlü bir anti varlık haline getiriyor bireyi bu sistem için. Daha önceki işlerimde saklanmayı ve kamufle olmayı çokça düşünmüştüm, şimdi suyun gücünden ilhamla hareket etmek çok daha güçlü hissettirdi. Su akar yolunu bulur, eğer yolunu bulamazsa aşar geçer, oyar geçer, etrafından geçer, yıkar geçer… Bazen de dolar, birikir, sonra da taşar. Bu düşünce bana güçlü bir politik zemin oluşturdu diyebilirim.
Yapay zekanın kusurlu ama sınırsız olma durumu senin estetik anlayışında nasıl anlam buluyor? Bu sınırsızlık halini sanat üretiminde özgürlük alanı olarak düşünebilir miyiz?
İçinde yaşadığım çağın argümanlarıyla, kavgalarıyla, getirdiği ve götürdüğüyle hemhal olmaktan çekinmiyorum. Hakikati kaybettiğimiz bu zamanlarda anlatımımı bunun en temel aygıtlarıyla gerçekleştirmek bana buradalık hissini veriyor. Bir tür zırh gibi, böylece karşı karşıya olduğumuz dönüşümü daha iyi algıladığımı hissediyorum. Yapay zekanın hataları, kusurları, ahlak ve etik boşlukları onu bir medyum gibi kullanma pratiği üzerine düşünmemi sağlıyor.
Sergide yer alan “The Body The Act I” çalışmandan biraz bahseder misin?
The Body The Act (Beden ve Eylem) serisi, sergide yer alan diğer bir seri The Thrones (Tahtlar) serisinin tam karşısında konumlandırdığım bir dizi yapıttan meydana geliyor. Tahtların ifade ettiği başarısız iktidarın her daim hedefinde olan beden, queer teorinin de öğütlediği üzere formdan forma dönüşerek kendi yaşamsal yolunu çizmeye devam ediyor. Serinin ilk yapıtı, dolabın üzerine asılmış bir ten olarak karşımıza çıkıyor. Kimliklerimizi toplumun belirlemesi fikrine karşı çıkan bu fikir, iktidarı şaşırtmanın bir yöntemi olarak beliriyor benim gözümde. Giyinip soyunabileceğimiz bir ten; bizi gizleyecek ya da yeniden kimliklendirecek seçimlere bağlı olarak kara mizah barındırıyor içinde.

Sergideki mobil işler, kişisel arşivinden yola çıkıyor. Kendi geçmişine dönmek sana ne hissettirdi ve nasıl bir süreçti?
Geçmişimiz aslında bugünümüz ve yarınımızla her daim kol kola yürüyor. Geçmişe dair mahrem kalıntılar biriktirmek bana her daim biraz çaresiz bir eylem gibi görünmüştür, yaşadığımızın kanıtını bırakmak istemek, bu kanıtları türlü efemeralara ve objelere atfetmek… Günlükler, mektuplar, not edilmiş türlü özel anılar bu efemeraların temelini oluşturuyor. Kâğıt bazlı bu yadigarları eritip tekrar çamura dönüştürme fikri beni bir yükten kurtulmuş gibi hissettirdi. Onları saklamak kadar zor bir eylem olan atmak fikrinden de böylece kurtuldum; formlarını dönüştürerek.
Triarchy aynı zamanda 18.İstanbul Bienali paralel sergisi. Bienalin teması ve çalışmaların arasında nasıl bir ortaklık var? Bienal izleyicisi Triarchy ile nasıl bir diyalog kuruyor?
Bienalin üç ayak üzerinde kurgulanması, Triarchy’nin politik zeminiyle çok güzel karşılaştı. Bu bir tesadüften öte zamanın ruhu diye düşünüyorum. Elbette bu eş güdümlülük beni mutlu eden bir karşılaşma, üretimimin bu kadar zamanı yakalaması fikri hoşuma gidiyor.
Can Akgümüş’ün dördüncü kişisel sergisi “Triarchy” 22 Kasım’a kadar Salı- Cumartesi 12:00 ile 19:00 saatleri arasında KAIROS’ta ziyaret edilebilir.
