Savrulan Zaman’ın İzinde: Ekim Betül Uçar’la Şiir, Hafıza ve Kayboluş Üzerine

Ekim Betül Uçar
Ekim Betül Uçar

Ekim Betül Uçar, ilk şiir kitabı Savrulan Zaman’da hafıza, yalnızlık, aidiyet ve kayboluş duygularının izini sürerken, okuru zamanın insan üzerinde bıraktığı tortularla karşı karşıya getiriyor. Uçar’la Savrulan Zaman’ın düşünsel ve duygusal dünyasını, şiir ile resim arasında kurduğu bağı ve ilk kitabın ardından yöneldiği yeni çalışmalarını konuştuk.

Savrulan Zaman’da zaman yalnızca geçen ya da kaybedilen bir şey gibi değil; insanı, hafızayı ve duyguları yerinden eden bir kuvvet gibi de hissediliyor. Kitabın adındaki “savrulma” sizin için neyi tarif ediyor? Zamanın içinde savrulan insanı mı, yoksa insanın içinde dağılan zamanı mı?

Benim için “savrulmak”, aslında hayatım boyunca pek tanımadığım bir hâli tarif ediyor “teslimiyet”i. Hiçbir zaman bir duyguya, bir karara, bir insana ya da bir inanca bütünüyle teslim olabilen biri olmadım. Hep bir yanım tetikte kaldı. Bir şeyin peşinden gideceksem daha çok çabaladım, daha çok düşündüm, daha çok anlamaya çalıştım. Kontrolü elimde tutmak, benim için çoğu zaman güvende olmanın başka bir biçimiydi. Savrulan Zaman ise tam da bunun kırıldığı yerde ortaya çıktı. Hayatımda ilk kez, nereye varacağını bilmediğim bir akışın içinde kendimi tutmamayı deneyimledim. Belki de savrulmak bu yüzden benim için kaybolmak değil; uzun zamandır sıkı sıkıya tuttuğum ipleri ilk kez biraz gevşetmekti. Savrulmanın içinde korkutucu bir taraf da var elbette. Çünkü insan kendisini bıraktığında nereye düşeceğini bilmiyor, zarar görmekten korkuyor.  Lakin zamanın getirisini kabulle hareket ettiğimizde o sıyrıklar çizikler acıdan ziyade bir anlamı taşıyor. Bu yüzden kitaptaki “savrulma”, zamanın içinde dağılan bir insanın hikâyesinden çok, kendisini zamanın akışına ilk kez bırakan bir insanın hâli. 

Kitabı “modern çağın kaybolan ruhlarına” ithaf ediyorsunuz. Bu ifade aslında şiirlerin ötesinde, yaşadığımız döneme ilişkin bir tespit de taşıyor. Sizin gözünüzden bugünün insanı neyin içinde kayboluyor ve şiir bu kayboluş karşısında hâlâ bir direnme ya da kendine dönme alanı açabiliyor mu?

Bence bugünün insanı en çok kendi sesini kalabalığın içinde kaybediyor. Sürekli bir şeylere yetişiyor; görünür olmaya, üretmeye, tüketmeye ve kendisine biçilen hayatın içinde var olmaya çalışıyor. Ama bütün bunların arasında ne istediğini, ne hissettiğini ve aslında kim olduğunu duymaya zaman bulamıyor. Belki de çağımızın en büyük kaybı, insanın kendisiyle baş başa kalabilme hâli. Bunu yitiriyoruz.

“Modern çağın kaybolan ruhları” derken biraz da bunu kastediyorum. Kaybolmak her zaman yönünü bulamamak değil; bazen kendine ait olmayan yönlerde fazla uzun yürümek. Kierkegaard’ın insanın kendisi olma meselesine dair düşünceleri bu yüzden bana hep yakın geliyor. İnsan, başkalarının dünyasında kendine bir yer açmaya çalışırken kendi hakikatinden uzaklaşabiliyor.

Benim için de bu kayboluşun çok kişisel bir karşılığı var. Aidiyet duygusunu en çok yaşamak istediğim yerde, ait olmadığımı ve sahiplenilmediğimi hissetmek; bir bütünün parçası olmaya çalışırken hep biraz dışında kalmak, zamanla insana kendi yerini sorgulatıyor. Sanırım beni de “modern çağın kaybolan ruhları”ndan biri olduğumu düşünmeye götüren şey biraz bu. Bir yere ait olma arzusuyla, orada kendine yer bulamamanın arasında kalmak. Şiirin hâlâ bu kayboluşun karşısında bir alan açabildiğine inanıyorum. Belki şiir dünyayı değiştiremez ama insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirebilir.

Savrulan Zaman, Ekim Betül Uçar
Savrulan Zaman, Ekim Betül Uçar

Şiirlerinizde yalnızlık, aidiyet, aşk, kayboluş ve hafıza gibi oldukça kişisel alanlardan hareket ederken kent, doğa ve zaman da sürekli bu duyguların çevresinde dolaşıyor. Kendi deneyiminizden doğan bir duygunun artık yalnızca “size ait” olmaktan çıkıp şiire dönüştüğünü nasıl anlıyorsunuz?

Ben yaşadığım bir duyguyu doğrudan şiire taşımıyorum. Önce onunla arama biraz mesafe girmesi gerekiyor. Çünkü ben yaşarken daha çok anlamaya, çözmeye, nedenini bulmaya çalışıyorum. Sonra bir noktada cevabını aramaktan vazgeçip o duygunun kendisine bakmaya başlıyorum. Şiir galiba tam orada ortaya çıkıyor. Savrulan Zaman’daki birçok şiir de böyle oluştu. Başlangıçta çok kişiseldi; ama zamanla kendi hikâyemin içinden çıkıp başka imgelerin içine yerleşti. Ben iyi bir gözlemci olduğuma inanıyorum. Çevremi, insanların davranışlarını, mimiklerini, gündelik hayatın olağan akışını, doğayı gözlemliyorum. Sonra bunların her biri, yaşadığım ya da düşündüğüm şeyin başka bir anlamına dönüşebiliyor.

Mesela gökyüzü benim için yalnızca gökyüzü değil. Bazen yüreğimi kaplayan bir huzur, bazen bir matem, bazen de çocukken altına saklandığım o örtünün kendisi olabiliyor. Sanırım bir duygunun bana ait olmaktan çıkıp şiire dönüştüğünü de tam burada anlıyorum: Artık onu açıklamak istemediğimde, hatta onun hakkında konuşmak için kendimi yorgun hissettiğimde… Sadece ona bakmak ve bende bıraktığı sesi dinlemek yetiyor. O noktada yaşadığım şey, benim hikâyem olmaktan çıkıp şiirin alanına giriyor. 

Uzun yıllardır suluboya resimle de ilgileniyorsunuz. Resim sessizliği görüntüyle, şiir ise sözcüklerle kuruyor. Sizin üretiminizde bu iki dil nerede birbirine yaklaşıyor? Bir şiirin görüntüsünü ya da bir resmin henüz yazılmamış cümlesini düşündüğünüz oluyor mu?

Bir dönem zamanımın çoğunu ayırdığım bir alandı sulu boya. Lakin zamanla azaldı sanırım ev taşıma süreçlerim bunda etkili oldu. Ne zamandır fırçaya dokunmuyorum belki bir yıldan fazla oldu. Bir alanla ilgilenmek salt haliyle ilgilenmek olarak kalabilir diye düşünüyorum. Evet sanırım biraz utanarak söylüyorum, resim benim için şu an geride kalan bir uğraş. Ama resimle şiir benim için birbirinden ayrı iki alan değil; ikisi de aynı yere, söze gelmeyen bir şeye ulaşma çabası. Bir şey gördüğümde yalnızca nasıl göründüğüne değil, bende ne uyandırdığına bakıyorum. Sanırım ikisinin birbirine en çok yaklaştığı yer de burası: İkisinde de her şeyi söylemek istemiyorum. Bir kısmını görünür bırakıp, bir kısmını izleyenin ya da okurun kendi içinde tamamlamasına izin vermeyi seviyorum. Çünkü bazen anlatılmayan şey, söylenenden daha uzun süre insanın içinde kalıyor.

Savrulan Zaman, Ekim Betül Uçar
Savrulan Zaman, Ekim Betül Uçar

Mehmet Güreli’nin kapak resmi ve arka kapak metniyle kitabın dünyasına dâhil olması, Savrulan Zaman’ı yalnızca şiirlerden oluşan bir nesne olmaktan çıkarıp görsel bir karşılaşmaya da dönüştürüyor. Bir başka sanatçının sizin şiir dünyanıza bakması ve onu kendi diliyle yorumlaması nasıl bir deneyimdi?

Değerli dostum Mehmet Güreli’nin Savrulan Zaman’a bakması benim için, başka bir sanatçının şiirlerimi yorumlamasından biraz daha fazlasıydı. Çünkü Mehmet’le 2020’den bu yana süren bir dostluğumuz var ve kitabın oluştuğu döneme, geçirdiğim değişimlere, bazı kırılmalarıma ve şiirlerin arkasındaki hâllere yakından tanıklık etti. Bu nedenle onun kitaba yalnızca dışarıdan bakan bir sanatçı olmadığını düşünüyorum. Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda bazen bir kitaptan, bazen bir filmden ya da müzikten yola çıkıp bambaşka yerlere uzanıyoruz. Kimi zaman da hiçbir şeyi açıklamaya ihtiyaç duymadan, hayatın içinden geçen meselelerin üzerine konuşuyoruz. Bu yakınlığın içinde birbirimizin yalnızca ürettiklerini değil, üretirken nereden baktığını da tanıdığımızı düşünüyorum. 

Ama belki de en güzel tarafı, bütün bunları bilmesine rağmen benim anlattığımı yeniden anlatmak yerine kendi sanat diliyle karşılık vermesi oldu. Suluboyadaki renkler, boşluklar gölgede kalan bir kadın bekleyiş ve martılar, benim şiirlerde kelimelerle kurmaya çalıştığım dünyaya başka bir yerden dokundu. Bir sanatçının sizi tanıması başka, ürettiğiniz şeyin içindeki sizi görebilmesi başka. Mehmet’in resminde kendimden, kitabın ruhundan ve o dönemin duygusundan bahseder bir hal gördüm. Sanırım bir sanatçının başka bir sanatçıya verebileceği en kıymetli şey de bu: Sizi sizin bildiğiniz yerden değil, hiç bakmadığınız bir yerden kendinize göstermek. Mehmet’in bu kitaba bıraktığı iz benim için tam olarak böyle.

İlk kitap çoğu zaman birikmiş metinlerin yayımlanmasından çok, yazarın kendi sesini dışarıdan ilk kez duyduğu bir eşik oluyor. Savrulan Zaman sonrasında kendi şiirinize bakışınızda değişen bir şey oldu mu? Ve bugün masanızda duran yeni çalışmalar bize Ekim Betül Uçar’ın bundan sonra hangi yöne ilerleyeceğine dair ne söylüyor?

Savrulan Zaman’dan sonra şiire bakışımın değiştiğini değil, şiirle kurduğum ilişkinin biraz daha derinleştiğini söyleyebilirim. Bir metnin benden çıktıktan sonra artık yalnızca bana ait olmadığını, okurun kendi dünyasında başka bir karşılık bulduğunu görmek, yazma biçimime de başka bir hız kazandırdı. Şiir benim için sürecini tamamlamış bir alan değil yazmaya devam ediyorum ama şu sıralar ise beni başka bir anlatı biçimi daha çok meşgul ediyor. Daha önce yazdığım bir öyküyü senaryoya uyarlıyorum. Bir öykünün iç sesini, atmosferini ve duygusunu görüntüye, zamana ve karakterlerin hareketlerine dönüştürmek benim için oldukça farklı bir deneyim. Henüz yolun başındayım ama bundan sonrasını yalnızca şiirin içinde düşünmediğimi söyleyebilirim. Bir hikâyenin başka bir biçimde yeniden hayat bulma ihtimali şu sıralar beni heyecanlandırıyor.

YAZAR

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.