Saba Altınsay
Saba Altınsay

Tarih, Travma ve Vicdan: Sabâ Altınsay’ın Romanında Hatırlama Etiği

4 Eylül 2026
6 dakika

Sabâ Altınsay‘ın “Benim Hiç Suçum Yok” romanı, “İyi Aile Yoktur” sansasyonunu hatırlattı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir Anadolu kıyı kentinde geçen, 2011’de Saint Joseph Lisesi Yılın En İyi Romanı Ödülü’nü kazanan ve on üç yıl sonra yeni baskısıyla raflardaki yerini yeniden alan roman, kaderin mi seçimlerin mi insanı sürüklediğini sorguluyor…

Bir romanın adı, bazen daha ilk sayfaya varmadan okurla hesaplaşmaya girmiş olabilir ancak bu durumdan ne yazarın ne de okurun “iç huzurunun” haberi vardır. Sabâ Altınsay’ın Benim Hiç Suçum Yok romanı, tam olarak böyle bir cümleyle karşılıyor okurunu: kime ait olduğu baştan belli olmayan, ama kitap kapandığında da zihinde asılı kalan bir savunma cümlesi ile yoğruluyoruz. Anne mi suçsuz, oğul mu, âşık olunan kadın mı, yoksa hepsini bu hâle getiren zaman ve savaşın ta kendisi mi? Altınsay, 2011’de yayımladığı ikinci romanında okuru tam da bu sorunun ortasına bırakıyor ve öyle kolay kolay da bir çıkış yolu sunmuyor.

Öyleyse hemen not alın. Kitabın adı: Benim Hiç Suçum Yok. Yazar: Sabâ Altınsay Tür: Roman İlk baskı: Can Yayınları, 2011 Güncel baskı: Düşbaz Kitaplar / Ayrıntı Yayın Grubu, 2024 – 311 sayfa Ödül: Saint Joseph Lisesi Yılın En İyi Romanı Ödülü (2011)

“Tarihten Ne Kadar Uzaklaşabiliriz ki? Olsa olsa sık sık yanına sokuluruz”

1961’de Çanakkale’de doğan Sabâ Altınsay, ortaöğrenimini TED Ankara Koleji’nde, lise eğitimini Bornova Anadolu Lisesi’nde tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Türk edebiyatında tarihin gölgede, aslında herkesin ilgilenmediği ancak öte yandan herkesin fazlasıyla ilgilendiği konulara merak duyan olarak biliniyor. 2004’te yayımlanan, Osmanlı’nın Girit’ten çekiliş sürecini ve mübadele draması damarlarına kadar yaşamış bir ailenin hikâyesini anlattığı ilk romanı Kritimu- Girit’im Benim, Türkiye’nin yanı sıra Yunanistan, Bulgaristan, Hırvatistan ve Suriye’de de okurla buluştu. Altınsay, aynı tarih odaklı çizgiyi 2011’de “Benim Hiç Suçum Yok” ile, sürdürdü. Ardından günümüz Türkiye’sinde bir kadının cinnetten cinayete sürüklenişini konu alan post modern romanı Faili Malum ile sürdürdü.

Yazarın söyleşilerinde de sıkça altını çizdiği önemli bir nokta var: kurgusunu hep gerçek bir tarihsel zemine oturttuğunu, hiçbir şeyi uydurmadığından bahsediyor; ona göre edebiyat, kurmaca olduğu kadar bir yüzleşme belgesi de taşıyabilir. Benim Hiç Suçum Yok’un teşekkür bölümünde tarihçi Mehmet Tanju Akad’a yer vermesi ile bunu açıkça ortaya koymuş aslında.

Sabâ Altınsay, Benim Hiç Suçum Yok
Sabâ Altınsay, Benim Hiç Suçum Yok

Savaşın Gölgesindeki Kıyı Kentine Neler Oldu?

Roman, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, bir Anadolu kıyı kentinde geçiyor. Türkiye bu yıllarda savaşın fiilen dışında kalmış olsa da tek parti yönetiminin sıkı denetimi altında; karne, karaborsa, istifçilik, yokluk ve yaklaşan bir felaketin yaydığı korkuyla boğuşan bir ülke manzarası çiziliyor önümüze. Altınsay, büyük tarihin cephede değil, mutfakta, sofrada, komşuluk ilişkilerinde ve aile içi güç dengelerinde nasıl hissedildiğini anlatmayı etrcih etmiş. Bu tercih, romanı klasik bir “dönem draması” kalıbından çıkarıp, savaşın geri planda kalan ama hayatları cephe kadar şekillendiren yüzünü gösteren bir anlayışla sürdürmüş satırlarını.

İyi Aile Var mıdır?

Romanın merkezinde, kaderi kendi elleriyle yeniden yazmaya ant içmiş gibi duran bir anne profili karşımıza çıkıyor: Kanlı canlı Behice Hanım. İradesi öylesine baskın ki bu kadının, hikâye ilerledikçe neredeyse alın yazısının kendisi hâline geliyor; çocuklarının ve çevresindeki herkesin hayatına öylesine büyük bir tutku ile yön veriyor ki bir güç kaynağı insanı olduğunu sağolsun her yere demirliyor. Oğlu Cihan Nedim züppe mi züppe, kadınların hayranlık duyduğu, sorumluluktan kaçan deyim yerindeyse tam bir hovarda; onun âşık olduğu Mercan’a gelecek olursak. İşte kalpte bir yara o. Aslında bir “hayat kadını” olarak hem toplumun hem de ailenin dışına itilmiş zavallı bir karakter gibi okudum onu. Bu gerilime, zorbalıklardan zorbalık beğenen yüzbaşı İrfan, evin kızı Kadriye ve sağır-dilsiz Hikmet Efendi gibi yan karakterler enfes bir tad katıyor çünkü her biri kendi sesiyle, kendi hakikat arayışlarıyla tam olarak ellerimizin arasında öylece bize bakıyorlar. Yazarımız sağ olsun.

Altınsay’ın peşine düştüğü soru aslında apaçık yalın bir şekilde öylece duruyor. Bir insanın seçimleri onu nereye kadar sürükleyebilir? Behice Hanım’ın oğlunun sevdiği kadını reddedişi, sıradan bir “gelin beğenmeme” meselesi hiç değil; hem kendisine danışılmadan verilmiş bir karar olması hem de Mercan’ın toplumsal dramatik konumu yüzünden, sınıfsal ve ahlaki bir ikiyüzlü reddediş örneği olarak okudum. Roman, bu reddedişin acısını epey hissettiriyor. Her karar bir sonrakini tetikliyor, her ceza yeni bir suçu açığa çıkarıyor. Çıkınız işin içinden dedirtiyor haliyle.

Peki suç, ceza, adalet, iyilik ve kötülük kavramlarının sınırı nerede çiziliyor derseniz işte bu konuyu hala düşünüyorum.  Bir anne, oğul, sevgili ve dışlanmışlar kulübü var, hepsi kendi cephesinden anlatıyor hikayesini, hepsi -kitabın adının da ima ettiği gibi- kendi payına düşen suçu reddediyor gibi görünüyorlar. Herkes suçtan kaçıyor gibi. Okura düşen ise, bu seslerin arasında dolaşırken, bir hükme hiç ulaşamamak bence. Çünkü genellikle yargı ile dinleriz ya da okuruz payımıza düşeni ancak bu sefer yargısızca okudum önüme çıkan bölümleri. Geçenlerde bir anne engelli oğlu ile sık sık didiştiğini eski gelini ile konuşuyordu vapurda. “Sen tâbi paçayı sıyırdın.” dedi gelinine. Gelini, “yok sıyırmadım, çünkü konuya paçayı sıyırmak olarak bakmıyorum” dedi sessizce. Kulak misafiri oldum. İçime bir öküz oturdu. Sonra “sus Duygu” diyerek konuşmalara doyamayan öykücü zihnimi susturdum. Sakın yargı ile dinleme olan biteni dedim kendi kendime. Elimde Behice Hanım’ı okuduğum satırların üzerine bu olağan İstanbul şehir hatları yaşam egzersizleri, kimi zaman siz can alıcı bir roman okuduğunuzda can acıtıcı olabiliyor. 

Ez cümle, Altınsay’ın döneme özgü dili -1940’lar Türkçesinin tınısını, deyişlerini- ustalıkla metne taşıması, anlatıya neredeyse belgesel bir inandırıcılık kazandırmış; yazarın güçlü imge kurma becerisiyle sahneler yalnızca “anlatılan” değil “yer yer sinemaya açılan” bir hâl almış diyebilirim.

Altınsay’ı Merak Ediyorum…

Benim Hiç Suçum Yok, Altınsay’ın üç romanını birbirine bağlayan çizgide önemli bir devamlılık hikayesi gibi. Girit’ten sürülüşün ve mübadelenin hikâyesini anlatan Kritimu, Girit’im Benim ile başlayan, günümüz Türkiye’sinde bir kadının cinnetten cinayete sürüklenişini anlatan Faili Malum ile devam eden bir çizgide, hep aynı soruyu farklı zaman dilimlerinde sormuş desem yanlış olur mu? bilmiyorum ancak tarihin ve toplumun sıkıştırdığı kadınlar, kendi kaderlerinde ne kadar söz sahibi? bana bu soruyu şimdiden sordurdu. Benim Hiç Suçum Yok, bu soruya verilmiş yazarın bibliyografisindeki en yerinde ve okkalı bir cevap diyebilirim.

Arka Kapak | Düşbaz Kitaplar

Peki Kimler Okusun Bu Romanı?

Klasik anlatı biçimini seven, tarihin büyük olaylarından çok sıradan bir ailenin içine sızan küçük yıkımları merak eden, “iyi” ile “kötü” arasındaki çizginin bulanıklaştığı karakter dramalarına ilgi duyan okurlar için Benim Hiç Suçum Yok doyurucu bir seçim olabilir. Onca yıldan sonra yeniden raflardaki yerini alan roman, okurunu rahat bırakmayan nar ekşisi gibi bir tad bırakıyor okuyanda. Suç, gerçekten kimin?

Duygu Yılmaz

1979 yılında İstanbul’da doğdu. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler bölümünden sonra, Myra Ajans'ta asistan olarak başladı. Bir deneme kitabı “Her Evden Ay Görünmez” ismiyle Avrupa Yakası Yayın Evi’nden yayınlandı. Medya ve iletişim sektöründe 20+ yıllık deneyime sahip, editörlük, muhabirlik, içerik üretimi ve prodüksiyon alanlarında uzmanlaşmış iletişim profesyoneli. Doğan Medya Grubu Hürriyet Gözcü Gazetesi’nde ilk stajını gerçekleştirdi. SHOW TV, Atlas Yayıncılık bünyesinde gece-gündüz editörlüğü, politika, kültür-sanat ve polis muhabirliğinde görev aldı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Kubilay Aksaya
Önceki

Portfolyo: Kubilay Aksaya

Elifko, "Güven Bana" 153x99 cm / amorf tuval üzerine yağlı boya / 2026
Sonraki

Elifko: Bir Masanın Hafızasında Av ve Avcı