Elifko’nun “Güven Bana” adlı eserindeki masa, üzerindeki gazetenin adıyla birlikte bana önce dünyayı düşündürüyor: Le Monde. Bir dünya masası sanki. Ama karşımızdaki dünya düzenli değil; devrilmiş, kırılmış, bozulmuş. Üzerinde tüketilmiş şeylerin artıkları var. Bu son hâl ister istemez bana masanın ilk hâlini düşündürüyor. Kuruluşunu, zaman içinde maruz kaldıklarını ve nihayet vardığı yeri.
Masa örtüsünün deseni ve rengi yeni görünse de bende eski, ev içi, nostaljik bir hafızayı çağırıyor. Sanatçı dünyayı büyük bir sahneye değil, küçük bir odanın masasına yatırmış gibi. Ben de bu yüzden esere baktığımda dünyaya, bir evin hafızasından bakıyormuşum hissine kapılıyorum.

Fakat gözüme ilk çarpan gazete değil, fotoğraf oldu.
Yakınlaştırmadan önce bir kadın ve bir erkek sandığım figürlerin, daha sonra yetişkin bir kadınla genç bir kadına ait olduğunu fark ettiğim anda eserin yönü benim için değişti. Ardından dökülmüş şarabın kana yaklaşan kırmızısında, kravatlı ve ceketli küçücük erkek figürünü gördüm. Hemen üzerinde ise, eserde çok daha geniş bir yer kaplayan tabağın içindeki makarna artıklarından bir kadın yüzü beliriyor. Sosun kızıllığıyla şarabın kırmızısı birbirine karışıyor. Biri küçücük bir oyuncak kadar, diğeri neredeyse bütün tabağı kaplayacak kadar büyük.
Buradan sonra masa bana bir aile masasını düşündürmeye başladı.
Fotoğraftaki genç kadın, yanındaki yetişkin kadın, masadaki küçülmüş erkek figürü… Anne, baba, kız çocuğu gibi okunmaya açık bir üçgen oluşuyor zihnimde. Elbette bunun sanatçının anlattığı hikâye olduğunu söylemiyorum. Benim gözüm bu figürleri böyle birbirine bağladı.
Fotoğraftaki yüzün oyulmuş olması özellikle durduruyor beni. Bir yüz yok edilmiş ama boşluk kalp biçiminde. Bu yüzden orada yalnız öfke değil, acıyla karışmış bir bağ da hissediyorum. Sanki birini hayattan çıkarmakla, onu hiç sevmemiş olmak aynı şey değilmiş gibi.
Ve sonra şu ihtimal beliriyor: Bu masayı dağıtan kişi, fotoğraftaki genç kadın olabilir mi? Artık çocuk olmayan biri. Masaya dönmüş, sigarasını söndürmüş, vurmuş yumruğunu küllüğe, kanını masada bırakmış ve gitmiş olabilir mi?
Sanatçı açıklamasında av ve avcı ilişkisinden söz ediyor ve küçücük oyuncak figürü avcı konumunda kurduğunu söylüyor. Bunu bilince eser benim için daha da karmaşıklaşıyor. Çünkü gördüğüm güç dengesi bununla bütünüyle örtüşmüyor. Küçültülmüş erkek figürü avcı olarak düşünülmüş olsa bile, tabakta beliren kadın figürü bana çok daha güçlü, hatta daha tehditkâr geliyor.
Güç, yalnızca saldırabilme kudretiyle ilgili değildir. Bazen beklemek de, kalmak da, susmak da bir güç ilişkisi üretir. Bazı insanlar av olmaktan ancak masayı dağıtarak çıkar. Bazılarıysa avlanmamak uğruna kendileri de avcıya dönüşür.
Tam da bu yüzden tabakta beliren kadın figürü beni düşündürüyor. İlk bakışta masada kalmış, tüketilmiş, hatta avlanmış biri gibi görünüyor. Ama ya kalmak yalnızca çaresizlik değilse? Ya o bekleyişin içinde başka bir irade, başka bir hesap, başka bir avcılık biçimi varsa? Belki de av gibi görünen bu figür, masadan hiç kalkmadan kendi zamanını bekleyen bir avcıdır.
Tam burada eserin benim için en ilginç sorusu başlıyor:
Avcı görünen gerçekten avcı mı?
Av görünen gerçekten av mı?
Benim zihnimde fotoğraftaki genç kadın ise başka bir yerde duruyor. Onu avcı olarak düşünsem bile avı yok. Çünkü burada zaferden çok terk ediş hissediyorum.
Masayı dağıtmış olabilir.
Fotoğrafı yaralamış olabilir.
Kendi kanını masada bırakmış olabilir.
Ama kimseyi avlamamış.
Sadece gitmiş.
Eserin adı olan “Güven Bana” da bu noktada benim için başka bir ses kazanıyor. Bu sözü, masada kalan birine söylenmiş gibi duyuyorum. Belki de masayı dağıtıp gitmiş olan, hâlâ orada kalana sesleniyordur: Güven bana. Buradan çıkılabilir. Bu düzen terk edilebilir. Av olmak kader değildir.
Bu yüzden başlık bana bir teselli cümlesinden çok, masanın dışından uzatılmış bir el gibi geliyor.
Fakat masayı terk etmiş olmak, av ile avcı arasındaki sınırı bütünüyle kavramış olmak anlamına geliyor mu, emin değilim. Belki insan bir ilişkiden, bir düzenden, bir masadan çıkabilir; ama orada kim kimi avladı sorusu geride yine de bulanık kalabilir. Çünkü bazen avcı, avın suretini taşır; bazen av, bekleyişi içinde kendi avcılığını büyütür. Masadan kalkan kişi yalnızca çıkışı bulmuş olabilir. Hikâyenin bütün rollerini çözmüş olmak zorunda değil.
Bu yüzden “Güven Bana” sözü de benim için kesin bir bilgelikten değil, yaşanmış bir tecrübeden geliyor. Sanki biri diğerine “Ben çıktım, sen de çıkabilirsin” diyor.
Ama kim avdı, kim avcıydı, kim ne zaman ötekine dönüştü, belki o da hâlâ tam bilmiyor.
Bu eseri önemli kılan şey; aklın sınırlarını zorlayan o aşılmaz ontolojik paradokstur.
