Böyle bir beden gördüğümde beni ilk karşılayan şey bedenin ihtişamı oluyor. Bakmak istiyorum. Üstelik sansürsüz; kıvrımlarını, ağırlığını, tenini, taşıdığı bütün ayrıntıları uzun uzun görmek istiyorum. Çünkü gözüm bu seyre aç.
Taylan Mintaş’ın bu eserinde beden bütün ağırlığıyla karşımızda duruyor ama yüz perdenin arkasında kalıyor. Bu bana daha ilk anda tuhaf bir karşıtlık hissettiriyor: son derece görünür bir beden ve neredeyse görünmez bir insan.
Figürün kaideyi andıran bir yüzeyin üzerine eğilerek bedenini açması da beni rahatsız eden bir duygu taşıyor. Duruşta, bakışın neyi aradığını bilen ve tam da onu önüne koyan tuhaf bir açıklık var. Eti görmek isteyen bir niyete et sunulur gibi. Fakat bu sunum, bedeni teşhir etmiyor; izleyicinin kendi bakma arzusunu da görünür kılıyor.
Duvarda asılı bir hipopotam resmi var. Bunun, evin sahibi kadının acımasızca içselleştirdiği bir benzetmenin karesi mi, yoksa kendisiyle ilişkilendirdiği bir canlıyla kurmaya çalıştığı tuhaf bir iletişimin izi mi olduğunu kestiremiyorum. Ama kadınla hipopotamın birbirlerinin zıttı yönlerde durmaları dikkatimi çekiyor. Birbirlerine bağlanmış gibiler, ama aynı yere bakmıyorlar.
Hipopotamın bulunduğu görselin renkleri de duvarın soğukluğuna karışıyor. Griyle kırılmış mavi-yeşil bana yaşamı çağrıştıran bir yeşilden çok bekleme, durağanlık ve askıda kalma hâli hissettiriyor. Mekân soğuk, sessiz ve kontrollü. Beden ise bunun tam karşısında, sıcaklığıyla, ağırlığıyla, kanlı-canlı varlığıyla neredeyse taşarak öne çıkıyor.
Bu karşıtlık içinde tırnaklarındaki kırmızı ojeler resimde en naif bulduğum ayrıntılardan biri. Bütün bedenin ağırlığının içinde küçücük bir işaret gibi kalıyorlar. Bana, bir kadının kırmızı ojeleriyle taşıdığı kadınlığı düşündürüyor. Belki de yalnızca bir bedene indirgenmeye direnen küçük bir ayrıntı.
Resim öyle hassas bir dengeyle kurulmuş ki burada başka türlü yerleştirilmiş bir beden imgesi kolayca pornografik bir bakışa teslim olabilirdi diye düşünüyorum. Oysa burada beden tek başına teşhir edilen bir nesne gibi durmuyor. Perde, duvar, asılı resim, renkler ve figür birbirini sürekli dengeliyor.
Bir görme biçiminde kadın, bu karenin ayrılmaz parçası. Mekânıyla, duvardaki resimle, rengiyle, bedeninin yönüyle bir bütün. Başka bir görme biçimindeyse bütün bu unsurlar silinip geriye yalnızca iriliğiyle tanımlanan bir beden kalabiliyor.
Belki eser beni tam da bu noktada, gördüğüm şeyden kendi görme biçimime doğru çekmeye başlıyor.
Toplum, ayrıştırdığı bedenlerle aramıza görünmez bir sansür mesafesi koyuyor. Gözümüz bakıyor ama bakmamış gibi yapıyor. Ardından cümleler geliyor: yazık, sağlıksız, aşırı… Oysa bütün bunların altında daha yalın bir şey var: merak, izleme iştahı.

Çocuklukta bunun dili daha kaba ama daha düzdür: şişman, sıska, inek. Yetişkinlikteyse aynı bakış şefkat, kaygı, öğüt ve iyi niyet kılığına girer. Herkes bir açıklama üretir; ruhsal açlık, iradesizlik, açgözlülük… Böylece bedene baktığımızı sanırken çoğu zaman kendi duygularımızı ona yansıtırız.
Ve bir noktadan sonra bedenin sahibine dair hiçbir şey bulamayabiliriz.
Yüzün perde arkasında kalması bana yeniden bunu düşündürüyor. Onun kim olduğunu, ne düşündüğünü, neye güldüğünü, neye kırıldığını bilmiyoruz. Bildiğimiz ilk ve en görünür şey bedeninin büyüklüğü.
Burada başka türden bir şiddet görünür oluyor: fazlasıyla görülürken hiç görülmemek.
Ama görünmek, yalnızca yaralarının görülmesi de değil. İnsan bazen kendine ait daha hoş olmayan taraflarla da karşılaşmalıdır: konforuyla, ölçüsüzlüğüyle, kendine verdiği tavizlerle. Her şeyi bir yaraya, eksikliğe ya da mazerete dönüştürmek de bana başka türlü bir görünmezlik gibi geliyor.
Bu yüzden bazı aynalar incelikli değildir. Çocuklukta ya da gençlikte sevdiğimiz birinden gelen kimi sözler yıllarca içeride kalabilir. Kırıcıdır, ama bazen içinde yorumdan önce çıplak bir gözlem vardır. Ne teşhis koyar ne kurtarmaya çalışır. Yalnızca gördüğünü söyler.
Bazen insanın ihtiyacı da tam olarak budur: kendisini yalnız yaralarıyla değil, konforuyla, zaaflarıyla, iyi ve kötü taraflarıyla birlikte gösterebilen basit bir ayna.
Ve sanırım insanı iyileştiren şey, ona iyi hissettiren bakış değil; saklandığı yeri gösteren bakıştır.




