İkinci Rönesansın Eşiğinde: İç Varlığın Uyanışı

Aliye Selin Berberoğlu
Aliye Selin Berberoğlu

Yaşadığımız çağın, birkaç yüzyıl sonra “ikinci bir Rönesans” olarak anılabileceğini düşünüyorum. Bunu kesin bir tarihsel yargı olarak değil, bir yönelim olarak söylüyorum. İnsanın odağı, ilk kez bu kadar geniş ölçekte dış dünyadan iç dünyaya kayıyor.

Rönesans, insanın dış dünyayı doğayı, bilimi, formu yeniden keşfetmesiydi. Bugün ise benzer bir kırılma, insanın kendi iç varlığına yönelmesinde yaşanıyor.

Elbette insan, tarih boyunca kendini anlamaya çalıştı. Antik felsefeden tasavvufa, modern psikolojiden varoluşçuluğa kadar pek çok düşünce geleneği bu derinliği işaret etti. Fakat bugün farklı olan, bu arayışın ilk kez bu kadar yaygın, gündelik ve kolektif bir deneyime dönüşmesi. Bu yüzden artık yalnızca “insan nedir?” sorusunu değil, “Ben, kendi içimde kaç kişiyim?” sorusunu da taşıyoruz. Karşılaştığımız şey, sandığımızdan çok daha katmanlı bir varlık. Ve bu katmanlar çoğaldıkça, kendimizi tanımlamak zorlaşıyor. Çünkü yüzyıllar boyunca kullandığımız sıfatlar bu karmaşıklığı taşımakta yetersiz kalıyor.

Ancak burada bir yanılgı da var. Karmaşıklık her zaman derinlik anlamına gelmez. Bazen yalnızca dağınıklığın, çözülmemiş parçaların bir araya gelişidir. Yine de, ister derinlik ister dağınıklık olsun, insan ilk kez bu iç çoğulluğu bu denli açık bir biçimde deneyimliyor. Ve asıl mesele, bu içsel keşfi dış yaşamla nasıl buluşturacağımız.

Bugünün en büyük gerilimlerinden biri burada ortaya çıkıyor.
Çünkü bir yandan bireyselliği teşvik eden, özgünlüğü görünür kılan bir çağdayız, öte yandan hâlâ normlarla, rollerle ve görünmez sınırlarla işleyen bir toplumun içindeyiz. Bu yüzden içimizde keşfettiğimiz yeni suretleri dışarı çıkarmak çoğu zaman bir risk gibi hissediliyor.

Kimimiz bu karmaşıklık karşısında geri çekiliyor. Kimimiz ise sancısına rağmen, kendini yeniden kurmaya çalışıyor. Ama her iki durumda da içerideki hareket durmuyor. İşte bu noktada sanat, güçlü bir alan açıyor. Sanat, içimizde henüz dile gelmemiş olanı dış dünyaya taşımanın en doğrudan yollarından biri. Ama tek yolu değil. Felsefe, terapi, ilişkiler ve başka arayış biçimleri de bu geçişi mümkün kılabilir.

Yine de sanatın ayrıcalığı, bu içsel çokluğu çelişkileriyle birlikte taşıyabilmesinde. Belki de içinde bulunduğumuz bu dönem, bir başlangıç eşiği. İnsan, kendi iç varlığıyla daha doğrudan karşılaştıkça, maskeleriyle ilişkisi de dönüşecek.

Maskeler tamamen ortadan kalkmayacak ama belki ilk kez, onları zorunlu bir kabuk gibi değil, bilinçli bir tercih olarak taşıyabileceğiz. Ve o zaman, insan kendi tanımını sürekli yeniden kurabilen bir varlık haline gelecek. Bu dönüşümü yalnızca zihinsel bir süreç olarak değil, kökensel bir hatırlayış olarak da düşünebiliriz. Çünkü her birimiz, kendi toprağımızda filizleniyoruz. Gelişmek için o toprağın elementlerine ihtiyaç duyarız. Başka topraklardan aldığımız elementler, çiçeğimizin kokusunu ve biçimini etkileyebilir. Kimi zaman zenginleştirir, kimi zaman bozar. Ama her durumda, bizi biz yapan o ilk bileşenler olmadan varlığımız eksik kalır.

İşte bu yüzden, bu çağda sanata olan ihtiyaç her zamankinden daha fazla.
Çünkü sanat, kendi toprağımızın elementlerini harmanlayan, aracılık eden ve onları yeniden dolaşıma sokan bir alan açar.

Ve yine bu çağın asıl sıçrayışı, geçmişte olduğu gibi, ezberlerinden sıyrılabilmiş zihinler aracılığıyla gerçekleşecek. Ancak bu sıçrayış yalnızca “üst akılların” değil, öznenin kendi deneyiminde açtığı bir alanla kolektifleşebilir.

Bu nedenle, bir sanat eseriyle kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürmek zorundayız. Hoşnutlukla sınırlı bir bakış, bu çağ için artık yeterli değil. Gerçek sanat eserleri, zaten zıtlıkları ve çelişkileri görünür kılar. Ve izleyicinin deneyimi, ancak bu çelişkilere kendi ezberlerinin dışına çıkarak bakabildiği ölçüde derinleşir.

Özne, tam da bu kırılmada sıçrar.

Ve bu sıçrayış çoğaldıkça, bireysel olan kolektif bir dönüşüme evrilir. Kendi toprağımızdan uzaklaşmadan değişebilmek, başka toprakların etkisini taşıyabilmek ve yine de kendimiz kalabilmek için sanata daha çok yaklaşmalı, onu daha çok üretmeli ve daha çok alan açmalıyız.

YAZAR

Aliye Selin Berberoğlu
Sanat Okur yazarı

Aliye Selin Berberoğlu

Aliye Selin Berberoğlu (1990, Kadıköy doğumlu); çağdaş sanat alanında küratöryel projeler geliştiren, sanat yazıları ve eleştirileri kaleme alan; aynı zamanda bir sanat galerisinde uzun süredir direktörlük görevini sürdüren disiplinlerarası bir sanat profesyonelidir. 20 yaşından itibaren görsel sanatlara yönelmiş;…

Tüm yazıları →

Instagram’da paylaş

Bu cihazda doğrudan dosya paylaşımı açılamadı. Hazır görseli kaydedip Instagram’da paylaşabilirsin.

Görsel hazırlanıyor…

Görseli Instagram story’ne ekle. Habere tıklanabilmesi için kopyaladığın adresi Instagram’ın Bağlantı çıkartmasına yapıştır.