İlber Ortaylı
İlber Ortaylı

İlber Ortaylı’nın Ardından: Kutsal Aydın Yanılgısı

19 Mart 2026
6 dakika

Türkiye’de bir sanatçının, bir yazarın, bir şairin veya tanınmış bir akademisyenin ölümü, hiçbir zaman sadece yas süreci olmaz, o bir duruşmaya dönüşür.  Bir anda kurulan devâsâ bir ahlâk mahkemesinin ilk duruşmasına… İlber Ortaylı’nın vefatının hemen ardından, henüz defnedilmemişken bile, entelektüel(?) çevrelerde kopan o “her devrin adamıydı”, “toplumsal krizlerde sustu”, “bize yol göstermedi” fırtınası, aslında ölen figürün eksikliğinden ziyâde, geride kalan yığınların derin psikolojik çaresizliğini ifşa ediyor. 

Toplum, yıllarca okumuş, üretmiş, kendi alanında devasa bir hafıza inşa etmiş veya estetik bir devrim yaratmış figürleri, kendi üretimleri ve bıraktıkları eserleri üzerinden değerlendirmektense, onlara kusursuz bir ahlâk pusulası veya politik anlamda bir kurtarıcı misyonu yüklüyor. Oysa bir sanatçının, bir yazarın, bir şairin veya bir tarihçinin böyle bir rolü yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. 

Kitlelerin en büyük yanılgısı, akademik bir deha ile ahlâki bir azizliği aynı bedende arama çaresizliğidir. Bir tarihçinin görevi, geçmişin belgelerini deşifre etmek, toplumsal hafızayı inşa etmek ve metodolojik bir çerçeve sunmaktır. Tarihçi, her siyasi krizde barikatın en önünde bildiri okuyan veya okumak zorunda olan kişi değildir. Ortaylı  gibi büyükçe bir arşivi zihninde taşıyan bir figürü, güncel politikanın sığlığında yeterince bağırmadığı veya sesini çıkarmadığı için taşlamak, entelektüel bir eleştiri değil, düpedüz kolaycılıktır. İşin belki de en trajikomik ve bir o kadar da kibirli yanı ise hayatında tek bir arşiv belgesinin tozunu yutmamış, tarihsel bilimin temelinin yanından bile geçmemiş ve akademik bir metin üretmenin o ağır yükünü hiç omuzlamamış yığınların bir anda ortaya çıkıp “çok da iyi bir tarihçi değildi” hükmünü verebilme cüreti. Yıllarını böylesi zorlu bir disipline adamış devasa bir emeği, kulaktan dolma iki magazin bilgisiyle veya sosyal medya argümanıyla geçersiz kılmaya çalışmak, cehaletin en tehlikeli hâli. Çünkü bu cehalet, kendini eleştiri kılığına sokuyor. 

Peki, kitlelerin bu linç iştahının ve “iyi bir tarihçi değildi” deme özgüveninin altında yatan asıl psikoloji nedir? Elbette bir psikiyatrist veya psikolog değilim. Ancak sosyal medyada kimin ne yazdığına bakılırsa, bana öyle geliyor ki, söz konusu durum, ahlâki bir arınma talebi değil. Sıradan yığınlar, entelektüel bir figürün kültürel sermayesi karşısında içten içe ezilirler. Kendi hayatlarında üretmedikleri, okumadıkları hiçbir risk almadıkları gerçeği, o devasa figürlerin varlığıyla yüzlerine vurulur. İşte tam bu yüzden kitleler, söz konusu figürün nobranlığını veya politik sessizliğini bulduklarında adeta gizli bir haz duyarlar. Çünkü o an, kendi cehaletlerini ve eylemsizliklerini aklamak için kusursuz bir fırsat doğmuştur. “O kadar dil biliyor ama ahlaksızın teki” veya “çok okumuş ama korkak” diyerek, kendi sıradanlıklarını, o birikimin üzerine çıkarırlar. Bir dehanın çamurda debelendiğini görmek, çamurdan hiç çıkmamış olanlara sahte bir üstünlük hissi verir. 

Dahası, kitlelerin kurduğu bu linç mahkemesi salt politik sessizlikle de yetinmiyor. Söz konusu figürün özel hayatına, kibrine, hatta hayatındaki ahlâki suçlamalara kadar uzanıyor. Şunu çok net bir şekilde ayırmak zorundayız: Bir akademisyenin, bir sanatçının veya düşünürün ahlâki sapmaları, işlediği suçlar veya toplumsal defoları elbette hukukun ve toplumsal vicdanın konusudur. Kişi, eylemlerinin bedelini sonuna kadar ödemelidir. Suçu aklamanın hiçbir mazereti de olamaz. Ancak bir figürün ahlâki çöküşü veya günahları, onun yıllarını verdiği arşivciliğini veya tarihsel metodolojisini bir gecede çöpe atmamızı gerektirmez. Bizler, bir tarihçiyi, bize “nasıl erdemli bir insan olunacağını” anlatsın diye okumuyoruz, geçmişin şifrelerini çözsün, anahtarı bizimle de paylaşsın diye okuyoruz. 

Toplum, bilgiden çok peygamberlik talep ettiğinde, kaçınılmaz olarak hayal kırıklığına uğruyor. Herkesin yerine konuşacak, kusursuz bir sicile sahip olacak ve hiç kimsenin elini taşın altına koymasına gerek bırakmayacak bir baba arıyor. Beklentisi karşılanmadığında ise o figür anında korkak veya ahlâksız ilân edilerek tüm bilgi birikimiyle birlikte ateşe atılıyor.  

Mustafa Kemal Atatürk
Mustafa Kemal Atatürk

Kişisel olanla tarihsel olanı birbirine karıştırma hastalığının Türkiye’deki en çarpıcı örneği şüphesiz ki, Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yıllardır radikal islamcı çevrelerin veya sığ tarih okuyucularının ürettiği o pespaye karalama kampanyalarına bakın: “Alkolikti!”, “dinsizdi!”, “çok fazla sigara içiyordu!”…

Peki, bir insanın sofrasında ne içtiği, ciğerlerine ne çektiği veya iç dünyasındaki inanç dinamikleri, işgâl edilmiş bir imparatorluğun küllerinden, modern bir ulus devlet inşa ettiği gerçeğini değiştirir mi? Dünyanın en büyük emparyalist güçlerini dize getiren, bir halkı feodal karanlıktan çekip çıkaran o kurucu irade, adamın kadehine veya sigarasına indirgenip yok sayılabilir mi? Bir dehanın kişisel alışkanlıkları, yaptığı devrimlerin tarihsel değerini zerre eksiltmez. Atatürk, ulaşılamaz, kusursuz ve hatasız değildi. Ancak bunun aksine, onu sadece kişisel zaaflarından ibaret görüp şeytanlaştırmak da sefil bir aklın ürünüdür. Bırakalım sofra menülerini, vizyona bakalım. 

Elbette bu sağlıksız rol model arayışı siyasi figürler dışında da geçerli. Sanat ve felsefe dünyasında da aynı dayatma karşımıza çıkıyor. Caravaggio, sanat tarihinin gördüğü en büyük dehalardan biri. Fakat bir katildi. Sokaklarda adam öldürmüş karanlık biri olması, o muazzam tablolarını çöpe atmamızı mı gerektiriyor? 

Benzer şekilde, 20. yüzyıl felsefesinin en sarsıcı metinlerini yazan Martin Heidegger, kendi döneminde Nazi partisi üyesiydi. Politik olarak büyük çoğunluğa göre yanlış yerde olması, felsefi dehayı ezip geçti mi? Picasso’nun bir şiddet faili olması, Guernica’nın faşizme karşı atılmış en büyük estetik tokat olduğu gerçeğini değiştirdi mi? Bir şairden devrim yapmasını değil, şiir yazmasını, bir ressamdan kusursuz bir aile babası olmasını değil, resim yapmasını beklemek sanatın da aklın da doğasına en uygun olanıdır. 

Immanuel Kant, painted portrait, c1790. Kant (1724-1804) was a German philosopher and one of the central Enlightenment thinkers.
Immanuel Kant, painted portrait, c1790.

Asıl soru ise şu: Neden bir rol model arıyoruz? Çünkü eğer bir kurtarıcımız olursa, kendi aklımızı kullanma cesareti göstermeden, konforlu bir sığınakta yaşamımıza devam etmiş oluruz. Kant, “Sapere Aude!” derken, aslında hepimize bu tembellikten kurtulmamızı söylüyordu. Kitleler, kendi etik değerlerini inşa etmenin, kendi siyasi itirazını sesli söylemenin ve okuyup araştırmanın getirdiği o ağır sorumluluktan korkarlar. Sorumluluğu da halka mâl olmuş bir isme ihale ettiğinizde, kendi eylemsizliğinizi ve entelektüel tembelliğinizi de o ismin gölgesinde aklamış olursunuz. Bir figüre tapınmak da onu bir gecede linç etmek de düşünmekten çok daha kolaydır, çok konforludur. 

Sahte putlar yaratıp sonra onları yıkmakla değil, salt bilgiyle kurulan rasyonel ilişkiyle başlar entelektüel gelişim dediğimiz şey. Toplumsal bir ergenlik hâlinden ibaret olan bu “kurtarıcı bekleme” sendromunu aşmanın tek bir yolu var: Bilginin otoritesini, otoritenin bilgisinden ayırmak. Hepimiz bırakalım insanların hayatlarını didikleyip ahlâk bekçiliği yapmayı ve onlardan bizim yerimize devrim yapmalarını beklemeyi. Bize düşen; Caravaggio’nun ışığını, Heidegger’in metnini, Ortaylı’nın tarihsel arşivini ve Atatürk’ün kurucu vizyonunu alıp kendi aklımızın süzgecinden geçirerek kendi yolumuzu çizmektir. Aksi takdirde, her kayıptan sonra ardından ağıtlar yakıp, ertesi gün de arkasından teneke çaldığımız o sahte mahkemelerde, asıl yargılananın kendi eylemsizliğimiz ve çaresizliğimiz olduğunu asla göremeyeceğiz. Asıl aydınlanma, kusursuz kahramanlar bulmakta değil, kahramanlara ihtiyaç duymayı bıraktığımızda başlar. 

Hazal Kılıç

Hazal Kılıç, Sanat Tarihçisi. 1998 İstanbul doğumlu. Akdeniz Üniversitesi Sanat Tarihi mezunu. İstanbul Sinema Müzesi, CerModern ve Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi'nde, Asistan Küratör, Müze Araştırmacısı, Medya ve İletişim Koordinatörü olarak farklı görevlerde bulundu. Ankara HBVÜ'de, Sanat Yönetimi programında Tezli Yüksek Lisans eğitimine devam etmekte.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

REST
Önceki

REST’ten İlk Albüm: “Gölgem”

DEM Müzecilik
Sonraki

DEM Müzecilik, Göbeklitepe’yi İngiltere’ye Taşıyor