Bu yazıda, Sidar Baki’nin kağıt üzerine karışık teknik ile 2025 yılında ürettiği bir eserle kurduğum karşılaşmayı ele alıyorum. Mekânın, ışığın ve figürün birbirine nasıl temas ettiğini, bu temasın bende açtığı alanı takip ediyorum.
Esere ilk baktığımda, mekânın tavanı, zemini, duvarları ve üst kemeri; ışığın da yönlendirmesiyle, resmin bütününe yayılan dairesel bir devinim kuruyor. Bu devinim, bir mercek gibi çalışıyor. Gözüm önce iki kız çocuğuna değiyor, ardından hızla karşı duvara çekiliyor ve orada duruyor.
Bu duvardaki pencerelerin ardında bir dış mekân yok. Odanın farklı noktalarına asimetrik biçimde süzülen ışık, bu pencerelerin arkasında görünmüyor. Sanatçının mekânın sürekliliğini bilinçli bir şekilde keserek beni, izleyici içeride tuttuğunu düşünüyorum. Mekân burada ilk kez sıkışıyor.

Resimde mekân, figürle birlikte kurulan ve onu sınayan bir yapı gibi işliyor. Harabe hissi, fiziksel bir yıkımın ötesinde; anlamın ve sürekliliğin aşındığı bir zaman mekanı ifade ediyor benim için.
Yıllar içinde karşılaştığım birçok sanatçıda, bir çocuğun sınırsız perspektifine yakın bir bakışın izini sürdüm. Bu bakış çoğu zaman dolaylıdır. Dönüştürülür, saklanır, başka katmanların içine yerleşir.
Sidar Baki’de ise bu dolay ortadan kalkıyor ve çocukluğa ait o bakış, doğrudan merkeze yerleşiyor.
Bu doğrudanlık, sanatçının üretimini güncel figüratif resim içinde ayrı bir yere taşıyor.
Kompozisyonun bütünü özneyi çevrelerken bir gerilim oluşuyor ve ben doğrudan o merkezle karşı karşıya kalıyorum.
Işık neredeyse bir illüzyon gibi. İzini sürdükçe, yüzeylere bağlı kalmadığını fark ediyorum. Işığı soğurması gereken yerlerde bile yansımalar var. Mekânın tamamı, nereden geldiği tam belli olmayan bir aydınlıkla sarılıyor.
Deforme olmuş yapıya rağmen, beklenmedik bir ferahlık hissi oluşuyor.
Işığın çocukların arkasına düştüğünü görüyorum.
Sanki bütün bu aydınlık, onların etrafında toplanıyor.
Resmin merkezindeki kemer mekânı ikiye bölüyor. Tam bu eşikte iki kız çocuğu ve bir bitki duruyor. Üçü de taze. Üçü de büyümekte.
Figürlere baktıkça, onların bu mekânın içinde bir şeyle karşı karşıya bırakılan varlıklar olduğunu görüyorum.
Mekânın ağırlığı ile varlıklarının hafifliği arasında bir gerilim duyuyorum.
Çocuklardan biri bana bakıyor. Boynuna götürdüğü eli, kararsız bir hareketin içinde. Boştaki elinde bir oyuncak var.
Ve o soru geliyor:
Bu iki çocuk bu odada ne yapacak?
Bu soru ile eser açık bir kurgu alanına dönüşüyor zihnimde.
Çocukların nesnelerle kurduğu ilişkiyi düşünüyorum. Burada mekânın yeniden yazılabileceği bir ihtimali açıyor. Kendimi bu ihtimalin içinde buluyorum.
Bir zamanlar ben de böyle bir eve girmiştim.
Korkmadan. Düşünmeden.
Hemen bir oyun kurarak.
Orası çocukluğumun gerçekliğinde dönüşmüştü.
Farkın nesnelerde olmadığını görüyorum.
Kurulan ilişkide.
Mesele dünya.
Onunla kurduğum temas biçimi.
Eser, beni içine alan bir algı alanı kuruyor. Beni sabit bir bakışta tutmuyor. Sürekli yer değiştiriyorum.
Karşıma çıkan yalnızca bir çocuk imgesi değil.
Kendi içimde taşıdığım, çoktan sustuğunu sandığım bir bakış.
Kendimle, o çocukla, aynı mekânda yeniden buluşuyorum.
Bir odada.
Bir evde.
Dünyada.
Bu karşılaşma, iç seslerimi görünür kılıyor ve beni, çocukluğun sınırsız tahayyülüne yeniden yaklaştırıyor.
