Seçkin Pirim
Seçkin Pirim

Seçkin Pirim: Kırılan Düzenin Anatomisi

7 Mayıs 2026
4 dakika

Seçkin Pirim’in tüm eserlerinde gözlemlediğim temel şey; sanatçının biçim ve formla kurduğu ilişkide, simetriyi doğrudan kurmak yerine onu bozduğu alanlar üzerinden hissettirmesidir.

Simetri, bu eserlerde bir düzen kurmaktan çok, kırıldığı anlarda görünür hale geliyor. Daha genel okumanın başında, katmanlı bir kapı aralanıyor. Bu noktada yaklaşım, Jacques Derrida’nın différance kavramıyla ilişkilendirilebilir. Derrida’ya göre anlam, merkezde sabitlenen bir yapı değil; sürekli ertelenen, farklar arasında dolaşan bir izdir. Bir şey, ancak başka şeylerden farklı olduğu ölçüde anlam kazanır.

Eserlerin biçiminde iç içe geçen düzen ve düzensizlik, anlamın da parçalanarak çoğalmasına imkân tanıyor. Böylece yapı, tekil bir okuma yerine sonsuz sayıda anlam ihtimaliyle yeniden inşa edilebilir hale geliyor. Minimalizmin belki de en zorlayıcı eşiği tam burada: Azalan her öğe, anlam düzeyinde yoğunlaşarak genişler. Ancak bu genişleme, eserin içinde sabitlenmez; gözlemciyle birlikte, her bakışta yeniden kurulur.

Açılan bu alan, yalnızca biçimsel bir mesele olarak kalmaz; insanın varoluşuna dair bir eşik de oluşturur. Ve tam da bu eşikte, sanatçının varoluşuna dair nüanslar, sessizce kendini açık ediyor.

Sound of Wind, 2024, Metalic paint on 300 gr bristol paper cut, Seçkin Pirim
Sound of Wind, 2024, Metalic paint on 300 gr bristol paper cut, Seçkin Pirim

Eserlerinde simetrinin deforme olduğu her yüzeyi, sanatçının varoluşuna dair bir iz olarak okuyorum.

Düzen, sınır, norm, kültür, aile… Hangi çerçeveden bakılırsa bakılsın, sanatçı tüm bu yapıları sorgulayan; sorgusu üzerinden kendi direncini kuran bir varoluş biçimi ortaya koyuyor.

Bu eser, özellikle bu izleri sürdüğüm ve yoğunlaştığım bir alan açtı benim için.

Eserin genel bütününde beyaz yüzey, ışığı resimdeki tüm devinimlerin altyapısına yerleştiriyor. Işık, burada yalnızca bir aydınlatma unsuru değil; sınırsızlığın kendisi olarak konumlanıyor. Bu sınırsızlık, merkezde oluşan perspektifle birlikte bir ufuk çizgisine dönüşen beyaz doğruyla somutlaşıyor.

Ortadaki kırılma ve gerilim hattı dahi bu beyaz doğruyu kesintiye uğratamıyor. Aksine, bu çizgi resimde mutlak bir hakikat gibi varlığını sürdürüyor.

Resmin üst ve alt blokları bu çizgiyle kesin biçimde ayrılıyor. Ancak bu ayrım, sabit bir bölünmeden çok içe doğru bükülen bir hareketi beraberinde getiriyor.

En dış katmandaki kırmızı doğrular, merkezdeki gerilimin yarattığı çekimle siyah-beyaz bir ikiliğe evriliyor; bu dönüşüm, sonunda ışığa, yani sınırsızlığa yönelen bir akışa dönüşüyor.

Kırmızı yüzeyleri, sanatçının ve bizim içinde var olduğumuz yaşamın kendisi olarak okuyorum.

Bu noktada sanatçı, içeriden dışarıya değil; dışarıdan içeriye doğru bir yönelimi işaret ediyor.

Üst üste yerleşen her katman, insanlığın bugüne dek inşa ettiği sınırlı ve tanımlı dünyayı temsil ediyor. Yeni katmanlar elbette eklenebilir; ancak bu ekleme, yüzeyde çoğalmayla değil, içe doğru bir yolculuğun ardından dışarıya yönelmesiyle, yani toplumsallaşmasıyla mümkün olabilir. Her yeni katman, içe dönüşün tanımlanması, anlaşılması ve çözülmesi gereken bir eşik haline gelir.

Bu yapı, bir merdiven gibi çalışır. Üst üste konmuş her basamak bir sonrakini davet eder; ancak yeni bir basamağın inşası, alttaki katmanların çözülmesiyle mümkündür.

Sanatçının, sınırsızlığa gidişin ancak tekil bir içe dönüşle mümkün olabileceğini düşündürdüğünü hissediyorum. İçinde var olduğumuz dünyayı, onun kurallarıyla değil; içsel sezgi ve kavrayışla söküp yeniden algılamak… Ancak bu şekilde, o dünyaya rağmen içe doğru ilerleyebilir ve bu ilerleyişle birlikte sınırsız bir perspektif geliştirebiliriz.

Bu bağlamda simetri, toplumu; simetrisizlik ise Seçkin Pirim’i temsil ediyor benim için. Küçük gibi görünen bu farkın yarattığı gerilim, eserin en belirleyici alanlarından biri.

Ufuk çizgisi, sanatçının tekil ve öznel içe dönüşünün bir sonucu olarak konumlanıyor; katmanlar arasındaki karşıtlık da bu çizgi etrafında gerilimin yönünü belirliyor. Toplum hangi sınırı çiziyorsa, sanatçının konumu o sınırın karşısında beliriyor.

Benim içinse sanatçının eseri, iç monologumu yeniden işitmeme vesile oluyor. Bu tür yapılarla karşılaştığımda her defasında derinden etkileniyorum; sanatın gerçek varlığını tam da bu alanlarda, içimde duyumsuyorum.

Sınırlarım, sınırsızlığımda erimeye yönelen bir harekete dönüşüyor; eser ise bu hareketi başlatan bir teşvik, bir eşik, bir kapı halini alıyor.

Adı konmuş her sınır, karşılaşmalarım ve deneyimlerim karşısında algımı daraltma, yaşamın içinde hissedebileceğim duyum ve hazzı olasılıklar alanından uzaklaştırma eğiliminde olsa da; sanat, tam bu noktada bir kurtarıcı gibi beliriyor.

İzleyiciyi, gündelik kavramların değişkenliğinden bağımsız bir yere çağıran; meselenin tohum halini, varoluşun henüz adlandırılmamış, en çıplak ve en saf eşiğinde işaret eden ve burayı sorgulamaya davet eden her eseri büyük bir önemle, sanat tarihi içinde kaçınılmaz bir değer olarak görüyorum.

Bu karşılaşmanın bende açtığı alanı fark ederken, Seçkin Pirim’in eserlerine içten bir teşekkür bırakıyorum.

Aliye Selin Berberoğlu

Aliye Selin Berberoğlu (1990, Kadıköy doğumlu); çağdaş sanat alanında küratöryel projeler geliştiren, sanat yazıları ve eleştirileri kaleme alan; aynı zamanda bir sanat galerisinde uzun süredir direktörlük görevini sürdüren disiplinlerarası bir sanat profesyonelidir. 20 yaşından itibaren görsel sanatlara yönelmiş; bu ilgisini yıllar içinde kapsamlı okumalar, araştırmalar ve sergi ziyaretleriyle derinleştirmiştir. Son yedi yıldır aktif biçimde sanat alanında çalışan Berberoğlu, küratöryel yaklaşımında toplumsal hafıza, kimlik, kolektif duygular ve dönüşüm kavramlarını merkeze alır. Yazılarında estetik duyarlılığı psikanalitik, felsefik ve sosyolojik derinlikle buluşturur; okuyucuyu yalnızca izlemeye değil, hissetmeye ve düşünmeye davet eden bir dil geliştirir. Direktörlüğünü yürüttüğü galeride, sanatçılarla izleyici arasında düşünsel ve duygusal bağlar kuran projelere imza atar.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Tuğba Demirbaş
Önceki

Tuğba Demirbaş’ın “Gölge” Başlıklı Sergisi Kiff Bebek’te!

Küllerin Geceyarısı
Sonraki

Aşk, Tehlike ve Tutkunun Karanlık Yüzü: Küllerin Geceyarısı