1980 darbesinin karanlık mirasını bir kadının sesiyle günümüze taşıyan, Polat Özlüoğlu’nun ilk romanı Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar, toplumsal hafıza ile bireysel belleğin kesiştiği bir hikâye anlatıyor okurlarına. İthaki Yayınları’ndan yayımlanan romanın merkezinde, devrimci mücadele içinde yer almış, gözaltına alınmış, işkence görmüş, cezaevinde yatmış ve dışarı çıktığında kendi gönüllü sürgünlüğünü yaşayan bir kadın, Meşhur var. İsminin aksine görünmezliği, yalnızlığı ve hayata tutunma çabasıyla direnen Meşhur, bir yandan bireysel kırılmalarıyla yüzleşirken diğer yandan da hızla dönüşen bir toplumun belleksizliğine tanıklık ediyor.
Yazar, bu roman aracılığıyla darbenin açtığı yaraları, unutma ve hatırlama arasındaki çatlakları, mekânların ve eşyaların hafızadaki yerini sorguluyor. Meşhur’un hikâyesi, sıradan bir kadının hikâyesini anlatmanın ötesine geçerek, bir kuşağın kaybolmuş umutlarının ve suskunluğunun da hikâyesi olarak karşımıza çıkıyor.
Siyasi dönemin içerisinde çalkalanan bir kadının, Meşhur’un hikâyesini yazma fikri nasıl oluştu, nasıl gelişti?
Bir kadın vardı zihnimde uzun zamandır suskun dolaşan. Zor zamanlardan geçmiş, hayatın kıyısında, köşesinde kalmış, insanlardan uzak duran, kalabalıklara karışamayan ve devletin üvey evladı olarak adlandırabileceğimiz yaralarıyla ve acılarıyla ayakta kalan ve direnen bir kadın. Devrimci mücadele içinde yer almış, gözaltına almış, işkence görmüş, tutuklanmış, cezaevinde yatmış ve sonrasında salınmış kimsesiz bir kadın.
1980 darbesinde yaşanan karanlıkları bir kadını odağa alarak toplumsal hafıza ve bireysel bellek üzerinden yaşanan kırılmalar ve çatlakları, hatırlama ve unutma kavramlarını deşerek ele almak istedim. Darbenin etkileri hiçbir zaman geçmedi, hayatımıza dokunuşları hoyrat ve zalimdi. Bir neslin umutlarını kırdılar, geleceğini kirlettiler, sessizliğe gömdüler.
Meşhur, isminin aksine insanlardan kendini saklayan, konuşmaktan ziyade dinlemeyi seven bir kadın. Meşhur’un yalnızlığı ve insanlardan uzak durma eğilimi, toplumsal dışlanmanın birey üzerindeki etkilerine sizce nasıl ışık tutuyor?
Meşhur’un varoluşu kayboluştan geçiyor. Kendini toplumdan, devletten uzakta bir yerde konumlandırıyor. Yaşadığı kayıplar, ölümler, yaslar onu insanlardan uzakta kalmaya zorluyor. Hayatını askıya almış bir kadın unutamadıklarıyla, geçmişiyle, umutsuzluklarıyla, kaderiyle, hüznüyle bir türlü barışamıyor. Aslında toplumdan dışlanan biri değil kendi isteğiyle kalabalıklardan kaçan biri. Bilinçli bir tavır yani uzaklığı. İnsanlara güvenini kaybetmiş, yüreğini ve bedenini başka insanlara kapatmış bir kadın Meşhur. Mahkumiyetinin ardından dışarı çıkınca gönüllü olarak sürgünlüğü seçmiş ve kabullenmiş. Kolay bir karar değil toplumdan kaçmak, hayatla bağını koparmak. Meşhur bunun üstesinden geliyor. İnsanlarla tek bağ kurabildiği yer peruk dükkânı. Dükkândan dışarı çıktığında o isimsiz bir kadın, makyajın, perukların ardına saklanan, sıradanlığı zırh gibi taşıyan camdan kırılgan bir kadın. İçindeki ışık o kadar sönük ki toplum içinde bir varlık gösteremiyor. Yalnızlığın izlerini süren bir insan Meşhur. Hayat orada bir yerde, ondan uzakta vuku buluyor. Meşhur dahil olamıyor bir türlü. Sanki uzaktan kendini izliyor.

Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’daki bu “zaman”lardan kastınız nedir?
Bu soruyu okura sormak gerekiyor belki. Herkesin kalbinin durduğu zamanlar vardır diye düşünüyorum. Belki çok sevdiğin birini kaybettiğinde, belki ölesiye birini özlediğinde, belki yerli yersiz kederlendiğinde, belki bir daha geri dönemeyeceğini bildiğinde, belki gittiğinde, belki düştüğünde, belki hayata karşı heyecanını kaybettiğinde durur zaman. Meşhur’un hikayesinde kalbin durduğu vakitler sokaktaki insanlardan bambaşka. Cezaevinden dışarı çıktığında karşılaştığı dünya, çarpıştığı insanlar, gördüğü binalar, kaybolduğu sokaklar, yürüdüğü yollar o kadar farklıdır ki sanki o içerideyken koca bir ömür geçmiştir. Hayat onsuz devam etmiş, dışarısı onsuz değişmiştir. İşte o zaman Meşhur’un kalbi durur. Bu duraklar onun hayatına anlam verir. İnsan ister istemez kalbinin durduğu zamanları düşünmeden edemiyor dedi bir okur kitabı bitirirken. Bu çok özel bir bilgi, oldukça kişisel. Sanırım benim kalbim böyle zamanlarda duruyor.
Meşhur, bir yandan hızla dönüşen bir toplumsal değişime de tanıklık ediyor. Bu değişimin hızının realitedeki karşılığı üzerine neler söylemek istersiniz?
O içerideyken hayat akıp gitmiştir. İçeride bir türlü ilerlemeyen akrep ve yelkovan dışarıda dörtnala koşmuştur. Bunu sokağa çıktığında şaşkınlıkla görür Meşhur. Darbeden sonra karanlıkları görünmez kılmak, şiddeti meşrulaştırmak, hayatın sözde yasaksız ve sansürsüz olduğuna milleti ikna etmek için sahte bir özgürlük rüzgârı esti. Hepimiz yaşadık o dönemleri. Birdenbire her şey değişti. Kapitalizm bir canavar gibi ayaklandı, yapay özgürlüklere uyandı insanlar. Toplumsal değişim bir anda tüm ülkeyi avucuna aldı. Kıyafetler değişti, müzikler, filmler, romanlar değişti, yüzler, dergiler, gazeteler değişti. Kimse geriye dönüp bakmak istemedi ya da geçmişi anmaya cesaret edemedi. Herkes ileriye bakmayı marifet saydı. Gözaltına alınanlar, tutuklananlar, asılanlar, işkencelerde ölenler, fişlenenler, kayıplar çok çabuk unutuldu. Failler unutuldu. Meşhur çıktığında bu tezatla çarpıştı. İnanamadı bu kadar çabuk unutulduklarına. Hayal kırıklığı bir cam gibi çatırdadı içinde. Kimse onun çektiklerini bilmiyor dahası ilgilenmiyordu. O karanlıkların üzerine perde öyle çabuk çekilmişti ki anlayamadı bu telaşı ve kaçışı, bu inkârı. Görünmez oldu Meşhur kalabalıklar arasında. Çektiği acılar kimsenin umurunda değildi. Bu değişimi iliklerimize kadar hissettik ama alıştık. Meşhur içeride olduğu için bu değişimle karşılaştığında bocaladı. Bildiği bir hayat değildi sokaktaki hayat. O yüzden tutunamadı. O dönemde tutunamayan çok insan vardı sanırım. İşte bu roman onlardan birine ait. Meşhur’a.
Romanın içinde bu toplumsal değişimi yansıtmak adına bazı “es noktaları” açıyorsunuz. Örneğin dükkânın ağır kokusuyla belleğini diri tutması ya da yurdun yıkılıp yerine “hatıralar ormanı” olarak adlandırılan molozların gelmesi … Bu tür mekânsal ve duyusal ayrıntılar sizin için nasıl birer kırılma noktası işlevi görüyor? Karakterlerin iç dünyasındaki dönüşümle toplumsal dönüşümü bu anlarda nasıl buluşturdunuz?
Aslında yaşanan toplumsal kırılmalar daha çok mekânsal ve zamansal yarılmaları ve bireysel çatlakları çağırdı romanda. Şimdiki zamanın en büyük kayıplarından biri mekânsal belleğimizin yok edilmesi değil mi? Sokakların adları değişiyor, binalar yıkılıyor yerine ucube yapılar dikiliyor, tarihi yerler hoyratça elden çıkarılıyor, bütün şehirler birbirine benziyor, kentin mimari dokusu bozuluyor. Unutuyoruz, unutmamız salık veriliyor, geçmişle bağımız kopuyor ister istemez. Bu durum şimdiye dair bir şey değil elbette o zamanlardan bu zamanlara kadar taşıdığımız bir yük. Meşhur’un değişimi içerideyken başladı ve durdu. Ama toplumun, şehirlerin, mekanların, insanların değişimi hiç durmadan devam etti ve dönüştü. Hızla değiştik. Toplumsal bir histeri ile dönüştük. Geçmişte yaşanan acı hatıraları, olayları, kayıpları, yıkımları, felaketleri unutmamız tembihleniyor. Mutluluk geçmişte değil gelecekte aranıyor şimdi. Nasıl kaybın yasından en kısa sürede kaçmamız salık veriliyorsa acıdan da olabildiğince uzak durmamız isteniyor. Mutluluk tavsiye ediliyor. Mutluluk dayatılıyor. Oysa acıyı, yası layıkıyla yaşayamayan insanların duygusal ve zihinsel olarak eksik kalacağını düşünüyorum. Bu eksiklik hayatı bir zaman sonra durma noktasına getirir, doyumsuz bir güruh haline gelir toplum. Ruh üşümesi bu olsa gerek.
Mankenlerin başlarında taşıdığı peruklar, aslında bir nevi sürekli olarak belleği kafasının içinde taşıdığına bir işaret gibi. Belleğiyle bağlantılı, oradan kopmayan/ kopamayan, herhangi bir nesne olmanın ötesine geçen saçlar/peruklar, makro ölçekte mekâna yani dükkâna dair de pek çok şey söylüyor. Karakterlerin kişisel hafızaları üzerinden yaratılan bireysel dönüşüm hikâyesinde mekânı/ dükkânı nasıl kurguladınız?
Meşhur’un hem kaçıp sığınacağı hem de dışarıyla temasını sağlayan bir mekân fikri romanı yazmadan çok önce zihnimi meşgul ediyordu. İşkence sonrasında aldığı bedensel yaralardan sadece biri olan saçlarının kaybı ister istemez peruk takmasını zorunlu hale getirdi. Nihayetinde hikâye ilerlerken Madam Eleni ile dükkânda tanışması ve onunla arasındaki temasın ve yakınlığın giderek derinlik kazanması mekânın önemini ortaya çıkardı. Geçmişi hatırladıkça sarsılan Meşhur bu karanlıktan çıkmak için peruk dükkanına gitmeye başladı. Onlarca perukla hayatının değişeceğini düşündü. Her renkle duygu hallerinin iyileşeceğine inandı bir süre. Bu yüzden önceleri müşteri olarak gittiğinde hayata karışmasına vesile oldu satın aldığı peruklar, sonra dükkâna sahip olduğunda ise mekân insanlarla iletişim kurmasını sağladı. Peruklarla hafıza arasındaki ilişki onu taktığında bir kaçış ve kurtuluş aracıydı aslında. Her yeni saçla yeni bir Meşhur doğdu. Ya da öyle sandı. Meşhur için peruk geçmişten kopuk, yeni bir benlik ve kimlik yaratırken mesela Elmas için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Elmas eski halini, güzelliğini çağırıyordu saçlarla. Yani geçmişi arıyordu. Peruk bir illüzyondu aslında.
Onlarca renk peruk varken kitap kapağında sarı bir peruk yer alıyor. Neden sarı peruk? Kapak bize ne anlatıyor?
Sarı rengin özellikle saçlar söz konusu olduğunda daha ayrıksı, daha dikkat çekici, daha cesur ve daha kuralsız bir hali imlediğini düşünüyorum. Bir kadının saçlarının rengini sarıya boyatmaya kalkması ya da sarı peruk takması eni konu cesaret ister. Roman boyunca Meşhur bir sürü peruk takıyor. Renklerin duygu dünyasını yansıttığına inandığı dönemler yaşıyor. Mutlu olduğunda, üzgün olduğunda, umutlu olduğunda perukların rengi de sürekli değişiyor. Kitap kapağında hem estetik hem görsel açıdan sarı renk Meşhur’un cesaretini ve uyumsuzluğunu, bir anlamda başkaldırısını simgeliyor.
Polat Özlüoğlu – Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar – İthaki Yayınları – Eylül 2025
