İsmail Güzelsoy
İsmail Güzelsoy

İsmail Güzelsoy ile “Saf-Suya Anlat” Romanı Üzerine

26 Mayıs 2025
9 dakika

İsmail Güzelsoy’un 2013’te yayımlanan Saf adlı romanı, on iki yıl sonra “çifte kavrulmuş” bir biçimde Saf-Suya Anlat adıyla yeniden doğuyor. Güzelsoy, bu ikinci doğumda yalnızca bir metni değil, bir anlatı geleneğini de masalın hayal gücüyle romanın yapısal derinliği arasında yeniden yoğuruyor. Okuru, hem tasavvufi hem mitolojik hem de edebi bir yolculuğa çıkaran roman, meddah mesellerinden sökün eden bir sözlü anlatımın, çağdaş roman diliyle çarpışarak dönüştüğü bir alan sunuyor.

Bu söyleşide, İsmail Güzelsoy’la masal ile roman arasındaki dengeden, meddah geleneklerine, aşkın epistemolojisinden yolculuk metaforlarına, dilin kimlik inşa edici gücünden rüya ve doğaya uzanan katmanlı anlatısına kadar pek çok boyutu konuştuk. Saf-Suya Anlat, yalnızca bir anlatı değil aynı zamanda zamanın, dilin, aidiyetin ve saflığın sorgulandığı çok katmanlı bir roman haritası.

Saf-Suya Anlat
Saf-Suya Anlat

“90’ların ilk yıllarında başlayan ve hiç dinmeyen bir masal-roman hayalim vardı” diyorsunuz. Önsözde kullandığınız bu ayrım dikkat çekici. Sizce masal dili ile roman tekniği arasında nasıl bir denge kurdunuz?

Bunu tarif edebilmek öyle zor ki! Sözlü anlatım geleneğiyle çağdaş roman temalarını birleştirmek tam da dediğiniz gibi, bir denge işi. Kantarın topuzu kolaylıkla birinden birine kayabiliyor. Sözlü edebiyat çok güçlüdür. Binlerce, on binlerce kez anlatılmış, bir sözlü edebiyat geleneğini yazılı bir anlatı evrenine taşımak, çok besleyici bir yemeği derin dondurucuya atmak gibi… Bir kez yazıya döküldü mü artık onun dinleyiciyle-okurla organik bağı kopmuş olur. Bu nedenle özenli olmak, tekrar tekrar okumaya açık bir dil kurabilmek önemli.

Kendi adıma meddah meselleriyle hayli bir zaman uğraştım. O dili tanımak, romana taşımak, o lezzeti yazı ortamında okura hissettirebilmek kolay iş değil. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bir şeyler hep eksik kalacak. En önemlisi, sözlü anlatıda mimikler, bakışlar, duruşlar, kullanılan aksesuarlar vs. var. Bu da onu yarı-tiyatro, yarı anlatı gibi çok güçlü bir alanda, bir çoklu disiplin haline getirir ama yazıda bir şeyler kaybolur. Yazının da kendine özgü imkanları var elbette ama hiçbir zaman bir meddah kadar güçlü bir ifade aracı olamaz. En baştan bunu bilmek gerek. Ben yazının imkanları, dediğim şeye abanarak o dengeyi yakalamaya çalışıyorum.

Saf, aslında 2013 yılında Mephisto’dan yayımlanıyor. 12 yıl sonra aynı hikâyeyi “çifte kavrulmuş” bir romana dönüştürme arzusu nereden doğdu? “Yeni değil yeniden” doğan bu romanı ikinci kez ele alırken sizi en çok zorlayan neydi?

Bazı pasajlara hiç dokunmadan korumaya karar verdim işe girişirken. Bu da zor bir yoldu çünkü onlar birer yama gibi durdu. Akışkanlığı kıran bir durum ortaya çıkıyor böyle bir uygulamada. Geçenlerde yayınevinde arkadaşlarla sohbet ederken, onlara ütü işiyle ilgili bir örnek verdim, sanırım en doğru metafor bu olsa gerek. Bir pantolonu yanlış ütüledikten sonra onu düzeltmek, çift çizgiyi gidermeye çalışmak, her zaman için ütüsüz bir pantolonu ütülemekten zordur. Tersi olması gerek, gibi geliyor bize ama öyle olmuyor işte. Yazılmış bir pasajı, 12 yıl sonra yazılan bir pasajla geçiştirmek, tam da çift çizgiyi gidermeyi andıran ek bir mesai gerektiriyor. Olsun, o da keyifliydi. Biraz puzzle oyunu oynadım kendi kendime.

Kitabı yazarken masallar, mitler, yolculuk teması üzerine ayrıntılı çalışmalar yapıyorsunuz. Yararlandığınız, beslendiğiniz kaynaklar nelerdi?

Masallarla ilgili çalışmam çok eskiye dayanıyor. Meddah söylenceleri, masallar, meseller her zaman ilgimi çeken şeylerdi. 90’ların sonunda daha sistematik çalışmaya başladım. Yazılı kaynak yok denecek kadar azdı. Ben de o dönemde meddah çadırlarını ziyaret edip meselleri dinleyen insanlardan yardım aldım. Meddah Sururi’nin taş plak kayıtlarının izini sürdüm yıllarca. Çok eski gazetelerde bazı meddah hikayelerinden örnekler buldum bir ara. Benim için ne anlattıklarından ziyade, anlatım biçimleri, üslupları ve en önemlisi hikaye ediş tarzlarıydı. Bir hikayeyi nasıl aşamalandırdıkları, kurgusal nedensellik şemasını nasıl oluşturdukları… Bunlarla ilgili çalışmanın şöyle bir katkısı oluyor insana; yaşadığımız çağa özgü kurmaca anlayışını da sorgulatıyor. Yani kurmaca da bir “ideoloji” aslına bakarsanız. Yani varlığını kaçınılmaz, doğal tek gerçeklik olarak dayatır bize bu kurmaca anlayışı. Diyelim ki Hollywood hikaye edişi… Estetik olarak roman sanatını da esir alabiliyor dikkat ederseniz. Meddah söylenceleri, masallar ve diğer sözlü eserler, bu anlamda farklı bir estetik önermesi olarak çıkıyor karşımıza. Bu da, dediğiniz gibi, yeni bir beslenme kaynağı elbette.

Mahimah, Sabula’yı Danişmend diyarlarından Semerkant’a, Çinli büyük usta Ki’nin yaptığı Kutlu Oyuncak’ı almaya gönderiyor. Bu yolculukta Sabula, Lisa’yla tanışıyor.Lisa, Sabula’ya kelimeleri, duyguları öğretiyor. Hayatının “yolculuk”unda ona farklı bir yolculuk katmanı açıyor. Yol burada sizce nasıl anlam kazanıyor?

Yol kavramsal olarak aslında yaşamı, olgunlaşma sürecini anlatır. Özellikle tasavvuf literatüründe yol, insanın doğumundan ölümüne olan macerasını tanımlar. Bu romanla bir İslam-öncesi tasavvufu anlamaya çalıştım ve tabii ki yol ile yaşayarak olgunlaşma ilişkisi çok çok daha eski bir metafor. Binlerce yıllık mitlerde, efsanelerde hep bu vardır. Gılgamış’tan, Argonotlara varıncaya kadar, her bir yol hikayesi aslında bir insanın kendini gerçekleştirme deneyimini simgeler. Ben o geleneğe uydum ama bir şey çok önemliydi en başta: Sözlük anlamıyla, yolun, yolculuğun kendisini de okura sergileyebilmek. Yalnızca simgesel boyut sıkıcı ve dinamik olmayacaktır. Belki kısa bir öykü olsa sıkıntı yaratmazdı ama bir romanda, yolun yalnızca “tarik” anlamında, metafor olarak kullanılması iç bayıcı bir tekrara neden olabilirdi. O nedenle yolculuğun da dinamik, sürükleyici olması açısından yol ve güzergah üzerine de çalıştım. Döneme ait sayamayacağım kadar çok seyahatname okudum. İbn-i Batuta’yı didik didik ettim. Gerçek dünya ile simgesel yol arasında bir bağ olmasını önemliydi.

Lisa’nın öğretici rolü, sizce aşk ilişkisindeki dengeleri mi yansıtıyor yoksa epistemolojik bir arayışı mı simgeliyor? Onun Subala ilişkisi nasıl okunmalı? Bu ikili dinamikte, dönüm noktalarını nasıl kurdunuz?

Aşk ilişkisindeki dengeler ile epistemolojik/ontolojik arayış birbirine denk gelebilir bazen. Yani hem o, hem öbürü… Aşk bir öğrenme işi. Yani kalbimizde beliren o muhabbet hissi, o yangı, o arzu; ne diyorsanız işte, aşk hiçbir şey bilmezsek saf bir delilik halinden başka bir şey değil. Ta ki, bu dünyada aşk diye bir şey varmış, birileri bunun üzerine şarkılar yazmış, destanlar dizmiş bilgisine ulaşıncaya kadar da deli kalırız. O aşamadan sonra, “Evet, şu anda hissettiğim, onu görmeden yaşamadığım hissinin adı aşk,” deyince delilikten mezun oluruz. Bir bilgidir aşk. İşin epistemolojisi burada. Lisa bunu tetikliyor. Zaten roman bu fikirle hesaplaşıyor bir yerde. Kadın Subala’ya okumayı, nesneleri, durumları tanımladıktan sonra bir gece duyguları da anlatıyor. Orası bir dönüşüm noktası işte. O aşamada Subala aşkı da tanımak istiyor ve kadın ilk kez tereddüde düşüyor, dili sürçüyor. Bu bölüm, sizin de yakaladığınız gibi, işin epistemolojik boyutuna gönderme yapar.

Subala’nın dili öğrenme süreci, aynı zamanda kimliğini inşa etme süreciyle eşzamanlı ilerliyor. Bu yapıyı kurgularken, dili sadece iletişim aracı değil, varoluşsal bir yapı taşı olarak mı ele aldınız? Özellikle girişteki şiirde “s” harfi tekrarı gibi tekrarların bulunduğu yerlerde, karakterin içsel boşlukta kendini sözcüklerle yeniden yoğurduğu izlenimini edinmek mümkün. Siz bu varoluşsal etkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Lacangil bir özne kuramından hareket ettiğimi söyleyebilirim. Yani aslında dil bir ideolojidir ve bizi kimliklendiren şey tam da dildir. “Ben” diye bir kelime olmasa, birey olabilmemiz mümkün müydü? Gramer dediğimiz şey aslında bir kimliklendirme aygıtından başka bir şey değil. Bu anlamda, Ayazkız’ın aynaya bakma tutkusu da Lacan’a gönderme yapar zaten.

Öte yandan dilin bir iletişim aracı olup olmadığından da emin değilim. Dil iletişimi kurduğu kadar onu bozan bir ortamdır. Dil üzerinden yapılan iletişim bir yanlış anlama üzerine kuruludur aslında. (Burada da Habermas’a selam gönderelim.) Çünkü dil bir iletişim olmaktan ziyade o bir algı biçimlendirme ortamıdır.

Rüya, uzaklara dalma hali de zaman ve yolculuk teması etrafında değerlendirilebilecek önemli bir etki. Sizce rüyalar, zihnin bir an için “donması”, romanın zamanına nasıl bir katman ekliyor?

Rüya bizi yola hazırlar ve “resetler”. Yolun yarattığı hasarları gideren bir onarım sürecidir onlar. Yani rüyalar da yola dair.

Saf kavramını romanda nasıl işliyorsunuz? Sizce “saf” kimdir?

Saf kelimesi Türkçede iki anlamda kullanılır. Hem ari, temiz, katıksız anlamına gelir hem de alık, aptal, avanak… Bu anlamda dil bize bir şey ima eder. Temiz olmak ahmaklıktır, demiş olur. Saf kelimesini romanın ismi olarak seçmemin nedeni tam da bununla yüzleşme isteğim. Saflık bu iki anlamın da ötesinde bir bilgeliğin tohumu, özüdür. Bilgeliğin DNA’sı saflıkla şifrelenmiştir. Masum olmayan hiçbir bilgeliğin insanlığın içinde bulunduğu zevale bir çare üretebileceğine inanmıyorum. Hiçbir çıkar gütmeden size iyilik yapmayı arzuladığım zaman dünya yaşanır bir yer haline gelir. Şefkat böylelikle bu dünyada egemen olur. Şefkatsiz, hoyrat bir dünyanın panzehri saflıktır. Başka bir şey düşünemiyorum zaten. Geri kalan her şey dünyayı zehirliyor.

Bir yolculukla şekillenen romanda, bir yandan sarp kayalar, koylar, mağaralar, çağlayanlar, vadiler, dereler aşılıyor. Saf-Suya Anlat’ta doğa nasıl bir anlam kazanıyor?

Tam da az önce söylediğim şey işte. Bu dünya canlı. Romanın sonunda Subala’nın vardığı yer ile kıyaslanabilsin diye yol boyunca çevreyi ara ara göstermek istedim okura. Geçerken pencereden izlenen mütevazı bir cennet… Buradan nereye geldiğimizi daha iyi görebilmemiz açısından bu gerekliydi bence.

Zerdeçallı pilavlar, helvalar, tiritler, şaraplar… Yemekler de sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bu yemek sahnelerinde geçmiş, aidiyet ve anlatı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Sizce yemek, karakterlerin kimliğini mi besliyor yoksa unutuşlarını mı?

Yemek en basit tanımıyla beslenmek anlamına geliyor. Ana aktörlerin beslendikleri sadeliğe bir gönderme o. İçkiler, yemekler, müzikler, giysiler ve her şey en saf halinde… Bu da saf kelimesinin ilk anlamını gösterir okura. Karakterlerin o saflığın içinde, onunla beslendiği, ondan beslendiği görülebilsin istedim. Biraz önce sözünü ettiğiniz o doğa da bu saflığın bir boyutunu oluşturuyor elbette.

Esin Hamamcı

Edebiyat doktora öğrencisi, Açık Radyo’da programcı, Gazete Oksijen, K24 'te yazar. Dark Blue Notes ve Nftify'da editör. Çevirmen. Kent, arşiv, edebiyat ve müzik üzerine yazar, düşünür...

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Deniz Arcak
Önceki

Zamansızlığın Sesi: Deniz Arcak’la Söyleşi

Uluslararası Urla Gastronomi Film Festivali "Sine Sınıf"
Sonraki

Uluslararası Urla Gastronomi Film Festivali Son Erdi