Özgül Akıncı yönetmenliğinde sahneye konan oyun ve öykü yazarı Sevim Burak’ın 1983 tarihli “İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar” metni, 2024 yılının son aylarında dört kez okuma tiyatrosu olarak sahnelendi. Oya Bacak ve Zuhal Güreli tarafından seslendirilen metin Duende Tiyatro’da seyirciyle buluştu. İki kez katılma fırsatı bulduğum bu oyun, Sevim Burak’ın dünyasında çıktığım hiç bitmeyecek bir yolculuğa evrildi.
*
Baş döndürücü bir kentin, geceleri unutulan dar sokaklarının birinden, kendine kapanan esnafların, saati geçmiş iş hanlarının loş, ufuksuz aralarından geçerek, telaşın durulmakta olduğu bir akşamda, bir kapıdan içeri… Sessiz, kederli, incecik, boysuz bir koridor karşıladı beni. Bir evin suskun eşiği gibi önüme serilen bekleyiş, bekleyiş, insanlar, dip dibe, karşılıklı, heyecanlı; duvarlara asılı bakışlar, biblolar, kitaplar, oyun afişi, uzak diyar tütsüleri… İç içe, diz dize, yalnız ve kalabalık bir sahne eşiği. Bekliyoruz, net olmayan bir vakit.
Sesleniyor görevli, vakit geldi. Karanlık bir düş odasına daldı mütevazı kalabalık. Yine, dip dibe diz dizeyiz. Meraklı gözler, şehirden kurtarılmış bir kuytu… Işıklar söndü. Vakit geldi. İşte kelimeler, kelimeler ve bize yapacakları…

Kuytu bir köşeye benzettiğim küçük tiyatro salonu, bekleme odasından itibaren Burak’ın öykülerinde sıklıkla geçen daracık evleri hatırlatıyordu. Hayatın bütün sıkışıklığı içinde insanlık hallerini vururdu duvar köşelerine Burak da. Ferahlığa açılmaya çalışır buradan sanki, genişlemeye, nefes almaya… Burak’ın bu açık uçlu diline, kesip biçip yapıştırdığı kelime ve diyaloglara, birbiri üzerine binen, katlanan zamanına, kişilerine, duygularına, düşüncelerine öyle güzel yakıştı ki okuma tiyatrosu da, insan kendini okumaya bırakıp dünya katılığından bir çırpıda çıkabiliyor; seslere, diyaloglara, zihinde canlanan fotoğraf karelerine hızlıca karışabiliyordu. Burak’ın özüne bürünüyorduk belki de: sese, kelimeye, onlarla birlikte ama onları da aşan devingen anlam ve ilişkilere.
Sahneye konan “İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar” oyunu ölüm ve yaşam arasında geçen bir diyaloga ses verdi 42 yıl sonra. Metin, doğrudan bir sebep-sonucu takip değil, oluş ve parçalanma hallerinin açılımı. Bacak ve Güreli’nin etkileyici ses verişiyle yeniden canlandı bu hal.
Metinde, Melek ve Nıvart adlı iki kadının (belki tek kişi, belki 20-30, belki de sayısız kadının) bilinç katmanlarında gezinirken buluruz kendimizi. Melek’in kendisi bu çoklu öznelliği zikreder. Sert bir başlangıçla (Burak’ın çoğu zaman yaptığı “kitabın tam ortasından başlayan öykücülüğü” ile) sesler, anlamlar ve hikâye açar kendini.
“Melek: … Oldukça kalabalığız, siz deyin yirmi kişi, ben diyeyim otuz kişi… Bana sorarsanız tam bir eğlence… Bizi böyle bir arada görseniz şaşırırsınız…” ( 1 )
Hikâye, ölüm döşeğindeki Ziya Bey’in başında Melek ve Nıvart’ın durmaksızın yemek yemesi ile başlar. Bu eylemle ölümü unutmaya çalışırlar; belki kendilerini ve onlara biçilen o “pek de bir şeye benzemeyen” hayat paresini. Melek’in kötürüm veya ölü veya komada veya diri veya sadece Melek’in kafasında diri olan kocası Ziya Bey, Melekle Nıvart’ın tam aksine maddiliği temsil eder. Melek ve Nıvart’ın hikâye boyunca kazıdıkları benliklerinin içinde bizim de ruhumuz, bedenimiz tırmalanır. Yemeye ve konuşmaya devam ederler uzun bir süre; tam kesintisiz bir duygudaşlığı kuracağımız zaman Ziya Bey’in müdahaleleri ile -yani maddi, menfaatçi, sömürgeci dikenlerle- dürtülür ve huzursuzlanırız. Melek ve Nıvart ile Ziya Bey’in temsil ettiği dünya kesin bir biçimde birbirinden ayrılır daha en baştan. Bir duygu ve hayal dünyası vardır Melek ve Nıvart’ta, Ziya Bey’de ise eril, faydacı ve akılcı bir dünya. Oyun boyunca havada bir bayrak gibi dalgalanan, dünyanın “kötü kırmızı”ikircikliği olur… Ama dikkati ve ilgiyi her zaman kadının, sözü önemsenmeyen, görülmeyen, değeri bilinmeyen ‘öteki’nin delilikle ifade bulan benliğinde buluruz. Bu öteki(ler), hayalperest buluşlarla birlikte hayatta kalma biçimlerinde yinelenir.
“Melek: …Düşünün burada oturuyor ve soruyorum kimse bana cevap vermiyor… Kimse bir şey bilmiyor… Hepimiz yaşıyoruz ve bizi kimse anlamıyor.” [2]
Hayali imkânlar dünyasındayızdır; açıkça hayal kurarak düşünen zihnin kıvrımlarında buluruz kendimizi. Melek ve Nıvart, bu imkânlar dünyasının içinde, hem kendilerini hem de birbirlerini arar, kurcalar, yaşar; kendilerine yabancılaşır ve kendilerinde kaybolurlar. Karyolada yatarken bir anda istedikleri kıyafetleri giyinip, Kuşdili Çayırı’na inerler örneğin. Bu düşsel gerçeklik anlarında, yaşayamadıkları hayatları, yaşamayı arzu ettiklerini zihin mekânlarında kurup kurup bozarlar aslında.
“Nıvart: Fıstık ağaçları… Seninle burada sözleşmiştik… Hayret, çayırlar uzamış, ağaçlar büyümüş… Biz çayıra ne zaman geldik?
Melek: Aşağı yukarı 35 yıl oluyor. [3]”
Oyun oynarlar, rüya görürler, hayal kurarlar, ta ki bir karartı (Ziya Bey, dış dünya, “gerçeklik”) onları oyun/düş dünyalarından çıkarana kadar… Ama yeniden oraya gidebilir, yeni olasılıklara hızlıca yapışabilirler, koşullarınca özgür bir yerdeler. Koşullarımızca özgür bir yerden duyarız onları biz de…
“Melek: Şimdi uyumak üzere arkamı döndüm. (Kahkaha ile gülerler.) Şimdi uyuyabiliriz… (Gider sofraya oturur, albümü açar, bir resme bakar.) İşte şimdi ben de uyumak üzere sana arkamı dönüyorum, gözlerimi kapattım…
Nıvart: Ben uyudum, rüya görüyorum, (resme bakar) bir dere akıyor… Uzakta iki ağaç, bir ova görüyorum…”
Metindeki şu parantez tam yerinde bir dokunuş yapar konuya:
“Oyunu Melek’in düşü biçiminde yeniden başlatırlar. Böylece çatışmaları bilinçli bir oyun biçiminde bir süre uzatmış ve gizlemiş olurlar.” [4]
Melek’in çocuk yaştan beri “himayesinde” olduğu kocası Ziya Bey tarafından değersizleştirilmesi ve mülksüzleştirilmesi ile gelen öfkesi, hesaplaşma isteği metindeki baskın duygudur. Biz de Melek ile birlikte, Ziya Bey’in başından ayrılamayarak bir hesaplaşma, bir delirme, parçalanma halindeyizdir; bir yandan da kurduğu hayaller ile dışarı çıkmaya hasret, bir gitme, yaşama isteğinde… Ziya Bey’in ölüm döşeğinde pasif olarak imgelenmesi, Melek ve Nıvart’ın açılmalarına vesile olan başlangıç noktasıdır. Biz tam buradan kadın(lar)ın düşünce ve duygularını duymaya başlarız. Yani Ziya Bey(ler)in susması gerekir Melek’leri duyabilmek için… Melek ve Nıvart, Ziya Bey’in başına geçip ondan hesap sordukları sırada, Burak yine bir parantezle hikâyenin öznel bir durumu aştığını doğrudan salık verir:
“Nıvart (Ziya Bey’e yaklaşıp kaçarak şuhça davranır): Hatırladın mı?
Melek (Nıvart’ı taklit ederek): Beni hatırladın mı?
Nıvart: Ya beni? (Ayrı ayrı birçok kadınlarmışçasına Ziya Bey’e yaklaşıp kaçarlar, Ziya Bey’e işkence ederler: Ziya Bey homurdanır, inlemeleri sıklaşır, acılı bir sese dönüşür… Kadınlar onun inlemelerine önem vermeyerek oyunlarına devam eder, işkenceyi sürdürürler.)
Melek: Ya beni?..” [5]
*
Hayatın tiyatral ihtimalleri, biçimlerini ele alır metinlerinde Burak. Gerçeklik nedir, hangi kişi kimdir, tam olarak neredeyizdir ve birazdan neler olabilir tahmin etmesi güçtür. Aslında tam da bu muğlaklıkları eşer. Penceresinden, gözlerinden, teninden doğru, dünyayla minik ama sınır tanımaz oyunlar, hayaller kurar. “En akıl harici meseleler en büyük hakikatlerdir” [6] derken çoğu zaman yaptığı gibi alt metnini doğrudan açığa vurarak kendiliğinden ele verir uğraşını.
İnsan hallerinin çeşitliliğinde özellikle dil ve kültürün önemli kaynaşmalarını, ayrışmalarını buluruz onda. Kendisinin de bir Yahudi olarak yaşadığı, derinlerine kök salan çok kimlikli toplum deneyimi ve ilişkileri sık sık hikâyelerine konu olur. Hatta bazen sadece bu karmaşık ilişkilerin, deneyimin kendisi bir öykü, oyun konusu haline gelir. Azınlığın sesini, az duyulanın içindeki çatışkılı evrenleri yeri geldiğinde metinlerine güzelce “diker”. Ama yoğun olarak kadınlara dayatılanların, kadınlık deneyiminin, duygularının, tepkilerinin, direnişlerinin sınırlarında gezinir. Küçük detayların merceğe alınması vardır mesela, kadının “hassas” varlığından parlayan cevherlerle, içinden çıkılmaz düğümleri ehlice işlemek vardır. Sanki düğümleri yalnızca görmek veya çözmek değil, onlarla kalmak, oynamak, onların bin bir ihtimalini yaşamak, düşünmek vardır. Ezcümle, “gerçekliğin” hayalinde yaşar Burak…
“O büsbütün gölgelenen yiten zamanın içinde her şeyin kendisini anlattığı – sadece kendisini anımsattığı bir tümce arıyordu.” [7]
Ararken, satırları, teknik unsurları hiç gocunmadan söküp diker. Özgürlüğünü, özgünlüğünü, onun için her yere baktığı tümceyi ararken bulur. Önemsiz bir iş yapar gibi intihar eden, sürekli pencerelerden, evlerden sarkan kadınların, bir anda başın, gövdeden ayırabileceği bedenlerin dünyasında, asla tek vücut biri değildir. Evin içini koca bir leke gibi kaplayan [8], pencerenin dibine yapışan [9] bir anda kuşa dönüşebilen, plağın içinden konuşan ölülerin dünyasında [10] içindeki farklı, geçişli ve akışkan olanı, bedeni aştığında bulur. “Elbiseciğinin altında onu bulamıyorum” [11] derken; bir terzi edasında (gerçek hayatında da terzidir Burak) bedeni maddi varlığından sıyırır, söker; orada ele gelen gelmeyen ne varsa ondan resimler, kelimeler, sesler yapmaya uğraşır. “Bedensel nitelikte ve ruhsal anlaşılabilirlikteki bütün umut ve tasavvurların ötesinde bir anlamın ve anlama benzetilenin, bir gölgenin peşinden giderek…”[12] aşkın bir yerde kör gözlerin, bilge ellerin nasıl gezindirilebileceğini anlatır durmadan.
Uğraş düzeni dediği gündelik hayatın, iş hayatının içinde göğüs geçirip durur olup bitene. Aynı anın sonsuza kadar üretilebilecek olasılıklarını tartar durmadan. Tekrarlamalar çoktur, böylelikle yaratıcılığı doğurur, doğurganlıkla hemdem bir oluştur Sevim Burak. Sürekli farklı ihtimalleri ararken, aşina rotalarımızdan keser ayaklarımızı; her bir tekrar, bildiğimizi sandıklarımızı bilmediklerimize dönüştürür. Sıçramalar, kopmalar, uydurma bağlantılar, norm dışı, gerçek üstü kurgularla kendi zamanın çok ötesinde bir dünyayı yaşar, çoğaltır. Bir zihin yolcusu olarak, bohçasında yalnızlığı, olasılıklar evreni ve çekmecelerini taşır cesurca metinlerine. Taşır onları, taşar sınırlarından, bütün hikâyelerin ve acıların birbirine geçtiği toplumdan… “Evreni başkalaştıran bir çıkıntı gibi duruyordu toprağın üstünde” [13] der bir metninde ağzımızdan lafı alırcasına, onun konumunu düşünür ve ifade edecekken tam. Bize gösterdiği capcanlı dünyalarda, karamsar görünen metinleriyle güç verir içten içe ve düşünecek pek çok şey…
“Yaşamaktan kaç bin kere umudu kestiğimiz halde, kaç kere umudumuzu uyandıran bir dikiş iğnesi… Bir dikiş iğnesini kucaklamışım.” [14]
*
“İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar”ın okuma tiyatrosu, Sevim Burak’ın günümüzde muazzam dile gelişlerinden biri olmuştur. “Perde” oyuncuların hem provasından bir kesit sunan hem de kendilerini tanıttıkları bir video kaydıyla başlar. Video kapanınca, karanlık içinden çıkan iki oyuncu kendilerine has bir edayla metni seslendirir. Fondan ara sıra kelimeler, metindeki parantez içleri, fotoğraflar veya fotoğraf ve kelimelerden oluşan görüntüler geçer; bazen de metinde geçen şarkılar eşlik eder diyaloglara. Bazı görüntüler, metin içinde geçen sahnelerin önceden kurgulanarak çekilmiş halleri… Böylelikle metnin ve karakterlerin hafızası da bu üretimlerle canlandırılmış; kadınların hiç sahip olamadıkları anıları, “arşivleri” kurgusal da olsa yaratılmıştır. Bu sayede yalnızca bir okumanın ötesine geçerek, 42 yıl sonra el verir kadın karakterlerin hikâyelerini yazmalarına. Oyunda teknik imkânların yaratıcı biçimlerde kullanılması, yazarın diline yakın bir izleme ve dinleme deneyimi sunmuştur. Bir düş kurgusunda olan hikâye izleyicilere de bu aksta geçebilmiştir.

Sanatla, onun farklı pencereleri vesilesiyle soluklanma, düşünme, hayal kurma, direnme olasılıklarına açılırız. Sevim Burak gibi edebiyatımızdaki çok değerli yazarlarımızı, sanatçılarımızı okumak, yorumlamak, farklı formlarda yeniden hayata getirmek; onların açtığı yolları, bıraktıkları izleri takip ederek bir akışı devam ettirebilmek oldukça önemli. Farklı kuşaklar arasında devinen ve ilerleyen bu bağ, yalnızca bir yâdın çok ötesinde bir anlam taşır. Bugün de hangi köşelerde ne sivriliklerle yaşadığımızı, dehşet saçan kutupluluğumuzu, hangi acıların içinden geçtiğimizi yeninden düşünmek için bir aralık olur. Bir yandan da öğretilen yöntemleri, dili, biçimi, bakışı, duyuşu neden değiştirmemiz gerektiğine, belki nasıl değiştireceğimize dair bir ilham… Sevim Burak bizi bütün metinleriyle görünenin ardına taşımakta, yaşamsal bir sorgulamaya, üretken eylemliliğe sevk etmektedir. Anlatıda “dekorlar” yoktur. Ortada olan, insanın insana ettiği, insan zihninin tüm girintileridir. Genel olarak bu yaratıcı üreticiliğin kendisi, hem kendi oluşumuza hem de yaşama dair yeni ufuklar, kavrayışlar sunar.
*
Tiyatrodan içimizde kıpırdanan bir şeylerle çıktık. Gerçekten metinde geçen Kuşdili Çayırı’na iniyorduk. Sevim Burak’la aynı kentten, aynı sokaklardan mı geçiyorduk sahi? Yarım yüzyılın bu çarpıcı farkında… İşte orada biz de bir hayale sığındık. Soğuk yüzümüzü kesiyordu ama içimizde bir sıcaklık, pek de kötü olmayan bir kırmızılık… Geldiğimiz loş, bölük pörçük algılanan ıslak, uzun, dar sokaklardan geri dönerken Sevim Burak’ın diri sesleri vardı kulağımızda. Bu dağınık kente yeniden karıştık. Ama renkler, sesler daha bir doygundu sanki, iç dünyamıza açıldık. Dalgın bir bakış saklandı gözlerimizin ucunda…
Selam… Toprağın üzerinde evreni başkalaştıran tüm çıkıntılara!
KAYNAKLAR
- Burak, S. (2006). İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar, Yapı Kredi Yayınları, s.80 ↩︎
- A.g.e. s.60 ↩︎
- A.g.e. s.65 ↩︎
- A.g.e. s.82 ↩︎
- A.g.e. s.71 ↩︎
- Burak, S. (2004). Sahibinin Sesi, Yapı Kredi Yayınları, s.51 ↩︎
- Burak, S. (2004). Yanık Saraylar, Yapı Kredi Yayınları, s.49 ↩︎
- A.g.e. s.23 ↩︎
- A.g.e. s.15 ↩︎
- Burak, S. (2004). Sahibinin Sesi, Yapı Kredi Yayınları s.66-70 ↩︎
- Burak, S. (2004). Yanık Saraylar, Yapı Kredi Yayınları, s.88 ↩︎
- Burak, S. (2006). Afrika Dansı, Yapı Kredi Yayınları, s.17 ↩︎
- Burak, S. (2004). Yanık Saraylar, Yapı Kredi Yayınları, s.48 ↩︎
- Burak, S. (2004). Sahibinin Sesi, Yapı Kredi Yayınları, s.67 ↩︎
