Gülçin Kaya Üstündağ, Fotoğraf: Salih Üstündağ
Gülçin Kaya Üstündağ, Fotoğraf: Salih Üstündağ

Gülçin Kaya Üstündağ ile “Görünmez Bağlar” Üzerine Söyleşi

3 Şubat 2026
8 dakika

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi Film Programları Sorumlusu Gülçin Kaya Üstündağ‘ın British Council Koleksiyonu’ndan 29 sanatçının yapıtlarını bir araya getiren Ortak Duygular sergisine paralel olarak hayata geçirdiği “Görünmez Bağlar” adlı film programı, 9 Ocak akşamı Pera Müzesi Oditoryumu’nda “Mavi” adlı filmle başladı. Program 8 Şubat tarihine kadar devam edecek.

Pera Müzesi’ndeki “Ortak Duygular” sergisine paralel hazırlanan “Görünmez Bağlar” Britanya sinemasından altı filmi bir araya getiriyor. Program, serginin üç bölümden oluşan yapısını izleyerek ve bölüm isimlerine sadık kalarak “Özeni Korumak”, “Tanıdık Yüzler” ve “Hayali Gelecek” başlıkları altında şekilleniyor.

Görünmez Bağlar, serginin önerdiği duygu dünyasını sinemanın kendi araçlarıyla yeniden kurmayı deneyen bir küratoryal hamle olarak okunabilir. Programın asıl iddiası, “bağ” fikrini yalnızca soyut tematik bir ortak payda olmanın ötesinde; bağın kendisini kurumsal düzenekler, kişisel anlatılır, görünmez iktidar ilişkileri ve gündelik yabancılaşma gibi kavramlar üzerinden bir temsiliyet meselesi olarak ele almak. Bu bakış, sergiyle film programı arasındaki ilişkinin iki mecranın birbirini genişlettiği bir karşılıklı okumaya dönüşmesini mümkün kılıyor.

Seçkinin üç ana başlığa ayrılması, “neye, nasıl bakıyoruz?” sorusunu düzenleyen bir düşünme rotası öneriyor. Filmler, izleyiciyi görünmeyenin nasıl üretildiğini ve nasıl sürdürüldüğünü “gören” bir pozisyona davet ediyor. Bu da seçkiyi, bakışın sorumluluğunu ve sınırlarını tartışan bir çerçeveye taşıyor.

Programın asıl etkisi, görünürlüğün nasıl üretildiğini sinemanın biçimsel araçları üzerinden tartışmaya açmasında yatıyor. Seçki, bir uçta neredeyse tamamen “göstermeyi” askıya alan Mavi (1993, Derek Jarman) ile başlıyor gibi: görüntünün tek bir renge indirgenmesi, izleyiciyi sadece metin ve ses üzerinden işleyen başka bir algı alanına itiyor. Karşı kutupta yer alan National Gallery (2014, Frederick Wiseman) ise tam tersini yapıyor: bakışı kısmak yerine genişletiyor; zamanı uzatıyor, mekânda dolaştırıyor, konuşmaları, ritüelleri, karar anlarını takip ediyor. Böylece kurum yalnızca bir mekân değil, görünürlük üreten bir mekanizma gibi çalışmaya başlıyor: neyin nasıl görüleceği, neye nasıl değer biçileceği izleyiciye adım adım gösteriliyor.

National Gallery (2014, Frederick Wiseman)
National Gallery (2014, Frederick Wiseman)

Bu iki uç arasında Orlando (1992, Sally Potter), kimliği ve zamanı akışkanlaştırarak görünmez normları (cinsiyet, hakikat, “doğal” sayılan) bir anda ifşa etmektense, onları yerinden oynatan bir oyun kuruyor. Uzun Günün Sonu (1992, Terence Davies) ise daha içe dönük bir yöntemi benimsiyor: Nostaljik atmosferi ve parçalı anılar üzerinden kurduğu dünya, seyirciyi karakterin içindeki o hüzünlü boşluğa ortak ediyor.

Seçkinin en güncel parçası olan Hayalperestler (2025, Joy Gharoro-Akpojotor) ise bu hattı bugünün gerçekliğine doğru çekerek göçmenlik üzerinden kurum–birey ilişkisinin gerilimini kuruyor. Sert bir yabancılaşma alegorisi sunan Dünyaya Düşen Adam (1976, Nicolas Roeg) ise, “dışarıdan gelen” bir bedenin dünyaya uyumlanma çabasını anlatırken, aslında modern kurumların ve arzunun özneyi nasıl öğüttüğünü, onu bir nesneye çevirdiğini gözler önüne seriyor.

Bu programdan hareketle Pera Film programlarının kürasyon süreçleriyle ilgili detayları, Pera Müzesi Film Programları Sorumlusu Gülçin Kaya Üstündağ ile konuştuk.

Pera Film programları nasıl şekilleniyor? Programları üretirken hangi değer ve önceliklere göre karar alıyorsunuz? Kendi pratiğinizin temel motivasyonundan ve seçimleri yaparken etkili olan ‘görünmez’ kriterlerden bahsedebilir misiniz?

Müze çatısı altında film programlarken sinemanın diğer sanat disiplinleriyle etkileşime girmesi fikrini önemsiyorum. Bu süreçte ilk ve en önemli kriter estetik değerler oluyor; film programlarının, müzenin sergi stratejileriyle kavramsal bir bütünlük oluşturmasına özellikle özen gösteriyorum. Diğer yandan müze, doğası gereği kamusal bir alan olduğu için geniş kitlelerle bağ kurabilen, erişilebilir ve kapsayıcı programlara yer açmayı estetik kaygılar kadar önemli bir etik sorumluluk olarak görüyorum. Bu doğrultuda önceliğimiz; sergilere paralel ilerleyen, sanatın disiplinlerarası yönünü öne çıkaran ve sinemanın klasiklerinin yanı sıra nitelikli güncel örneklerine de yer veren, nitelikli ve özenle kurgulanmış film programları hazırlamak. Takvimin geri kalanını gelenekselleşmiş 8 Mart, Pride ve Uluslararası Müzeler Günü gibi önemli tarihler için tasarladığımız tematik programlarla tamamlıyoruz.

Pera Film’in en belirgin özelliklerinden biri sergilerle kurduğu diyalog. Sergilerle film programları arasındaki bağlantıyı nasıl kuruyorsunuz? Programı serginin bir uzantısı olarak mı yoksa onunla paralel bağımsız bir üretim olarak mı kurguluyorsunuz?

Bu programları, sergilerle bir diyalog alanı yaratma amacıyla kurguluyoruz. Sergiyi filme sadece tema sağlayan bir çerçeveye indirgememeye özen gösteriyoruz; öte yandan film programını da serginin illüstrasyonu gibi kurmamaya dikkat ediyoruz. Amaç sergiyi tamamlamaktan ziyade sergiyle birlikte hareket ederken kendi dilini de koruyan bir yapı kurmak. Dengeyi kurarken önce serginin temel meselelerini, bağlamını, dilini ya da ziyaretçileriyle kurduğu ilişkiyi netleştiriyoruz. Aynı sorular etrafında dolaşsak bile, sinemanın içerik ve biçimsel araçlarıyla sergide mümkün olmayan başka düşünme biçimleri üretmesini önemli buluyorum. Bunu bazen sergideki bir ayrıntıyı öne çıkararak ya da izleyiciyi sergiye yeniden bakmaya teşvik eden yeni bir bakış üreterek gerçekleştirmek istiyoruz.

“Görünmez Bağlar”, Ortak Duygular sergisiyle ne tür bir diyalog kuruyor? Üç ana başlığa ayrılan seçki, bize Ortak Duygular’a ait neler söylüyor?

Görünmez Bağlar, serginin kavramsal çerçevesini ve üç bölümlü yapısını izleyen doğrudan bir diyalog kuruyor. Seçki, sergide açılan soruları sinemaya taşıyarak bu soruları; zaman, bakış ve ses gibi sinemasal araçlarla başka bir deneyim alanında yeniden düşündürüyor. Ortak Duygular’daki duygu hallerini ve ilişkilenme biçimlerini, sinemanın imkanlarıyla yeniden düşünmeye teşvik eden bir karşı okuma gibi düşünebiliriz. Üç başlık da serginin tartışmaya açtığı meseleleri farklı açılardan görünür kılıyor: “Özeni Korumak” kurumsal bakımın ve muhafazanın nasıl işlediğine, “Tanıdık Yüzler” duygusal yakınlık ve temsil üzerinden kimlerin hangi koşullarda “tanıdık”laştığına, “Hayali Gelecek” ise nesneler, kurumlar ve teknoloji üzerinden geleceği nasıl hayal ettiğimize bakıyor.

Seçkide sinemanın anlatı aracı olmasına vurgu yapan filmleri görüyorum. Yönetmen, izleyicisini, konulara ve olaylara tanık haline getiriyor. Buradan yola çıkarsak, bu seçkideki filmler görünmeyeni hangi sinemasal araçlarla, nasıl görünür kılıyor?

Bu seçkide görünmeyeni görünür kılan şey, filmlerin anlattığı hikâyeden ziyade izleyiciyi nasıl bir izleme konumuna yerleştirdiği. Örneğin National Gallery, zamanı uzatıp gündelik ayrıntıların içinde kalmayı seçerek, kurumların ya da ilişkilerin nasıl işlediğini detaylıca gösteriyor; bu sayede normalde bir ziyaretçi olarak fark edemeyeceğimiz yapılar ve kararları görünür hale getiriyor. Kameranın kime yaklaştığı, nerede geri durduğu, ilişkilerdeki güç dengesini veya kırılmaları direkt olarak söylemeden hissettiriyor. Mavi filmi ise görüntünün ortadan kaybolduğu anlarda bile ses ve anlatıyla izleyicinin dikkatini başka bir yere taşıyarak hikâyenin içinde kalmaya zorlayan yoğun bir deneyim kuruyor. Özetle filmlerin, görünmeyeni büyük ve görkemli açıklamalarla değil ama zaman kullanımı, kamera tercihi ve ses tasarımı gibi sinemasal kararlarla görünür kıldığını söyleyebiliriz.

Bu seçkiyi bir küratör, bir sinefil olarak nasıl yorumluyorsunuz? Bireyler-kurumlar arası ilişkide gelecek tahayyülünüz nedir?

Hem bir sinemasever hem de küratör olarak baktığımda beni en çok heyecanlandıran şey, sinema tarihinin duruşuyla fark yaratan isimlerini bir arada görmek. Sally Potter, Derek Jarman, Nicolas Roeg ve Terence Davies gibi Britanya sinemasını şekillendiren yönetmenlerin filmlerini beyazperdede izleme imkânı bulmak çok değerli. Bu programı, seçkideki yönetmenlerin tavizsiz ve özgün dilleri üzerinden yorumlamak da mümkün. Bu isimlerin her biri, kalıpları yıkarak kendi sinema dillerini inşa ettiler. Dolayısıyla, kişisel olanın nasıl ölümsüz ve evrensel olabileceğinin de etkileyici örnekleri aynı zamanda. Birey ve kurumlar arası ilişkinin gelecekte daha şeffaf ve esnek yapılar üzerinden ilerlemesini umuyorum. Gelecekte kurumların, bireyleri belli kalıplara sokmak yerine yaratıcılığı destekleyen, özgür alanlar açan ve bireylerin potansiyellerini sergileyebilmesini sağlayan platformlara dönüşmesinin önemli olacağını düşünüyorum.

Bir ziyaretçinin sergiyi gezdikten hemen sonra bu filmlerden birini izlediğini hayal edelim. Müzeden ayrılırken zihninde nasıl bir etki kalsın isterseniz?

Ziyaretçinin müzeden ayrılırken, gördüğü eserler ile izlediği film arasında bir köprü kurması temel motivasyonlarımdan biri. Ayrıca aşinalık, özen, aidiyet, kültür sanat kurumlarıyla ilişkiler gibi temaların, gündelik hayatla ve kendi hikayeleriyle nasıl bağlantılar kurabileceği konusunda düşündürebilmesini isterim. Serginin ve film programının “Tanıdık Yüzler” bölümünü şekillendiren, toplumun kimleri geride bıraktığı sorusunu kendimize sormayı da çok önemli buluyorum.

Küratörlük pratiğinin geleceğine dair bir projeksiyon yapmanızı istesek; gelişen teknolojiler ve değişen izleyici alışkanlıkları arasında, küratörlüğün geleceği nasıl şekillenecek?

Bence gösterim koşulları, teknolojiler ve izleyici alışkanlıkları ne kadar değişirse değişsin, küratörlüğün geleceğinde bazı temel değerler önemli olacak. Filmlerin hızla tüketilen birer içeriğe dönüştüğü bir ortamda artık biraz yavaşlamanın ve bağlam kurmanın; izleyiciye biraz soluklanıp düşünme ve ilişki kurma imkânı sağlayacak alanlar sağlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Temsil biçimleri ve üretim koşullarının etik bir zeminde yapıldığı; daha fazla kişiye ulaşmaktan ziyade farklı izleyicilerin gerçekten dahil olabileceği erişilebilir ve kapsayıcı deneyimler tasarlamanın fark yaratacağını düşünüyorum. Dijital platformlar ve kişiselleştirme, herkesi farklı akış ve mecralara itiyor. Bu nedenle küratörün, ortak buluşma alanları yaratma ve farklı mecralar arasında dolaşan izleyici için tutarlı ve anlamlı bir çerçeve kurma rolü epey önemli hala gelecek gibi.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Rachel Cusk
Önceki

Rachel Cusk’ın Kaleminden Sarsıcı Bir Kitap: Sonrası

“Don Giovanni” Operası
Sonraki

“Don Giovanni” Operası Yeniden Sahnede