Çağlar boyunca edebiyat, psikoloji, felsefe, sanat gibi pek çok alanda farklı dinamiklerle ele alınan “yalnızlık” kavramını tam olarak açıklamak oldukça güçtür. Ancak genel bir terminolojik tanım yapacak olursak yalnızlık, birçok farklı biçimde, genellikle kişinin bağlantı kurma özlemlerinin karşılanmaması veya sosyal gruplardan izole kalma duyguları yoluyla kendini gösterir. Yalnızlık üzerine ünlü felsefi görüşlerden biri ise Schopenhauer’e aittir; Schopenhauer yalnızlığın mutlak yaşam biçimi olduğunu savunur ve şunları söyler,
“Bir insan ancak yalnız olduğu sürece kendisi olabilir ve eğer yalnızlığı sevmiyorsa, özgürlüğü de sevmeyecektir; çünkü ancak yalnız olduğunda gerçekten özgürdür.”
Sosyal varlıklar genellikle sosyal etkileşim olmadan var olmakta zorlanırlar, çünkü bu genellikle kişinin kavrayabileceği somut bir şey gerektirir. Ancak Schopenhauer için toplumdan kopmak korkutucu değildir. Aksine bu durum gösterişten veya kısıtlamalardan arınmış, kişinin kendisiyle gerçekten konuşmasının bir yoludur. Yalnız bir zihin, başkalarının etkisinin ötesine geçebilen gerçekten özgür bir zihindir. Philip Koch ise yalnızlıkla ilgili daha açıklayıcı bir yorumda bulunur. Yalnızlığı kendini keşfetmenin neşeli bir yolu ve aynı zamanda kişinin kendisiyle barışmasının bir aracı olarak açıklar. Koch’a göre “Yalnızlığın ve karşılaşmanın tam yoğunluğuyla yaşandığı, uyum ve gerçek dengeyi bulduğu bir yaşam olmalıdır.” Yalnızlıkla mücadele tek yönlü bir yolculuk değildir. Aksine, bu ileri geri gerilim sayesinde kişi yalnızlığa uyum sağlamayı öğrenir.
Marcus Aurelius, 161-180 yılları arasında Roma İmparatoru’dur. Aynı zamanda en önemli Stoacı filozoflardan biri olarak kabul edilir. İnsanı sosyal bir varlık olarak tanımlar. Ona göre insan, yalnız kalsa bile evrensel aklın (Logos) bir parçasıdır ve diğer insanlara karşı görevleri vardır. Yalnızlığı toplumdan kaçmak için değil, zihni dinlendirmek ve merkeze dönmek için bir sığınak olarak değerlendirir. Stoacılar, kontrolümüz dışında olan şeyler ile kontrolümüz altında olan şeyleri ayırırlar. Yalnızlığı değiştiremeyeceğimiz bir durum olarak kabul edip, bu süreci nasıl değerlendireceğimize odaklanmamız gerektiğini vurgularlar. Bu nedenle yalnızlık, gelişigüzel değil, zihni eğitmek ve doğru planlar yapmak için kullanılmalıdır. Ben pek çok açıdan Stoacıların görüşüne katılan taraftayım. Yalnızlığı bir çeşit inziva olarak görüp yenilenme dönemi olarak adlandırırım. Belli periyodlarda yalnız kalıp, kabuk değiştirmek gereklidir.
Sanat tarihine baktığımızda da “yalnız” pek çok figür gözümüze çarpar. İhtişamlı sessizlikleri ile bir çeşit oluşum sancısı çektiklerini, zihinlerindeki sesleri fark ederiz. Dramatik tonlar, ışık ve gölgeler eşlik eder onlara, izlerken onları kendimizi zihinsel bir yalnızlık hatırlatmasının hatta belki bir hüznün içerisinde buluruz.

Yalnızlığı pek çok farklı şekilde ele almanın mümkün olduğundan bahsettik. Alman Romantizminin en önemli temsilcilerinden biri Caspar David Friedrich, “Sis Denizinin Üzerindeki Gezgin” isimli eserinde doğanın görkemi karşısında bireyin küçüklüğünü ve yalnızlığını ele alır. Eserde, bir dağın zirvesinde kayalık bir çıkıntıda duran bir figür görürüz. Sırtı izleyiciye dönük, elinde baston tutmakta, rüzgâr saçlarını savurmaktadır. Önünde, sislerle kaplı dağlar, vadiler ve kayalık tepeler uzanır. Ufuk çizgisi belirsiz, gökyüzü ise yumuşak gri tonlarla sisin içine karışmıştır. Sis, bilinmezliği ve keşfedilmemiş olana duyulan arzuya gönderme yapar. Doğa karşısında insan küçüktür, ancak bilinci ve algısıyla sürekli sorgular. Buradaki figür, Romantik bireyin yalnızlık, özgürlük ve sonsuzluk arayışını somutlaştırır.
Yalnızlık temasını işleyen favori eserlerimden bir diğeri de Pablo Picasso’nun mavi döneminde yaptığı 1903 tarihli “Yaşlı Gitarist” isimli çalışmasıdır. Picasso’nun Mavi Dönemi, 1900 ile 1904 yılları arasındadır. Mavi ve mavi-yeşil tonlarında, yalnızca ara sıra diğer renklerle ısıtılmış tek renkli resimler yaptığı dönemdir. Bu dönemde depresif ruh haline de uygun olarak daha dramatik konuları resmetmiştir. Tek renkli bir mavi palete, düzleştirilmiş formlarla yapılan eserde, müzisyenin uzun, köşeli figürü aynı zamanda Picasso’nun İspanyol sanatına ve özellikle 16. yüzyılın önemli ustalarından El Greco’ya olan ilgisine de göz kırpar. Eser aynı zamanda yirmi iki yaşındaki Picasso’nun kişisel mücadelesini de gönderme yapar. Kahverengi gitar, kompozisyonun tek sıcak öğesidir. Bu yüzden izleyici doğrudan gitara odaklanır. Hem renk hem figürün yerleştirilmesi ile oldukça dramatik bir etki yakalayan eserde müzisyenin yalnız ve yoksul durumuna rağmen enstrümanıyla olan bağı umut vadedicidir.

Salvador Dali’nin 1931 tarihli “Yalnızlık” isimli eseri de insan varlığını gölgede bırakan doğanın ezici varlığıyla yücelik duygusunu aşılayan bir kompozisyon barındırmaktadır. Dali’nin çorak manzara kullanımı, figürün izole konumu ve soluk renk paleti, varoluşsal yalnızlık ve içe dönüklük duygusuyla dolu bir atmosfer yaratır. Ufuk çizgisi boyunca toprak, deniz ve gökyüzünün keskin kesişimi, bilinçli ve bilinçaltı alanların kesişimini düşünmeye teşvik eder. Sağda, tek başına duran figür, izleyiciye sırtını dönerek boşluğa bakmaktadır. Figürün küçüklüğü karşısında manzaranın keskin ve büyük hacmi eserin yalnızlık temasını güçlendirmektedir.
Yalnızlığı temsil eden bu figürlerin tamamı ve dahası aslında geleneksel fikirlerden farklılaşan zihinsel manzaraları düşünmek, merak etmek ve keşfetmek için muazzam miktarda zaman ayırmıştır. Sanatçılar yalnızlığı temsil ettikleri eserinde dramatik renkleri ve kompozisyonları ön plana çıkartarak eserlerini güçlendirseler de pek çoğu üretirken veya mücadele ederken yalnızdır ve bunun sonucunda bugün izlerken hayran olduğumuz eserler ortaya çıkmıştır. Kaliteli yalnızlıklar, kusursuz sonuçlar doğurur. Bilinçli bir tercih olsun ya da olmasın özellikle günümüz koşulları içerisinde bir parça yalnızlık eşsiz bir mücevherden farksız! Peki siz, en son ne zaman kaliteli bir yalnızlıkla dans ettiniz?




