Iman Afsarian, 1974 Tahran doğumludur. Sanat eğitim gören Afsarian’ın ilk sergisi, 2003 yılında Tahran Çağdaş Sanatlar Müzesi’nde gerçekleşmiştir. “Kayıp, yokluk ve sessizlik” kavramlarıyla yakından ilgilenerek ağırlıklı olarak boş odaları, iç mekanları ve ticari değeri olmayan sıradan ev eşyalarını, mobilyaları tasvir etmektedir. Eserlerinde kapılar, pencereler, aynalar, lambalar, saatler, yataklar ve resim çerçeveleri, varoluşsal göndermeler yapar. Bu nesneler, onları geride bırakan sahiplerinin hikayelerini içinde barındırır. Tek başına olsalar da duyguları bir araya getirerek insan varoluşunun ve zamanın izini, geride bırakılan enerjiyi yansıtırlar. Afsarian, geçmişin artık geri gelmeyeceğini bilerek ona bakar. Afsarian, 2013’teki “On the Odds and Ends of No Significance” sergisinde “önemsiz” görünen nesnelere odaklanırken, 2019’daki “Dust, Shadow, Glass, Water” sergisinde toz, gölge, cam ve su gibi unsurları zamanın, geçiciliğin ve hafızanın taşıyıcıları olarak ele alır. Eserlerindeki insan yokluğu, aslında insanın varlığını daha güçlü hissettiren bir unsura dönüşür.
Yağlı boya ve akrilik ile çalışan ve geleneksel yöntemlere sadık kalan Afsarian, ışık ve gölgenin dansını ustaca tasvir eder. Seçtiği mekâna, zemine ve konulara olan güçlü psikolojik bağlılığı, her eserin konuyu ve ruh halini etkileyici biçimde temsil etmesine olanak tanır.
Çerçevelerin içindeki her şey yorgunluktan solmuş gibi görünür gözümüze. Afsarian’ın dünyası, bu eskimişliği ve yorgunluğa yolculuk yapmakla ilgilidir. Bu eserleri bizim için somut kılan, sanatçının nesnelerin dünyasında dolaşarak nesnelerin işlevselliğini arka plana atıp, nesnelerin kendilerine, aitliklerine, renklerine, ışıklarına ve gölgelerine odaklanmasıdır. Bazen bu parçalar arasında dolaşarak onların tozunu aldığı hissi uyanır. Artık alışık olmadığımız bir ruh halini anımsatan bu nesneler işlevini değiştirerek geçmişe yolculuğun birer aracına dönüşür.

Renkler öğleden sonra gri ve mor, gündüz ise yeşil-gri ve sarı tonlarındadır. Bir yatak, bir şifonyer, bir floresan lamba, bir fotoğraf çerçevesi, bir tepsi, birkaç su damlası veya güneş ışını bile onları görünür kılmak için yeterlidir. Afsarian’ın mekanlarında zaman durmuş, nesneler solmuş ve bir köşede sahipsiz bırakılmışlardır. Afsarian nesnelere ne yukarıdan ne de aşağıdan bakar, direkt karşıdan izler onları. Tarafsız bir bakış açısı vardır. Bir tepsinin veya bir lambanın varlığını kabul eder ve zamanın üzerlerindeki etkisini gösterir. Günün her saatinde, nesneye düşen ışığı adeta tenimizde hissetmemizi sağlar.
Iman Afsarian’ın çalışmaları süreç ilerledikçe, kendine özgü bir lezzet kazanmıştır. Gelenekselleşen ikonografi ve teknik, bu eserlerin ruhu haline gelmiş ve yaratıcısıyla iç içe geçmiştir. Afsarian’ın eserlerine dönüp tekrar tekrar baktığımızda, tozlu olmalarının ne kadar derin olduğunu fark ederiz.
2011 yılında tamamladığı boş bir odadan kesit aktaran eserinde, izleyici olarak odaya karşıdan bakarız. Odanın içine girmişizdir. Kapıyı kapatmış odanın ortasına kadar yürümüş ve yüzümüzü kapalı kapıya çevirmişizdir. Desenleri ve rengi solmuş duvar kâğıdı odadaki tüm yaşanmışlığın orayı terk ettiğini fısıldar bize. Çerçevesi sökülmüş, oda da duran eşya yerinden edilmiştir. Zihin bu boş ve insanın üzerine çöken ağırlık hissini tamamlamaya çalışır. Çerçeve izi bir fotoğrafa mı aitti, burası oturma odası mıydı ya da yatak odası mı? Duvardaki lekenin sahibi bir koltuk mu, yoksa televizyon sehpası mıydı? Ama bu soruların hepsi diğer sorulara daha geç, geçmek için sıralanıyor gibi. Bu boşluk tasviri neden bu kadar tanıdıktı ve nasıl aynı anda hem soğuk hem sıcak hissettiriyordu.

Alman filozof Arthur Schopenhauer’in “sıkıntı” konusundaki yaklaşımında önemli bir nokta ön plana çıkar. “Sıkıntıyı, belirli bir nesne olmadan duyulan sakin bir özlem olarak tanımlar.” Ayrıca, sıkıntının varoluşun değersizliği hissini yansıttığını düşünür, sıkıntı, varlığın anlamsızlığının bir göstergesidir.
Eğer hayatın gerçekten bir değeri olsaydı, bu durumda sıkıntı yaşanmazdı ve sadece hayatta olmak bile insanı mutlu ederdi. Schopenhauer, sıkılmaya yatkın olmayı da bir zekâ göstergesi olarak değerlendirir. Zeki bir bireyin ilgisini çekebilmesi için dünya, zengin ve çok yönlü bir yer olmalıdır ancak gerçek dünya bu çeşitliliği sunmamaktadır.
Afsarian’ın nesnelerden arındırdığı evreni belki de bu yüzden son derece can sıkıcıdır. Çünkü ortamda nesneler olmasa bile hatırlattığı duygu varlığını korur ve yerini derin bir özleme bırakır.
Afsarian’ın ayna tasvir ettiği eserlerinde, yansımayı dışarıda bırakması, aynanın alışılmış işlevini tersine çevirir. Normalde ayna bir yüzü, bedeni ya da mekânı çoğaltarak “orada olanı” gösterir. Ancak Afsarian’da ise ayna çoğu zaman varlığı göstermesi beklenen yerde yokluğu gösterir. Bu nedenle aynayı bir portre aracı olmaktan çıkarıp, hafıza ve kayıp üzerine bir nesneye dönüştürür.
Afsarian’ın eserleri arasında gezinmek hafıza, kayıp ve zaman üzerine bir yolculuk yapmak gibi. İnsanın yokluğunun kendisi bir varlık haline dönüşüyor ve kişi kendi tozlu anıları arasında kayboluyor.
