Söyleşi: Mahmut Wenda Koyuncu
Galeri Miz’de açılan Kökler ve Kanatlar sergisi için Mahmut Wenda Koyuncu’nun sanatçı Doğukan Çiğdem’le sergi ve sanat pratiği özelinde yaptığı söyleşi.
Kökler ve Kanatlar sergisi 4 Ekim’e kadar Nişantaşı’ndaki Galeri Miz’de görülebilir.
Doğukan Çiğdem’in kişisel sergisi “Kökler ve Kanatlar” ile ilgili haber için tıklayın.
Mahmut Wenda Koyuncu: Kökler ve Kanatlar senin yedinci kişisel sergin. Seni ilk serginden beri takip ediyorum, beraber bazı işler de yaptık. Yani sanatsal gelişimini en iyi bilen kişilerden biri ben olabilirim, dolayısıyla sendeki entelektüel ve plastik çabanın yakın tanığı olarak edindiğim bazı izlenimlerimi senle paylaşmak istiyorum. Sen başından beri benzer alanlar etrafında dolaşıp duruyorsun, son sergide de bu yoğunlaşarak devam ediyor. Senin çalışmaların arkaikdünyanın kozmik varlığıdan; mitolojinin, arkeolojinin, antropolojinin hatta astrolojinin içinden geçen çalışmalar. Sanki yaşadığımız dünya bir yerlerde yanlış kurulmuş da bilimsel akıl bunu çözmeye yetmiyor sen de ısrarla geçmişe yoğunlaşarak bakmaya devam ediyorsun. Bunu biraz senden dinlemek istiyorum. Neden bu yoğunluğun sebebi?
Doğukan Çiğdem: Aslında benim için geçmişe yoğunlaşmak bir nostalji ya da tarihsel merak değil; daha çok bugünü anlamanın bir yöntemi. Çünkü bence yaşadığımız dünyanın kurulumunda eksik bırakılmış, görmezden gelinmiş katmanlar var. Bilimsel akıl çok şey açıklıyor ama aynı zamanda bizi dar bir çerçevenin içine de sıkıştırıyor. Oysa mitoloji, arkeoloji, antropoloji ya da astroloji gibi alanlar insanın varoluşunu başka dillerle okuma imkânı sunuyor.
Benim arayışım, o kayıp dillerin izini sürmek. Arkaik dünyanın kozmik varlığında aslında hâlâ bize fısıldayan bir şeyler var. Onları gün yüzüne çıkarmak, bugünün dünyasına taşımak ve plastik bir dile dönüştürmek istiyorum.
Yoğunluğumun sebebi belki de şu: Bu eski bilgi ve sembollerin içinde hâlâ çözülmemiş, hâlâ güncel olan sorular var. Ve ben inanıyorum ki köklerimizi ne kadar iyi anlarsak, kanatlarımız da o kadar özgür açılabilir.
Mahmut Wenda Koyuncu: Kökler ve Kanatlar adlı sergi ismini duyduğumda kafamda beliren ilk şey, Paul Klee’nin Angelus Novustablosu ve o tablo üzerine W. Benjamin’in yazdıklarıydı. Feride Çelik’in sergi yazısına baktığımda bu düşünce bende daha da oturdu. Geçmişle gelecek arasındaki diyalektiği çok iyi ifade etmiş sevgili Feride. Bilirsin ki Benjamin Angelus Novus tablosunu özetle şöyle değerlendirir tarih tezlerinde; geçmiş bir yıkıntılar silsilesidir, onarılması gereken pek çok şey barındırır içinde, ilerleme rüzgarı (modernite de denebilir buna) bizi sürekli vaatler sunan geleceğe doğru sürükler yani geçmişe bakıp geleceğe sırtı dönük şeklinde ilerleyen bir insanlık veya düşünce halinden bahseder ünlü düşünür. Geleceğe daha iyi uçabilmek için, geçmiş veya senin deyiminle köklere bakma, geçmişi tamir etme ihtiyacı nereden geliyor senin plastiğine?
Doğukan Çiğdem: Paul Klee’nin Angelus Novus’u ve Benjamin’in tarih tezleri benim için de çok kıymetli referanslar. Çünkü orada tarif edilen şey aslında insanlığın hâlâ içinde olduğu bir durum: geçmiş bir yıkıntılar bütünü, gelecek ise bizi sürükleyen bir vaatler alanı.
Benim plastiğimde köklere bakma ihtiyacı, tam da bu yıkıntılarla yüzleşme arzusundan doğuyor. Geçmişi onarmak, kusursuz bir bütünlük yaratmak değil niyetim; daha çok o kırık parçaların sesini duyabilmek. Çünkü bana göre bugünü anlamanın ve geleceğe dair daha sahici bir tahayyül kurmanın yolu, o parçalanmış hafızaya dokunmaktan geçiyor.
Kısacası, geçmişe dönüp bakmak benim için bir fren değil, tam tersine kanatları daha sağlam açabilmek için gerekli bir hazırlık. Eğer kökleriyle bağını kurmazsa, insanın uçuşu da kısa ömürlü ve savrulmaya mahkûm oluyor
Mahmut Wenda Koyuncu: Senin geçmişe bakma biçimini önemsiyorum. İlk serginin ismi ‘’Âdem’’’di. Ben o sergiyle ilgili ‘’Âdem Olan Praksistir!’’adlı bir değerlendirme yazısı yazmıştım sanatatak.com’a. Orada şunu önemsemiştik, senin geçmişe bakış açın daha çok materyalist bir yere dayanıyor. Geçmişi mistikleştirmiyorsun, çünkü bu sömürüye çok açık bir alan, dönem zaten geçmişi pazarlama dönemi, kültür turizminin tavan yaptığı bir çağdan geçiyoruz, dikkatli olmak gerek belki de bu konularda. Senin geçmişle/kökle ilişkin bu manda etik bir yerde duruyor, şöyle ki çatık kaşlı ya da ağır abi tribini sezmiyoruz plastiğinde. Daha neşeli bir materyalizm sendeki, gülümseyen ama sorguyu da elden bırakmayan, Feride Çelik’in çizgi roman dediği bir yerde duruyor. Hikayeler var geçmişe dair ama o hikayeler anlatılamk için değil bugün’ün meselelerine dokunmak biçiminde gelişiyor. Tarihle ilişikini burada biraz açmanı isteyeceğim bu bağlamda.
Doğukan Çiğdem: Geçmişe bakışımda mistik bir romantizme kapılmamak benim için çok önemli. Tarih, yalnızca anlatılmak veya kutsallaştırılmak için var olan bir alan değil; aynı zamanda bugünün meselelerini okumak ve sorgulamak için bir araç. Bu yüzden işlerimde materyalist bir yaklaşımı benimsiyorum; taşın, motifin, dokunun kendisi geçmişin yükünü taşırken, benim aracım oluyor.
Ama dediğiniz gibi, bu materyalizm ağır ve karamsar değil; gülümseyen, sorgulayan, çoğu zaman çizgi romanın esnek anlatı diline yakın bir yerden ilerliyor. Geçmiş, sadece nostalji veya koleksiyon objesi olarak değil, bugünün sorularını ve gerilimlerini açığa çıkaran bir zemin olarak kullanılıyor. Böylece tarihsel figürler, motifler veya mitolojik ögeler, kendi hikâyelerini anlatmak yerine, bugüne dair bir diyalog başlatıyor: Kim olduğumuz, neyi miras aldığımız ve nereye doğru uçmak istediğimiz üzerine.
Benim için tarih, bir laboratuvar gibi; orada çalışıyor, dönüştürüyor ve bugüne taşıyorum. Öyle ki izleyici, eserle karşılaştığında hem geçmişin yankısını hissediyor hem de kendi çağdaş sorularını sorgulama fırsatı buluyor.
Mahmut Wenda Koyuncu: Bu sorum kısa olacak, hayvan, insan, bitki ilişkisini işlerinde yoğun görüyoruz. Prehistoriya senin çalışma alanın, senin figürlerine uzaktan bakınca bazen insan bazen de hayvan görüyoruz ama yakında inceleyince o figürlerin birbirlerine dönüşme hadiselerine rast geliyoruz. Nasıl ele alıyorsun insan,hayvan, bitki ilişkisini?
Doğukan Çiğdem: Benim için insan, hayvan ve bitki arasındaki ilişki keskin sınırlarla çizilmiş bir hiyerarşi değil; aksine sürekli bir dönüşüm ve akış hâli. Prehistorik figürlerimde bu akışı göstermek istiyorum: uzaktan bakıldığında insan ya da hayvan gibi görünse de, yaklaştığınızda birbirine geçişler, ortak davranışlar, benzer formlar görüyorsunuz.
Bu yaklaşım, doğayla olan bağımızı, evrimin ve kültürel hafızanın izlerini ortaya koyuyor. İnsan, hayvan ve bitkiyi ayrı varlıklar olarak değil, birbirine nüfuz eden, birlikte var olan bir ekosistem olarak ele alıyorum. Böylece izleyici hem gözlemliyor hem de bu sınırların aslında ne kadar esnek olduğunu fark ediyor.
Mahmut Wenda Koyuncu: Sana Mezopotamya ressamı dememde bir sakınca görmüyorum. Göebklitepe senin üretiminde temel bileşenlerden biri, hiç vazgeçmedin o vurgudan. Resimlerinin bir diğer öznesi ise keçiler. Yarasa kanatları ağırlıkta olsa da başka canlılara ait kanat temsilleri de var ki bence sergide. Bizi karşılayan büyük figürün kanatları balık kanatlarını andırıyor. Bu da beni İnsan’ın veya Mezopotamya’nın en eski anlatısına GılgameşDestanı’ındaki bir figüre götürüyor: Enki, ya da Akadça’daki adıyla Ea. Enki , tatlı suların, bilgelik ve yaratılışın tanrısıdır. Onun sembollerinden biri keçi-balık figürüdür. Bu, ön kısmı keçi, arka kısmı balık olan birleşik bir varlıktır. Varoluşumuzu bu anlatılar olmadan inşa edemeyeceğimize göre, kolektif hafızada yer eden bu figürler ve bu sembollerin bize anlattıkları nedir? Kanat, keçi, balık, yarasa ve bitkiler…
Doğukan Çiğdem: Göbeklitepe ve Mezopotamya anlatıları benim için sadece tarihsel referanslar değil; kolektif hafızamızın taşınabilir simgeleri. Keçi, balık, yarasa veya bitki motifleri, ayrı ayrı birer sembol olmaktan öte, varoluşumuzu anlamlandıran kodlar gibi işlev görüyor. Örneğin Enki’nin keçi-balık figürü, hem toprağa hem suya, hem bilgelik hem de yaratılışa dair bir köprüyü temsil ediyor.
Kanat temsilleri de benzer şekilde, sadece uçmayı değil, bir tür geçişi ve dönüşümü anlatıyor. İnsan, hayvan, bitki ve mitolojik varlıklar arasındaki bu geçişler, kolektif hafızada hâlâ yankılanan bir dili yeniden aktarma çabası. Onlar bize hatırlatıyor: varoluşumuz tek bir çizgide değil, birçok katman ve ilişkiden oluşuyor; geçmişin mitleri, bugünün bilinçli deneyimi ve geleceğe dair tahayyülle birleşiyor.
Kısacası bu figürler ve semboller, plastik dilimde hem bir kök hem de bir kanat olarak işlev görüyor; geçmişin bilgeliğini bugüne taşıyor ve izleyiciye kendi varoluşunu yeniden düşünme imkânı sunuyor.
Mahmut Wenda Koyuncu: Kiki Smith, Anselm Kiefer, Marina Abromoviç’i hatta Joseph Beuys gibi sürekli tarih öncesi veya modern dışı aklı ve düşünce biçimlerini performeeden sanatçılar var dünyada. Türkiye’den de bazı isimler sayabiliriz. Senin bu manada takip ettiğin önemsediğin sanatçılar kimlerdir? Aynı soruyu araştırma alanların için de soruyorum, kimlerden besleniyorsun akademik veya entelektüel olarak?
Doğukan Çiğdem: Sanatta beni en çok ilgilendiren, zaman ve mekânın sınırlarını zorlayan, kolektif hafızayı ve insan deneyimini farklı açılardan sorgulayan isimler oluyor. Kiki Smith, Anselm Kiefer, Marina Abramović ve Joseph Beuys gibi sanatçılar, hem tarih öncesi hem de modern dışı bir aklı performatif ve görsel bir dile dönüştürebiliyor; ben de işimde bu yaklaşımı izlemeye çalışıyorum. Türkiye’den örnek verirsek, Sarkis, Kutluğ Ataman ya da Burhan Doğançay gibi, kendi zamanının ötesine geçen ve kültürel belleği işine dahil eden sanatçılar ilham verici oluyor.
Araştırmalarım ve entelektüel beslenmem de benzer bir eksende ilerliyor. Arkeoloji, antropoloji, mitoloji ve tarih çalışmaları yanı sıra, Benjamin, Eliade, Harari gibi düşünürler bana hem metodolojik hem de felsefi bir zemin sunuyor. Ayrıca çağdaş bilim ve teknolojiyi, özellikle yapay zekâ ve dijital kültür alanlarını takip etmek, işimin güncel ve dönüştürücü olmasını sağlıyor.
Kısacası, sanat ve araştırma alanımda beslenme kaynaklarım birbirini tamamlayan bir ağ gibi: geçmişten bugüne, mitlerden bilime, performanstan teoriye uzanan bir yolculuk.
Mahmut Wenda Koyuncu :Biraz güncel bir soru sorayım, sanatsal pozisyonunu nereye konumlandırıyorsun, Türkiye sanat ortamı gittikçe entelektüel auradan uzaklaşıyor, dinamizmini ve aktivizmini yitiriyor. Marketing neredeyse her şeye hakim oldu. Belli sanatçılar belli ortamlarda tekrar tekrar aynı işleri yapıp duruyorlar sanki? Ben bunu yoksullaşma olarak değerlendiriyorum. Senin gözünden merak ediyorum olan biteni?
Doğukan Çiğdem: Sanatsal pozisyonumu belirlerken, güncel piyasadaki trendlerin veya marketing mekanizmalarının baskısına kapılmamaya özen gösteriyorum. Türkiye’de sanat ortamının entelektüel auradan uzaklaşması ve tekrar eden formüllere sıkışması gerçekten gözlemlenebilir bir durum; bu yoksullaşma, hem üretim pratiğini hem de izleyiciyle kurulan diyalogu etkiliyor.
Benim durduğum nokta ise biraz farklı: İşlerimde geçmişle bugünü, materyal ile teknoloji, bireysel deneyim ile kolektif hafızayı birleştiren bir diyalog kuruyorum. Tekrara düşmek yerine her iş, hem kendi bağlamında hem de önceki projelerle kurduğu ilişkide yeni bir anlam üretmeli. Bu nedenle üretimimde disiplinler arası bir yaklaşımı ve sürekli bir araştırma sürecini önemsiyorum.
Kısacası olan biteni gözlemliyorum ama kendi pratiğimde “düşünümsüz çoğaltma” yerine, entelektüel merak ve sorgulayıcı bir dinamizmle hareket etmeye devam ediyorum. Sanatın değerini, tekrarın değil, bu derinleşen bağların ve keşfin belirlediğine inanıyorum.




