Bazı insanların yokluğu, her gün kullandığımız odanın ışığının bir daha yanmamak üzere sönmesi gibidir: el uzanır, tuş çalışmaz; karanlık derinleşir, bildiğin yer bilmediğin bir şeye dönüşür. Işık bir anlık gider ama alışmak zaman alır. Sesler duvarda asılı kalır, ayak izleri sese dönüşür…
Bu yazı, 7 Nisan 2026 tarihinde aramızdan ayrılan Sanatçı Merve Dündar‘ın dostları ve iş arkadaşları ile geçirdiği zamandan akılda kalan duygular ve anılardan ibaret.
Dostlarından Merve Dündar’a ait birer anı ile duygularını iletmelerini istedim. Okuyucuya onların ağızından aktarmak istedim. Bunu istemek zordu. Kayıp henüz taze, zihni toparlamak da yazıya dökmek de kolay değildi. Pekâlâ duygularını ve geçmişi yazıya dökenler kadar dökemeyenler de oldu.
Merve Dündar, her dostuyla uzun yıllar yan yana olmuş; hepsinde farklı bir tınıda, farklı bir renkte iz bırakmış. Hepsinin ortak söylemi şu: herkesi dinleyen, kapsayıcı, anlamaya odaklı, destekleyici biri olması.
Merve Dündar ile kurulan ilişki, kimisi için yalnızca arkadaşlığın ötesinde bir şeydi: ortak bir alan kurma, birlikte üretme, yol arkadaşlığının içinde derinleşen bir bağ. Birlikte düşünme, birbirini besleme ve yaratarak var olma hâli, onunla kurulan her ilişkiyi sıradan bir dostluktan ayırıyordu.
Teşekkürler: Bengü Gün, Beyza Boynudelik, Deniz Doğruyol, Desen Halıçınarlı, Dr. Meriç Aktaş Ateş, Ekin Keser, Ferhat Özgür, Haydar Akdağ, Kıvanç Dündar, Leyla Emadi, Nazlı Pektaş, Saliha Yılmaz, Umut Yalım

2019 yılının ilk zamanlarıydı; atölye tutmaya karar verdiğim ve bunun için yol arkadaşı aradığım bir dönem. İlk aklıma gelen Merve oldu.
Saliha Yılmaz
Saliha Yılmaz (Sanatçı)
2019 yılının ilk zamanlarıydı; atölye tutmaya karar verdiğim ve bunun için yol arkadaşı aradığım bir dönem. İlk aklıma gelen Merve oldu. İkimiz de ev-atölye düzenini sürdürmeye çalışıyorduk; ancak atölye dinamiklerinin bambaşka olduğunu artık deneyimleyerek görüyorduk.
Hemen aradım. Biraz heyecanlı, biraz kararlı bir sesle “Hadi gel birlikte bir atölye tutalım, ne dersin?” dedim. Telefonda, o kendine has coşkusuyla “çok isterim” dedi. O an, bu yolun birlikte açılacağına inandım.
Ertesi gün buluştuk. Şehrin içinde, ikimize de yakın bir yer arıyorduk. Beşiktaş Dikilitaş’ta karar kıldık. O zamanlar daha sakindi; tam da bize ait olabilecek bir yer gibiydi. Bir ilan gördük, hemen aradık ve gittik. İçeri girdiğimizde mekânın büyüklüğüne şaşırdık. Birbirimize baktık; gözlerindeki ışığı hâlâ hatırlıyorum. Çıkarken ikimiz de çok mutluyduk. Sokağın sonuna kadar konuşmadan, sadece gülümseyerek yürüdük; ama ikimizin de içindeki ilerleme coşkusunu görebiliyordum.
O atölye, iki yıl boyunca aynı havayı soluduğumuz, birlikte ürettiğimiz, sohbetlerimize katılan dostlarımızla zamanın içinde katmanlaşan bir yere dönüştü. Bir sanatçı için atölye, düşüncenin biçim bulduğu en sahici yerdir. Merve’yle paylaştığımız alan da tam olarak buydu: çok kıymetli, çok gerçek.
İyi ki o yolu birlikte açtık…

Seni düşündüğümde, bir insanın başka bir insana nasıl iyi gelebileceğini hatırlıyorum. Ve bu dünyada bir iz bırakmanın en gerçek yolunun bu olduğunu…
Haydar Akdağ
Haydar Akdağ (Sanatçı)
Zamanı temsil eden hiçbir adı anmayacağım… Ne geçmişi çağıracağım, ne de geleceği. Çünkü seninle kurduğumuz bağ, bir takvime sığmayacak kadar derin.
Yeditepe’de kesişen yollarımız, yalnızca bir atölye ortaklığı değildi. Orada, fark etmeden birbirimizin hayatına dokunduk.
İnsan yalnızca eser üretmiyor ki!… Dostluklar, kahkahalar, düşünceler, anlamlar da üretiyor. Ve en kalıcı olanlar, tam da bunlar oluyor.
Seninle paylaştığımız her an, soyuttan somuta dönüşen bir yolculuktu.
Bazen bir fikrin ilk kıvılcımı, bazen bir duygunun dile gelişi, bazen de benim kafa karışıklığımı sakinlikle temize çeken o bilge dokunuşların…
Hepsi, zamanda kalan izler oldu.
Bugün geriye dönüp baktığımda, hayatımda duygularımın ulaştığı bu yerde senin payının ne kadar büyük olduğunu görüyorum.
O sakin, anlayan ve adil sesin…
“Tamam Haydar, anlıyorum.
Şimdi işine odaklan, zaman ver.”
Bu cümle, yalnızca bir anın değil, benim içimde büyüyen bir rehberin sesi oldu.
Seni düşündüğümde, bir insanın başka bir insana nasıl iyi gelebileceğini hatırlıyorum. Ve bu dünyada bir iz bırakmanın en gerçek yolunun bu olduğunu…
Şimdi seni, bir eksiklikle değil, içimde büyüyen hasretle ve derin bir sevgiyle kalbimde taşıyorum.
Canım Merve,
İyi ki vardın, varsın.
İyi ki hayatıma dokundun, dokunuyorsun…
Ve iyi ki seni sevdim, seviyorum…
Söyleyelim hayata, dostlara… Ölüm tek sahne; yaşamak ise provalardan ibaret (!/?) Tüm provalarımız anlamlı ve beklenmedik bir yerde açacak baharlar gibi olmalı; o baharın çiçekleri olacağız(!/?) İnadına açacağız… Tıpkı senin huzurlu, içten sevmeyi seven kalbin gibi…

Merve, işlerimle ilgili korkularımı dökebildiğim, cesaret alabildiğim, endişelerimi saçma bulmadan anlayan empati kurabilen biriydi.
Desen Halıçınarlı
Desen Halıçınarlı (Sanatçı)
Sanırım Merve’yle Pasaj’ın Nimet Han zamanında Eda Emirdağ’ın Galip projesi zamanı tanıştık. Benim de atölyem oradayken bir gün yukarı yanıma çıkmıştı. Birbirimize sonsuz bir saygı duyduğumuzu hep farkındaydım. Son 2 yıldır da Anadolu yakası komşuluğu yapıyoruz. Atölye arayışı ile bu sefer Kadıköy’deki atölyeme gelmişti, tabii ki elinde harika bir kitapla. Ursula K.Le Guin’in “Tao Te Ching” (Yol ve Erdemin Kitabı) çeviri-yorumu. Merve gibi, alçakgönüllülük üzerine bir kitap. O zamandan beri Yeldeğirmeni’nde komşu atölye olmanın hayallerini kuruyor sık sık buluşuyorduk.
Merve, işlerimle ilgili korkularımı dökebildiğim, cesaret alabildiğim, endişelerimi saçma bulmadan anlayan empati kurabilen biriydi. Sohbetlerimizin hiç birisi tecrübeyle üstten ya da öğütlerle değil “yanyana” olma hali ile ilerliyordu. Yargısız, masada konuşulanların başka yerlere gitmeyeceği diyaloglar… Her buluşmamız o kadar dolu doluydu ki sanki yanıma bir bavul bilgi veriyor ya da ayaklarımın altına tuğlalar serip beni yükseltiyordu.
Sohbetlerimizde “bak sen de bu kelimeye takıldın” diyip konuşmanın anatomisini çıkarıyordu. Bu yöntem ve üretme biçimini, iz sürme halini ve benim de baskı yöntemi olarak iz alma hikâyesiyle kesişen yollarımızı hep konuşurduk. Böyle yarım kalan bir projemiz var, kendimde güç bulduğumda ses kayıtlarını ve notlarımızı dinleyeceğim.
İşlerindeki sessiz derinliği, güçlü ifade biçimlerini, malzeme ustalığını ve “dil”in ondaki yolculuğunu çok özleyeceğim. Üreten herkesle derinden bağ kurabilen mütevazı bilgeliğini, egoların çarpıştığı dünyamızda çok zor bulacağımızı biliyorum. Dilerim ardından konuşulan sanatının gücünü, ustalığını buradayken de hissetmiştir.

“Zihinde Bir Dalga” sergisinde yer alacak gravürlerini benim atölyemde basmaya karar verdik- Merve’nin ilk seri gravürü olacaktı.
Beyza Boynudelik
Beyza Boynudelik (Sanatçı)
“Bazen kaybolmuş gibi hissediyorum kendimi” dedi çocuk. “Ben de,” dedi köstebek, “ama biz seni seviyoruz, sevgi insana yuvasını buldurur.”
Merve’yle ilk tanıştığımız zamanı kestiremiyorum, sanırım 10 yılı geçmiştir. Beraber sergilerin, çok güzel bir sanatçı – arkadaş çevresiyle bir araya gelişlerin, evlerimizin yakınlığını da fırsat bilerek bolca buluşmalarımızın sonunda 2022’de gerçekleşen “Zihinde Bir Dalga” sergisinde yer alacak gravürlerini benim atölyemde basmaya karar verdik- Merve’nin ilk seri gravürü olacaktı, benimse presimi geçici taşıdığım ofis ortamındaki ilk denemelerim. Baskılar bittikten ve içimize sindikten sonra evime elinde bir kitapla geldi: “Çocuk, Köstebek, Tilki ve At”. Tüm zerafetiyle “İhtiyacın olan tüm anlarda Mackesy’nın dünyası sana rehber olsun” sözleri eşliğinde bugün hala hep elimin altında olan hediyesini bana iletmişti. Yukarıdaki cümle, Merve’yi kaybettiğimiz gün kitabı açtığımda karşıma çıkan diyalog. Bu kitap ve evimdeki “taş-ı-yorum” sergisinden gelen iki taş heykeliyle onu yanımda hissediyorum, tüm incelikli bakışı, içtenliği, sırdaşlığı ve yarım kalan planlarımızla…

Merve, olabilecek en ince, iyimser, olumlu, uyumlu kişilerden biriydi.
Umut Yalım
Umut Yalım (Sanat Profesyoneli)
Zârif bir dikkat…
Merve, olabilecek en ince, iyimser, olumlu, uyumlu kişilerden biriydi. Galeribu’nun 10. yıl seçkisine de tabii ki çağrılanlar arasındaydı. Merve kendi yapıtlarını kendi yerleştirmeyi, en azından yerleştirilirken orada olmayı ister ve severdi. Böyle bir iş ahlakı ve iş disiplini sanat dünyasında çok az kişide bulunur. Bunu abartı olsun diye söylemiyorum; gerçekten öyleydi. Bir işin nasıl duracağına, duvarla nasıl ilişki kuracağına, boşlukla nasıl konuşacağına dikkat ederdi. Telaşlı biri değildi ancak işini de akışına bırakmazdı.
10.Yıl Sergisi’nin kurulum günü yapıtının başındaydı. O gün de aynı titizlikle çalışmış, her şeyi kendi gözüyle denetlemişti. Küçük dokunuş, küçük hareketlerle büyük insan olmak güçtür. Ben Merve’yi biraz da böyle anımsıyorum: işini ciddiye alan, ortama yük olmayan ancak bulunduğu yere mutlaka kendi dikkatini ve zerâfetini bırakan biri olarak. Yapıtı, kaide üstünde duran ve kendi küçük evrenlerine tutsak, ıslak kağıtlardan hamurlaşmış 6 ya da 7 adet sözcük yuvarlarıydı. O dönem, sözcüklerin toplumsal/bireysel/kişisel anlamlarının birbirleri üstüne binerek kendi anlamlarını yarattıkları yapıtlar yapıyordu. Yapıt, zaten kendi başına kavramsal bir yerleştirmeydi. Sözcüğü, yatık yazdım çünkü aramızda bu, konu olmuştu. sanatsal birkaç kavramın belini kırdıktan sonra, sustu ve duvara yasladı kendini. Sonra da, kendini ortama yerleştirdi sessizce. 1-2 dakika kadar daha düşündü ve:
“Evet, heykel değil.. yerleştirme bu..” dedi. Görüngüde büyük olsa da, görünürde küçük bir ayrıntı için bu denli düşünmek, anca büyük sanatçıların harcı olabilirdi.
Az daha yaslı durdu duvarda ve gitgide o yerleştirmenin bir parçası haline gelmeye başladı. İzledi. İzleyici gibi değil. Oraya bırakılmış bir dikkat gibi. Zârif bir dikkat. Bir işi bitirdiğinde ‘bitirmek’ten çok, bir his bırakmak. Bugüne değin süren bir his.

Merve ne zaman bir odaya girse, odanın enerjisi değiştirir, o sakin sesiyle, neredeyse fısıltıyla, “her şey yolunda” derdi.
Bengü Gün
Bengü Gün (Sanat Profesyoneli)
Merve ne zaman bir odaya girse, odanın enerjisi değiştirir, o sakin sesiyle, neredeyse fısıltıyla, “her şey yolunda” derdi. Ve gerçekten, bir anlığına her şey yoluna girerdi.
Kelimelerle düşünürdü. Kullandığımız kelimelerle, onların sözlüklerdeki karşılıklarıyla ve dilin düşünceyi ne kadar taşıyabildiğiyle ilgilenirdi. Belki de bu yüzden konuşurken hep çok özenliydi. İnsanlara, cümlelere, hatta sessizliğe karşı…
Merve, kendi duygularından yola çıkarak ortak olanın peşine düşüyordu. Bir kelimenin taşıdığı anlamın ağırlığını, toplumsal olarak yüklenen anlamları sorguluyor ve bizi de onunla bu sürece davet ediyordu. Dil Çöpü işini geniş çaplı olarak okullara, kamusal alanlara yerleştirmek istiyordu.
Hepimizin zihnine yerleşmiş, çoğu zaman fark etmeden tekrar ettiğimiz, hatta içselleştirdiğimiz atasözlerini/deyimleri yeniden düşünmemizi sağlıyordu. Dilin içinde biriken, tortulaşan, o kelimelerin taşıdığı yükle ilgileniyordu. Ve belki de en çok, o yükle nasıl yaşadığımızla…
Onunla çalışmak, onunla düşünmek, onunla aynı odada olmak büyük bir şanstı. Onun açtığı yerden bakmaya, sorgulamaya ve hissetmeye devam edeceğiz.
İyi ki yollarımız kesişti.

Yitip giden her yeteneğin sanat dünyamızda kapanmaz bir boşluk olduğuna inanıyorum. Dostluğunu ve sanatını özleyeceğiz.
Ferhat Özgür
Ferhat Özgür (Sanatçı, Akademisyen)
Önceleri öğrencim sonradan ise meslektaşım olan Merve Dündar’ı 2016 yılında “Fragmanlar, Sınırlar, Beden ve Anlam Üzerine Okumalar” başlıklı yüksek lisans tez danışmanlığını yaptığım sırada daha yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Çağdaş meselelerin farkında olan, dikkati her daim etrafında olan bitene odaklanmış, devamlı okuyan entellektüel bir sanatçıydı. Kendine özgü görsel dili titizlikle geliştirmiş ve aynı titizliği dostlarıyla kurduğu ilişkilere de yansıtmıştı. Ana malzemesi sözcükler ve tümceler olan ve dantel gibi işlediği desenleri ve nesneleriyle dikkat çekici işler üretiyordu.
Yaklaşan kişisel sergisinin onun son sergisi olacağını kim nereden bilebilirdi ki? Hiçbirimiz inanamadık. Yitip giden her yeteneğin sanat dünyamızda kapanmaz bir boşluk olduğuna inanıyorum. Dostluğunu ve sanatını özleyeceğiz.

Merve’nin gerçek bir insan olması, iyi niyeti, insanın gözünün içine bakarak konuşması ve sahici gülümsemesi bir de bu dille olan ilişkisi beni çok etkilemişti.
Nazlı Pektaş
Nazlı Pektaş (Sanat Tarihçi, Akademisyen, Küratör)
Merve’nin gerçek bir insan olması, iyi niyeti, insanın gözünün içine bakarak konuşması ve sahici gülümsemesi bir de bu dille olan ilişkisi beni çok etkilemişti. “Dil çöpü” diye bir yerleştirme yapmıştı… Karşımızdakine bıraktığımız etki ağzımızdan çıkan cümlelerle başlıyor; sevgi mi doluyuz, nefret mi doluyuz, ayrımcı mıyız, üstten mi bakıyoruz… bu dilin bir taraftan hayatı güzelleştiren öbür taraftan da kabusa çeviren bu ikili yönünü, ikili yönü üzerinde düşünen bir sanatçı olması beni hep çok etkilemişti.

Merve’cim seni zarif kalbin, pırıl pırıl bakan gözlerin ve tükenmeyen kelimelerinle her zaman hatıramda yaşatacağım.
Deniz Doğruyol
Deniz Doğruyol (Sanatçı)
Merve’yi kâğıtla ve kelimelerle kurduğu o incelikli duygu bağı ile hep hatırlayacağım. Mesleğine duyduğu derin saygı, işine gösterdiği özen ve sanatçı dostlarına uzanan içten nezaketi benim için hep çok kıymetliydi.
Birlikte Tahtakale sokaklarında malzeme aradığımız, olur olmaz her dükkâna “buradan ne çıkar” diye daldığımız, pasta kalıpçılarında soluğu alıp kalıpların içinde kaybolduğumuz, “bundan da ne güzel olur” diye bitmeyen sohbetlerle uzayan o beyin fırtınaları…
Benim İzmir’i, çocukluğumu ve gençliğimi sana heyecanla anlattığım o güneşli günler, Eminönü vapurunda çayla başlayan sabahların hafifliğiyle hâlâ içimde.
Balkapanı Han’da beni götürdüğün o küçük köftecide, aynı masaya oturup iki kişilik bir öğle yemeği yiyeceğim söz, bence Haydar (Akdağ) da bana eşlik eder.
Merve’cim seni zarif kalbin, pırıl pırıl bakan gözlerin ve tükenmeyen kelimelerinle her zaman hatıramda yaşatacağım.

Merve… Sadece bir sanatçı değil, nezaketiyle ve derinliğiyle hayatıma dokunan özel bir ruhtu.
Dr. Meriç Aktaş Ateş
Dr. Meriç Aktaş Ateş (Küratör ve Sanat Yöneticisi)
Yeditepe Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi koridorlarında, doktora derslerimin yoğun ve entelektüel ikliminde başladı arkadaşlığımız. Kader, yollarımızı Merve ile aynı sınıfta kesiştirmişti. O günlerde sadece bir sınıf arkadaşlığı olarak filizlenen bağımız, yıllar geçtikçe sanatı merkezine alan, üretimle beslenen bir dostluğa evrildi. Birlikte hayal kurmanın, o hayalleri somut bir gerçekliğe büründürmenin mutluluğunu paylaştık.
İlk olarak, 2015 ve 2018 yıllarında, İzmir, Swissotel Büyük Efes’te gerçekleştirdiğim “Dinamo 2 ve 3” sergilerinde Merve’nin sanat eserlerini sergileme imkânı bulmuştum. Ardından 2021’de Gümüşsuyu, The Artisan İstanbul’da “Müdahale” sergisini, 2022’de ise Taksim Sanat’ta “Farazi” isimli sergiyi açtık. Onun eserlerinin mutfağına girmek, fikirlerinin nasıl filizlenip serpildiğine şahitlik etmek benim için bir sanatçı pratiğini izlemekten öte, bir ruhun dışavurumuna eşlik etmekti.
Özellikle “Müdahale” sergisi kalbimizde bambaşka bir yer edindi. Toplumsal cinsiyet eşitliği gibi hassas bir zemine bastığımız bu sergi için Merve’ye teklif götürdüğümde, gözlerindeki o parıltıyı dün gibi hatırlarım. Zihninde uçuşan onlarca fikir arasından en çok “Dil Çöpü”ne tutunmuştu. Günlerce sorduk: “Nasıl ifade etmeli? Hangi materyal ruhunu yansıtır? Nasıl sergilemeli?” Zihnimizde binbir soru, kalbimizde tatlı bir telaş…
Dil Çöpü, kısa sürede bir sanat eserinden fazlasına, devasa bir “kutu”ya dönüştü. Sergiyi gezen her el, günlük dilde pas tutmuş, ruhu yaralayan o atasözlerini ve deyimleri renkli kağıtlara döküp o kutunun derinliklerine bıraktı. Kutu doldukça, toplumsal bilincin tortuları da gün yüzüne çıkıyordu.
Atölye vakti geldiğinde Merve bizi büyüleyici bir “kelime yolculuğu haritası” ile karşıladı. Masanın ortasında devasa bir kağıt, etrafında ise 1968’den günümüze uzanan Türk Dil Kurumu sözlükleri… Katılımcılar, kelimelerin tarihsel serüvenini incelerken bir yandan da bir sanatçının gözlüğüyle toplumsal algıyı sorguluyorlardı. O an, bilginin sanatla estetik bir dansı gibiydi.
Emeğimizin karşılığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin toplumsal cinsiyet eşitliği yarışmasında gelen birincilik ödülüyle taçlandığında hissettiğimiz o gurur tarifsizdi. “Olur mu?” diye başladığımız her cümle, “Başardık” diyerek nihayete ermişti. Her bir aşamayı ilmek ilmek, sabırla örmüştük.
Merve… Sadece bir sanatçı değil, nezaketiyle ve derinliğiyle hayatıma dokunan özel bir ruhtu. İyi ki yollarımız o sınıfta kesişmiş, iyi ki onun üretim süreçlerine, heyecanlarına ve o güzel dünyasına dâhil olmuşum. Şimdi o güzel yüreğiyle, gittiği yerleri de güzelleştirdiğine, oradaki boşlukları sanatıyla doldurduğuna inancım tam.
Sevgiyle kal sevgili dostum… Hoşça kal.

Gittiğinden beri mesajlaşmalarımızı okuyorum, fotoğraflarımıza bakıyorum.
Leyla Emadi
Leyla Emadi (Sanatçı)
Merve’yle yolculuğumuz 2015’in şubatında başlamıştı.. Ben doktora öğrencisiydim o da yüksek lisans öğrencisi… o gün üniversitenin kantininde neler konuşmuştuk şu an hiç hatırlamıyorum ama ikimizde tuhaf bir biçimde birbirimize bir anda güvenmiştik. Bu güven duygusunu sonraları ‘kelimelere’ ve ‘hislere’ takıntılı bireyler olarak yıllarca konuştuğumuzdan o ilk gün hissettiğimiz bu duyguyu da okulun yaş ortalamasının epey üstünde olan iki kişinin birbirini bulması olarak nitelendirmiştik. Garip bir teselli haliydi, sırtını yaslamak gibi…
İkimizin de en çok keyif aldığı şey kelimelerdi. Saatlerce kelimeler üzerine konuşup, değişik kelimeleri not eder, birbirimize mesaj atar, arşivlerdik. Onun kelimeleri yazdığı ayrı bir defteri vardı benim ayrı bir defterim, her buluşmada o notlar çıkar, o sırada bir sergimiz ya da projemiz varsa ortak havuzdan kelimeler seçilir ve üzerine yazdıkça yazardık… İlk kelimemiz pusuymuş, defteri karıştırınca hatırladım, üstüne ne çok konuşmuştuk.
Merve’nin kelimelerle, kavramlarla yarattığı dünya muhteşem işlere dönüşüyordu, her üretim bir sonrakinin temelini atıyordu, sanki nakış nakış işliyordu sanatını… sessiz, sakin … ama çok derin çok güçlü.
Gittiğinden beri mesajlaşmalarımızı okuyorum, fotoğraflarımıza bakıyorum, okul hayatı, açılışlar, sergiler, seyahatler, ikimiz ya da kalabalık istisnasız değişmeyen tek şey senin zarafetin Mervişim. Yüreğimde hep o güven ve dinginlik veren halinle yaşayacaksın, bir sonraki buluşmamıza kadar ruhun şad olsun arkadaşım.

“Ekin, yarınların dolu dolu!” demişti. Ne eksik ne fazla. Sanki sadece o anı değil, benden sonrasını da görüyormuş gibi.
Ekin Keser
Ekin Keser (Sanatçı)
Merve’nin sesi hâlâ kulağımda.
İlk kişisel sergimin o telaşlı, biraz da kırılgan gününde, kalabalığın içinde bir an göz göze gelmiştik. Herkesin söylediği sözler birbirine karışıyordu ama onunki bir şekilde içimde yer etti. “Ekin, yarınların dolu dolu!” demişti. Ne eksik ne fazla. Sanki sadece o anı değil, benden sonrasını da görüyormuş gibi.
Merve’nin cümleleri hep böyleydi zaten. Kısa ama derin, sade ama yerini bulan. Onunla konuşurken insan, fark edilmenin ne demek olduğunu anlardı. Sadece söylediklerini değil, sustuklarını da duyardı.
O gün sergide duvarlara astığım işler kadar, onun o tek cümlesi de içime asıldı. Zaman geçtikçe anlamı değişmedi, aksine çoğaldı. Zorlandığımda, üretmekte tıkandığımda, hatta bazen her şeyin anlamsız geldiği anlarda bile o cümle geri geldi:
“Yarınların dolu dolu.”
Şimdi yokluğu, o cümlenin ağırlığını daha da artırıyor. Çünkü artık o söz, sadece bir temenni değil; aynı zamanda bana bırakılmış bir emanet gibi. Sanki “devam et” diyor, “doldurmaya devam et.”
Merve’nin ardından kalan şey sadece anılar değil. Bakışının sıcaklığı, kelimelerinin izi ve en çok da bir başkasına inanmanın ne kadar kıymetli olduğu. O, bunu sessizce ama güçlü bir şekilde yapardı.
Bugün dönüp baktığımda, ilk sergimdeki o an sadece bir tebrik değilmiş. Bir işaretmiş. Belki de bir hatırlatma: hayatın, sanatın ve dostluğun gerçekten “dolu dolu” yaşanabileceğine dair.
Merve, senin o cümlen bende yaşamaya devam ediyor. Ve ben, her yeni işimde, her yeni başlangıçta onu yeniden duyuyorum.
Akıldan çıkmayan izler, Merve’nin sanatçı kimliğinden öte dostluklarında taşıdığı sorumluluğun da izleri. Tüm tanıklıklarında ortak bir görüş ortaya çıkıyor: sözcüklerinde titiz, ilişkilerinde dürüst, işlerinde kapsayıcıydı. Uzun soluklu, güven veren bu ilişkiler ağı, onun sanatıyla da örtüşen bir şeydi: öğrendiğimiz ve sandığımız şeyler üzerine yeniden düşünmeye alan açmak. Bu noktada sanatı da hayatı da aynı özende, titizlikle ve alçakgönüllülükle örülüydü.
Sözcükleri hem malzeme hem konu olarak işleyen, kırılgan ve mütevazı nesnelerle derin anlamlar örüp duran, sanatını dantel gibi işleyen bir sanatçıyı uğurlamak bu kadar da zor olmamalıydı. Ama o kadar da kolay değil.
Bu yazıda Merve Dündar’ın arkasında bıraktığı izlere yer vermek istedim. Merve’nin sanatı duruyor, duracak. Kelimeleri hâlâ aramızda dolaşıyor. Ve her biri, bir yerde, bir duvara yaslanmış.
Merve Dündar’ın sanatını yakından tanımak, işlerini detaylı incelemek için kendisinin ilmek ilmek işlediği internet adresini ziyaret ediniz.
