Yenisine iki aydan az zaman kalan Satellite’in 10. edisyonu, 4–8 Aralık 2024 tarihleri arasında iki mekânda gerçekleşmişti. Program kapsamında enstalasyonlar, performanslar, VR/interaktif eserler ve atölyeler gibi deneyimsel içerikler yer alırken; geleneksel stand sunumlarının yanı sıra, gece etkinlikleri, halkla etkileşimli işler ve fuar mekânını ‘iş ve eğlence’ sınırları arasında geçişli bir alana dönüştürme kurgusu öne çıkıyordu. Klasik stand sunumunu aşan bir biçimde, açık alanın verimli ve sınırlar kalkmış kullanımı, odacıklar hâlinde yerleştirilen eserler oldukça göz ve beyin doyurucuydu.
Çok mekânlı etkinliklerin bazı dezavantajları vardır, izleyiciyi ikisini veya daha fazlasını görmek için koordine etmek zordur. Dikkat aralığı zayıf izleyici sıklıkla; mekânların birini ziyaret eder [özellikle Miami gibi turistik yerlerde], hemen çevresel eğlencelere takılır, yemeğe dalar ve etkinlik saatlerini kaçırır, kendini şehrin başka bölgelerinde bulur. Organize olabilen ve dikkati dağılmayanlar için Satellite, tamamlayıcı bir deneyimdi. Öncelikle şirketleşmiş fuar dinamiklerinden uzak, sanatçı sanatçıya, inisiyatif gibi hareket eden yapısı; insan görmeye veya sosyal statü endişeli koleksiyonerleri elemiş. Yerini salt ‘sanattan keyif alın’, ‘biz bunları yapıyoruz’, ‘sunum, eserin önüne geçmemeli’ gibi önermelerin görsel temsillerine bırakmıştı. Bir kavramsal/deneysel sanatçı olarak gururla dolaştım.
Yazılarım ve röportajlarımda künyelerden sıklıkla bahsediyorum, anlam kaymalarını engellemek ve farklı sosyo–kültürel arka planlara sahip izleyicinin deneyimini dengelemek için şart oluşundan. Galeri künyeleri yalnız Eser > Sanatçı > Teknik > Ebat > Fiyat bilgisini künyede bulundururken, müze tipinde bu bilgilere sanatçı ile ilgili bilgi ve eserin anlamsal konumlandırması ile ilgili ipuçlarına da rastlarız. Galeri gibi kurumların sürece dahil olmadığında sanatçı ile doğrudan izleyici iletişiminin nasıl tasarlandığını görmek için de fuar başarılıydı. Bazı sanatçılar doğrudan izleyici ile kuracağı sözlü iletişimi yazıya döküp sergilenme bölgesine asmış, bazısı kısa künyeler, bazısı ise duvara el yazısı tercih etmiş. Duvara kurşun kalem ile yazılmış eser künye tipini çok verimli ve samimi bulmamak elde değil. Konsepti uygun olan sergiler için galerilerin de uygulayabilmelerini isterdim. Kurulum kolaylığı, esneklik gibi faktörlerin yanı sıra; deneyimlenirken daha insansı bir bağ yarattığı kesin.
Birkaç duvarda gördüğüm, çevrelerinde neredeyse hiç boşluk bırakılmadan asılmış farklı sanatçıların eserleri, izleyicinin fuar genelinde edindiği ezberbozan deneyime hiç zarar vermedi diyemem. Katın ortak alanında en geniş alana ihtiyaç duyan heykeller ve yerleştirmeleri geçtikten sonra; içinde odacıklar olan bir etkinlik alanına giriyorsunuz.
Sosyo–politik temalarla alana girince izleyici Wall of Emotions [4:37] ile karşılayan işlerin sahibi Eva Mueller’in sanat pratiği, LGBT/cinsiyet vurgulu çalışmalarla çeşitleniyor. ABD’de seçim sonuçları açıklandığı zaman, arkadaşlarını fotoğraflamaya başlayan Mueller, hayatlarının nasıl değişeceğini düşündüklerini; endişelendikleri konular ekseninde kelimelerle eşleştirip, baskı alınan portrelerin üzerine çalışmış. Diğer yapıtları herkese göre değil, izlemesi zorlaşabiliyor. Ancak hatırlamak gerek ki zaten her sanat eseri herkes için değil ve izlemesi zorlaşabiliyor.
Olivia Gossett Cooper! Renkli ve duvara asılmak istenen alışıldık eser taleplerinin arasında anlamlı, kavramsal bir vaha [16:21]. Sanat Haftası boyunca 11 fuar gezdim, binlerce eser gördüm. Beğeniyle uzun uzun baktığım, “harika, kavramsal içerikler tam olarak böyle işlenmeli ve yayılmalı” diye düşündüğüm çalışmalarıyla hep hatırlayacağım ve iyi ki tanıdım diyeceğim bir sanatçıydı. Çalışmalarındaki görsel dil o kadar kontrollü ve aynı zamanda rahat ki, izlerken kontrolsüz tarafını keşfetmeye çalışıyorsunuz. Ready–made objelerin manipülasyonu, kâğıt işlerdeki çeşitlilik ve video sunumu çok başarılı.
İkinci mekâna geçtiğimizde; ilkinden daha geniş, turistik cadde üzerinden doğrudan girişe sahip. Caddeye bakan cepheleri cam ile kaplı olduğundan, ilkine göre daha çok dikkat çekiyor, girişteki heykeller ve cam sticker’ı kendini yeterince anlatabilmiş bir çekim unsuru hâlinde. Alan genelinde görevli sayısı beklenenden az, sanatçılara [stand bölgelerine ek olarak] fuarın kendisi de emanet edilmiş.
Müzik, DJ. Fuar ve sanat etkinliklerinde müzik kullanımı, bir yaşam alanı, eğlence unsuru oluştursa da; görsel sanat yapıtları sergilenirken müziğin karıştırılmamasını savunanlardanım. Fuarlar, sergiler [ve açılışları], atölye çalışmaları; görsel öğelere odaklandığınızda sizi bir duyu bombardımanına tutuyor ve yapıtlar üzerine yapacağınız düşünmeyi zayıflatıyor. Siz farkında olmadan. Bu yüzden online sergi videolarını müzikli halleriyle daha çok seviyor ve izliyorsunuz, ancak ASMR veya mekân sesi ile yaşadığınız deneyim çok daha kuvvetli ve anlamlı. Müziğin, ritmi sebebiyle eser çevresinde geçirdiğiniz zamanı hızlandırdığını da lütfen fark edin. Ona zamansız bir odaklanış ile bakmak varken, dikkat dağıtıcı unsurlardan arının. İlâveten müzik, ses sanatı içeren fiziki yapıtların duyulurluğunu da engeller, iki veya daha fazla kaynaktan gelen sesle oluşandan daha kötü bir izleme deneyimi olamaz. Fuarda farklı temalardan, keyifliden eleştirele, eğlenceden politik içeriklere kadar yüzlerce çalışma varken, müzik yalnızca keyifliyi izlenir kılar, diğerinin varlık alanına yersiz bir giriş yapar.
Gelelim Melissa Haims’in ‘Sleeping Under the Weight’ çalışmasına [25:04]. Silah yaralanmaları yüzünden ölen çocukların anısına yaratılan eser, 1 Ocak 2024’ten Aralık 2024’e kadar ölen yüzlerce çocuğun isminin bulunduğu kâğıtları ve giysileri içeriyor. Tavandan yere kadar asılmış liste, alanın zeminine kadar taşmış. Ortada giysilerle kaplanmış yatak ve duvarda asılı bulunan kıyafetler birer yerleştirme olarak eseri tamamlıyor. Bağlam kayması olmaması adına, bu çalışmanın ABD’de hemen hemen her konuşmada geçen bireysel silahlanma başlığına ilişkin olduğunu unutmayalım. ABD’li sanatçılar zaman zaman uluslararası genel kültür bilgisinin ABD siyaseti veya popüler kültürünün tamamını içerdiğini düşünebiliyorlar. Ancak Avrupa veya Asya izleyicisi için eserin izlenme deneyiminde boşluklar oluşabiliyor.
Pembe televizyonların içinde, kamera ile yansıyan anlık izleyici yüzlerini görüyoruz [26:17]. Fabiola Larios’tan ‘Surveillance Cutie’, gözetimi şirin ve parlak bir estetikle kamufle eden eleştirel bir yerleştirme. Eserde pembe taşlarla süslenmiş eski model televizyonlar ve güvenlik kameraları, pembe elbiseli bir çocuk mankeni, yansıtıcı mylar yüzeyler ve kalp desenli bir halı bulunuyor. Bu unsurlar birlikte, hem sevimli hem de tedirgin edici bir atmosfer yaratıyor. Sanatçı, hiper–feminen görsellik ve nostaljik teknolojileri kullanarak sürekli izlenme hâlinin rahatsızlığını, yüzeyde masum görünen bir dünyanın altına gizlemiş. İzleyici hem yansıtılan hem de kaydedilen bir deneyimin parçası olurken, eser tatlılık ve estetiğin nasıl bir kontrol aracına dönüşebileceğini sorgulatıyor. Çalışma, temelde, dijital çağda mahremiyet, kırılganlık ve kimliğin performatif doğasına dair bir yorum sunuyor. Kaydedilme konusunda güvenlik kameralarına aldırış etmeyen; daha görünür kameraların kendini kaydetmesiyle saplantılı hâle gelen bireyler çağında, vurucu bir çalışma. Rıza tartışması bugün sokak fotoğrafçılığını bile bitme noktasına getirdi.
‘Beni objeleştir’ ile Nikki Sweet [26:34], pornoyla sanat arasındaki kalın çizgiyi incelestiriyor. Konu, özellikle OnlyFans kültürünün kadınlara ekonomik ‘özgürlük’ verdiğinin savunulduğu zamanlarda ele alınması açısından da dikkat çekici. Sweet, objelleşme konusuna takılmadan, özgürce gerçekleştirdiği gösterilerin ve video/görsellerin fiyat listesine, kendi alanında bir branda üzerinde yer vermiş. Polaroid fotoğraflar, dizüstü bilgisayar, masa lambası, TV. Bütünleşik bir eserden çok, dokümanları hazırlanmış ve sunulmakta olan performanslar bütünü olarak sergileniyor.
Objeleşme konusuna dönersek, kişi; vücudu üzerinde tek söz sahibidir. Cinsiyet fark etmeksizin güzellik, arzu temelinde tüketim ögesi hâline geldiğinde; birey farkında olmadan güzellik–anlam skalasına yerleşir. Sonrasında da zihniyle/kimliğiyle var olan birey özelliğini [varsa] kaybeder. Sanatta da aynı sorun geçerli. Güzel olarak adlandırılan dekoratif sanat kolay alınıp satılır ve her mekâna uyarlanabilirken; anlam endişesi barındıran eserler ‘iç karartıcı, dekoratif olmayan, pesimist gerçekleri hatırlatan’ damgalarıyla dışlanıyor. Dolayısıyla güzel bedenleri ‘arzulanma’ üreten bir pazarda, tüketilebilir formatta var etmek; birçok toplumun savaşmaya çalıştığı ‘ikincilleştirilme’ tarihsel hatasını ancak devam ettirerek, cinsiyet eşitliğine ulaşılması önüne bir set daha çeker.
