Startup’ın 2026 edisyonu, 27 Şubat–1 Mart tarihleri arasında The Kinney Venice Beach’te gerçekleşti. Özellikle kariyerinin ortasında, yeniden üretim dönemindeki ve erken dönem bağımsız sanatçıları güçlendirmeyi amaçlayan bir platform olarak fuar, geleneksel galeri temsiline alternatif bir model önermesi ile biliniyor. Sanatçıyı aracı yapılardan bağımsızlaştıran bu yapı; sanat fuarları, küratöryel sergiler ve koleksiyonerle doğrudan temas imkânı sunan deneyimler aracılığıyla görünürlük alanını genişletiyor. Yani sanatçıların fuarla doğrudan muhatap olduğu etkinliklerden biri. Bu doğrultuda koleksiyonerler için de erişilebilir fiyat aralığında nitelikli çağdaş sanatla doğrudan ilişki kurma zemini oluşturuyor.
Bir süredir devam eden galeri kapanmaları ve sanatçı merkezli fırsatların azalması, birçok üreticiyi sürdürülebilir sergileme mecralarından mahrum bırakmıştı, halen bırakıyor. 2015 yılında, dönüşen bu sanat ekosistemine eleştirel bir yanıt olarak ortaya çıkan proje, sanatçı ve girişimci Ray Beldner’in kuruculuğunda ilk edisyonunu, San Francisco’daki Hotel Del Sol’da gerçekleştirmişti. Otel odalarının sergi mekânlarına dönüştürülmesi, fuar formatını bölgede ciddi biçimde yeniden kurguladı: Her oda, sanatçının pratiğine adanmış, yoğun ve immersif bir alan olarak tasarlandı. Bu mekânsal strateji, anonim fuar standı estetiği yerine kişisel anlatıyı ve bütünlüklü sunumu öne çıkarıyordu. Miami fuarlarında da sıkça rastlanan bu model, daha sıcak bir ziyaret deneyimi sunması sebebiyle benim de favorim. Diğerlerinden farklı olarak müziğin dikkat dağıtıcı desibellere çıkmaması, odaların [business/dikey otellere kıyasla] çok daha ferah bir görüş imkânı sunması, sanatçıların mekânları özgün biçimde dönüştürmeleri, sanat pazarı için çok değerli.
Mekan dönüşümleri arasında en akılda kalanlar; Inga Frick’in duvar yerine yerde sıralanmış tabloları [09:07], Amy Thornberry ile Christina Shurts’ün Reveal projesinde yatağa yansıtılarak değerlendirilmiş projeksiyon alanı [10:26], ve etkinliğin en profesyonel örnekleri olan Fernando Carnauba ve Peter Hiers sergileriydi.
Fernando’nın sanatı [12:06], matematiksel fikirlerin estetik deneyimlere dönüşümünü araştıran bir yaratıcı süreç üzerine kurulu. Brezilya doğumlu sanatçı, Stanford’da matematik alanında çalışan bir öğretim üyesi. Pratiği, her insanın güçlü bir matematiksel düşünür olduğunu varsayıyor. Eğitim alanındaki çalışmaları, öğrencilerin kendi matematiksel parlaklıklarını fark etmelerini ve kucaklamalarını teşvik etmeye odaklanmış. Kullanılan kumaş arka plan ile oda, farklı bir boyut hissi verecek bir soyut alana dönüşmüş, otele ait [odalarda bulunan] telefon da bir son dakika eklentisi olarak tabloları tamamlayıcı deneysel bir unsur olarak köşede, yerde konumlandırılmış. Künyesi olsa, o an orada bir yerleştirmeye dönüşebilirdi.
Sanatındaki geometrik şekiller ve derinlik algısı, basit çizgi varyasyonlarından doğmuş. Brezilya somut sanat geleneğinden esinlenen Carnauba, özellikle çizgilerle oluşturduğu çalışmalarda renklerin oranlarını ve mekânsal ilişkileri hassas bir biçimde dengeliyor. Bu yaklaşım, minimal varyasyonlardan karmaşık görsel düzenlerin ortaya çıkmasına olanak tanıyarak, izleyiciyi matematiksel bir düşünceye davet etmeyi amaçlamış. Süreçler hem rastlantısal hem de sistematik bir düzen arayışını anlatırken; izleyiciye matematiksel olasılıklarla estetik uyumu deneyimleme fırsatı sunuyor.
Peter Hiers’in çalışmaları [11:12] ise, modern yaşamın çelişkili duygularını ve bugünün konforlarının diğer yaşam formları ile uzun vadeli insan varlığı üzerindeki bedelini sorgulayan bir üretim pratiği üzerine kurulu. 2000’den bu yana, otoyollardan topladığı patlamış lastik parçaları ile şekillendirdiği eserlerinde, çağdaş tüketim kültürünün yol açtığı ekolojik ve ideolojik krizleri fiziksel bir dille görünür kılıyor. Malzemenin esnekliği, yırtık dokuları ve metaforik zenginliğini hem biçimsel hem kavramsal ifade aracı olarak kullanan Hiers; her parça ile, izleyiciye materyal üzerinden modern yaşamın çelişkilerini deneyimleme fırsatı sunmayı tasarlamış.
Sanatçının çalışma süreci, otoyolda hızla geçen trafikten etkilenerek, titreşimli hava ve zeminde karşılaştığı atık ve yol ölüleriyle bütünleşmesiyle dikkat çekiyor. Bu deneyim, [sanatçının form olarak] hissettiği kültür ile doğa arasındaki şiddetli gerilimi eserlerine aktarmış. Yeni biçimleriyle yeniden birleştirilen materyaller, modern hayatın mevcut çelişkilerinden beslenen geçici bir umut hissi sağlayıp, yeni bir ideolojinin yaratılabilirliğine dair bir olasılık sunuyor.
Peter sanatını, erken yaşta çöplerden topladığı malzemelerle üç boyutlu çalışmalar üretme deneyimiyle şekillendirmiş. Kendi kendini yetiştiren sanatçılara örnek bir figür olarak, 30 yılı aşkın süredir ulusal ve uluslararası düzeyde sergiler gerçekleştirmiş. Çalışmaları ABD dışında da, Çin Ulusal Televizyonu’nda, Pekin’deki National Art Museum of China, Japonya Ulusal Sanat Merkezi ve Tokyo Metropolitan Museum of Art gibi prestijli kurumlarda, ayrıca Fransa, İtalya, Yunanistan ve Kanada’da birçok müze ve galeride yer almış. Eserler, Amerikan Rüyası’nın ‘daha fazlasını, daha büyüğünü, daha iyisini, daha hızlısını’ arama kültürünün sosyo–politik ve ekonomik çekiciliği ile tehlikelerini dokusal ve biçimsel bir dile dönüştürmesi sebebiyle öne çıkıyor.
Hannah Moore’un çalışmalarına [02:35] bakınca, pratiğin genelinin okyanusun sunduğu sürprizleri günlük deneyimlerle birleştirdiği görülüyor. Merritt Adası merkezli çalışmakta olan sanatçı, aynı zamanda deniz biyoloğu ve dalış eğitmeni olarak aktif görev almaya devam ediyor. Almanya, Kamboçya, Endonezya, Avustralya, Hawaii ve Miami’de yaşamış olan Moore, uzun süreli deniz deneyimleriyle okyanusun kendisi için bir yaşam alanı olduğunu vurguluyor. Şimdiye kadar 1800 saatin üzerinde su altında kalmış, farklı sıcaklıklardaki nehir, göl ve okyanuslarda dalış yapmış; bu süre boyunca sanatını sürekli yanına taşıdığı eskiz defteri, suluboya malzemeleri ve su altı kamerasıyla üretmiş.
İskambil kağıdı görünümlü çalışmalarında, oyun ve şans temalarını ele almış. Blackjack ve poker’den ilham alarak tasarladığı kartlarla, okyanusun sunduğu ‘kazanma anları’ görselleştiriyor. Mükemmel bir deniz kabuğu bulmak veya dalışta olağanüstü bir balık görmek onun için tıpkı bir blackjack elini kazanmak kadar heyecan vericiymiş. Baskı çalışmaları ise özgünlük ve erişilebilirlik arasında bir köprü kurmak amacını taşıyor. Giclée baskılar, müze kalitesinde dokulu kağıda ve arşiv boyalarına basılırken; kağıt, sanatçının suluboya ile çalıştığı malzeme ile aynı hisse sahip. İlaveten her baskı, altın, gümüş veya bakır detaylarıyla sanatçının elle müdahale ettiği özgün bir yapıya sahip olduğu için; varak detayları ve yüzey dokusu her koleksiyoner için benzersiz biçimde üretilmiş.
Shannon Milar’ın kolajlardan yapılmış aynalar serisi [06:00] de fuarın dikkat çeken yapıtları arasında. Çalışmalar, 20. yüzyıl ortası dergilerinden alınan görsellerin dönüştürülmesine dayanıyor. Figürler orijinal bağlamlarından kesilerek çıkarılmış, şeffaf ve aynalı akrilik levhalar arasında asılarak her bir çalışma izleyiciye aktif bir deneyim sunmak için ‘görsel birleştirme’ nesnelerine dönüştürülmüş. Milar’ın pratiği, algının nasıl kaydığını ve bakma eyleminin ne bildiğimizi nasıl değiştirdiğini keşfetmeye yönelik. Kolaj ile yansımanın birleşimi, hem geçmişe dair bir görsel hafıza sunup hem izleyiciyi sürekli bir katılımcı olarak işin merkezine yerleştirmiş.
Stephanie Vaughan’ın sergisinde çalışmalar [01:20] sezgi, ilkel cinsiyet ifadesi ve insan ruhunun evrimi üzerinden şekillenerek; organik, toprak tonları, feminen formlar ve maskülen dokular aracılığıyla görünürlük kazanmış. Sanat pratiği, yaşam deneyimlerini onurlandırmak ve bu deneyimlerden doğan bilgeliği izleyiciye aktarmak üzerine kurulu. Vaughan’ın yaratıcı süreci, iç ve dış dünyalar arasında sürekli derinleşen bir diyalog olup, eserleri bu ilişkinin görsel yankısı olarak ortaya çıkıyor. Genellikle ne hissettiğini anlamadan önce resmederek; kontrol ve teslimiyet arasındaki gerilimi keşfederken amacı, izleyicide eski, sessiz ama keşfedilmeyi bekleyen bir duyguyu uyandırmak, tanıdık ama fark edilmemiş bir içsel alanı görünür kılmak.
Vaughan’ın sanatı, özellikle kadınlık, cinsiyet farkları ve semboller üzerine odaklanıyor. 2009 yılında yaşadığı duygusal yoğunluklar ve istismar deneyimlerinin ardından, oyuncak bebek figürleri üzerinden acısını ve mücadelelerini ifade etmeye başlamış. Barbie’nin, kültürel olarak herkesin belli bir algıya sahip olduğu ikonik bir kadın simgesi ve cinsiyet çatışmasının karanlık yanlarını görselleştirmek için güçlü bir araç olması sebebiyle; sanatçı onun toplumsal beklentileri temsil ettiğini ve bu beklentilerin ne kadar absürt olduğunu göstermede en uygun figür olduğunu düşünmüş. Eserler, mizahi ve çarpıcı heykeller aracılığıyla kadınların sıkça deneyimlediği sosyal baskıları ve akıl dışı normları sorgulatmayı, tartışma yaratmayı ve nihayetinde özgürleşme umudunu izleyiciye aktarmayı amaçlıyor.
San Francisco ve Los Angeles olmak üzere farklı tarihlerde iki merkezde düzenlenen edisyonlarıyla Startup, geleneksel sanat piyasasının hiyerarşik yapısına karşı daha yatay, deneyim odaklı ve samimi bir alternatif üretmeyi sürdürüyor. Açıkçası otellerde gerçekleştirilen fuarlar arasında, LA’ı düşünecek olursak, Felix’ten daha nezih ve rahat bir deneyim yaşattı.




