Geçen sene bu zamanlardı, Miami’ye yeni taşınmıştım. Müze ve galerileri keşfe çıktığım haftalardı. Instagram’da bir çağdaş sanat müzesinin portfolyo değerlendirme etkinliğini gördüm, kayıt yaptırdım. Kota sınırı olmayan, öğrencilere yönelik, yaklaşık 20 kişi için planlanmış bir etkinlikti. Artık öğrenci olmasam da her zaman sektör profesyonellerinin etkinliklere tebdil–i kıyafet katılmaları gerektiğini savunmuşumdur. İnsanın nihai amacı bilgi aktarımı olduğunda [işleyişe emek veriyorsanız], aktarımdaki zayıf halkaları görmek, anlatmak ve üzerine çalışabilmek elzemdir.
Sanat okulundaki ast–üst ilişki zinciri kırıldığında, yapılan yorumlar farklılaşır. Sanatçının başka bir sanatçıya eser yorumlamasındaki denklik, çeşitliliğe saygı ya da anlamayışındaki samimiyet daha gerçektir. Ast–üst yapısı bulunan ortamlarda ise sanat pratiğini inceleyen kişinin zaman kısıtı ve hazır gelmeyişi gibi sebeplerle, bağlamın kayması / anlamlandırılamaması ciddi bir sorundur. Misafir sanatçı ile öğrenci, sanatçı yorum yapmaya geldiğinden ‘konuşmak için konuşmak’ eyleminin gözlemlendiği; sanatçı sanatçıya ‘denklik içeren’ buluşmalar ise sohbet+profesyonel fikir içeriğinin gözlemlendiği bağlamlardır. Maalesef, ‘öğrenci’ olarak anılan canlının lisans, yüksek lisans ya da doktora yapıyor olması bu bağlamı bozmaz. Öğrenci ister lisans sonrası MA [Master of Arts], ister MFA [Master of Fine Arts] ile PhD arasında yıllarca sektör tecrübesi edinmiş, ister ‘misafir sanatçı’dan daha fazla tecrübeye sahip olmuş olsun, tanışma esnasında anahtar kimlik ‘öğrenci’ ise, coğrafya fark etmeksizin “bu böyle” denilen kişi olmaktan kurtulamaz. Batıya gidildikçe, çalışmaya duyulan saygı, kişisel alan gelişmişliği sayesinde artar ancak değerlendiren–değerlendirilen ilişkisi devam eder.
Benzer problemleri gözlemlemek için fırsat olarak gördüğüm etkinlik günü geldi, 15 kişilik uzun bir masa düzeni kurulmuş, 4 sanatçı sırayla öğrencilerin yan yana oturtulduğu masaları gezecek, fotoğraf projelerini yorumlayacaklar. Instagram’dan tanışıp takipleşmiş çoğu sanatçı kadar, müzenin davet ettiği misafir sanatçı ile önce birbirimizi tanımadık. Onun adı afişte yazdığından ben biraz fark etmiştim ancak değerlendirilenler isimlerini öncelikli olarak belirtmediklerinden o beni tanımamıştı, emindim. Öncesinde de bahsi geçen misafir sanatçının; değerlendirmeye götürdüğüme benzer görsel dil ile yarattığım birkaç çalışmamı Instagram’da beğendiğini hatırlıyordum. Yazıda belirttiğim izlenimler, kendisi ile konuşmalarımız üzerine notlarımdan derlediğim aktarımlar.
Benden önce incelediği birkaç öğrencinin portfolyosuna baktım göz ucuyla. Çoğu MFA öğrencisi, pek mutlu değillerdi. Önemi yok, mutluluk öncelikli bir iş yapmıyoruz, beklenti çalışmaların anlaşılması ve takiben uyandırdığı farklı izlenimlerin konuşulması. Yaklaştı, oturdu, dosyama baktı.
Türkiye’den taşınmadan önce enstalasyon, heykel gibi bütün çalışmalarımı [bağlama hizmet eden kavramsal fotoğraflar olacak biçimde] fotografik kompozisyonlara dönüştürmüştüm. Projenin dokümantasyon çekimleri ile uzaktan yakından alakası olmayıp, fotoğraf için yaratılmış gibilerdi. Yapıtların 3D versiyonlarını taşıyamayacağımı biliyordum, fotoğraflar her zaman kolaylıkla taşınabildiği için, ABD’ye gelirken hepsini ilerleyen dönemlerdeki sergilerde kullanmak için yanıma almıştım.

‘Satış Görüşmesi – 2019’ ile başladım sunum dosyasını göstermeye, ilgili çalışmada bir kadın cansız manken bedenini 400 erkek kartviziti ile kaplamıştım. Tema, kadının çalışma hayatında eril baskı ile objelleştirilmeye çalışmasına eleştiriydi. O fotoğrafa bakarken ben de proje arka planı hakkında bilgi veriyordum. Duraksadı, “Erkek kartvizitleriyle kaplandığı anlaşılmıyor” dedi. “Evet, bağlam fotoğrafın metni ile sunuluyor” dedim, kendi kartvizitimi çıkarıp gösterdim, sordum: “Benim kartvizitime bakınca erkek ismi olup olmadığını, [bir Amerikalı olarak] beni görmeden anlayabilir miydiniz?” “Hayır” dedi çelişkiyi hemen anlayarak, “Ama anlamam gerekir” diye sürdürdü. “Gerekmez” dedim, müze galerisinde gerçekleşen mevcut serginin duvarlarını gösterdim. Mesela şu projede fotojurnalist bir çizgi var. Görülen edisyonun baskısı, bilginin tek kaynağı. Ya da başka bir duvardaki çağdaş sanat görsel dilindeki projede, bilgi yok ancak his var, ve buna hizmet bile etmeyen ‘İsimsiz’ yapıt isimleri.
Eser, bilgi kaynağının kendisi olmadığında; bilginin size ulaşıp ulaşmadığı, yorumlayacak sosyo–kültürel ve tarihsel bağlama hakim olup olmadığınızın hiçbir önemi yok. Yani o projede çalışmanın hikayesi yok, sanatçının var, onu öğrenmek de isteğe bağlı, deneyiminizi kökten değiştirmiyor. Kavramsal/deneysel içerikte ise [diğer türlerde de var ancak buradaki kadar deneyimi farklılaştırmayabiliyor] çalışmanın künyesini okumak [benim o sırada aktarmakta olduğum sözlü bilgiler], coğrafya ve genel kültür farklılıklarından meydana gelen deneyimleri, dengesizlikleri nötrleştirir.
Konuşmamız bir gelenekçi ile “Dünya o alışkanlıkların edinildiği aynı yer değil” diyen bir başkası arasında yer yer gergin, yer yer “Evet burası gerçekten böyle” dedirten cümlelerle pinpon maçı gibi vuruşlarla ilerliyordu. Zaman yetmeyince konuşmayı kendi avantajlı pozisyonunun verdiği ‘değerlendirici’ hissi ile sonraki öğrenciye geçti, pek mutsuzdu, o değerlendirme istenilen biçimde ilerlememişti. Sağ ve sol yanımda oturan diğer ‘değerlendirilenler’ de şaşkınlardı, işleyiş normalde size ayrılan 15 dakikanın 2–3 dakikasında bilgi verip misafir sanatçıya teslim olmak, susmak yönündedir. Gözlemimi ben de o formatta yapmak istemiştim, ancak neyi yorumladığı kısmında misafir sanatçı baştan kaydırma yaparsa gerisi de bambaşka bir deneyim üzerine konuşmak olacaktı. Yaptığım yalnız bu başlangıç noktasını sabitlemekti, şartlarda anlaşamamıştık.
Bu saçma deneyimi neden kendime yaşattığım konusuna gelirsek; öğrenciliğim döneminde hocalarım ile sektörel paydaşlar arasında uçurumlar, hayalperest beklentiler, uygulayıcıların mevcut durumları içinde bulundukları sürece algılayamayacağı kavramlar görmüştüm. Şimdi ise öğrencilerin arasına, Bilim–Kurgu Müzesi’nin Kıdemli Küratörü ve Amerikan Deneysel Sanat Kolektifi Başkanı pozisyonlarımı belirtmeden, misafir sanatçıların tutumlarını, öğrenciye davranış biçimlerini, görselleri ele alış biçimlerini ve [çağdışı kalmış olmasına rağmen dayattıkları] fikirlerini gözlemlemek için katılmıştım.
Sektör profesyonelleri ve uygulayıcılar, günün temposunda köreldiklerini fark etmeseler de; bilgi aktarım zincirinin işleyişinden ve ilerleyişten sorumludurlar. Ancak bulundukları mevkilerin koltuklarında, tembellik, tutku kaybı, tek boyutlu bakış, vizyonsuzluk, torpilli atanış gibi deneyimleri sırasında işleyişin kendisini yorumlayamaz, kopuklukları anlayamazlar. İlk paragrafta hareketin kendisini ‘tebdil–i kıyafet’ adlandırmamın sebebi buydu. Herkesin kaybettiği bir başka oyunu bozamıyorsak, deşifre etmek.
Ülkeler, kıtalar değiştiğinde [Türkiye’de İngilizce öğrenirken gördüğünüz nesiller öncesinin yabancı isimlerine rastlamayıp] geleneksel isimler duymadığınız sürece; kimin kim olduğunu anlamanız mümkün değil ki. Kaldı ki cinsiyet çeşitliliğini düşünürseniz artık uluslararası ölçekte kadın/erkek ismi diye bir sınırlandırma kalmadı.
Fiziksel olarak fotoğrafın kendisini eserin tamamı gibi değerlendiriyordu. Kullandığı yaklaşım, latin alfabesi bilen birinin, o alfabeyi kullanan bütün dilleri okuyup anlayabileceği, hatta metni yorumlayabileceği iddiasından farksızdı. Fotoğraf okumasının bu kadarıyla çalışması gerektiğini söyledi, çalışamazdı. Sembolizm neden çalışmıyorsa, geleneksel okumalar da o yüzden, kültürel çeşitlilik sebebiyle kilitlenmiş, aşırı yorumlar [overestimation] seviyesinde işlevini yitirerek dönüp kalmıştı.
Zira farklı kültürlerden, coğrafyalardan gelmiş, farklı tarih eğitimlerinden geçmiş, farklı araştırma teknikleri öğretilmiş bireyler; bambaşka algılama mekanizmalarına sahiptirler. ABD’de izleyiciye sunulan eserleri açıklamasız bıraktığınızda; genel sanat izleyicisi ırksal yaklaşımlar, kitlesel hapsedilme, Q+ hareketler, ‘çalınmış’ topraklar, bireysel silahlanma ekseninde eser okuma eğilimi sergilerken, Avrupa’da bu çizgi [gündem kapsamında] göçmen hareketleri destekçiliği/karşıtlığına, Orta Doğu’da insan hakları, muhafazakâr/dini eğilimler yüzünden maruz kalınan hak ihlallerine ya da din propagandasına evirilir.
Basit bir örnek, yıllar önce İran’da, kadının devlet baskısıyla ve ‘örtünme’ kisvesi altında kimliksizleştirilmesini konu edinen bir fotoğraf projesi gerçekleştirmiştim [Mumya, 2019]. Proje Türkiye ve Avrupa’da destek görmüş ve defalarca tebrik edilmişti. Yine de bu seriden birkaç fotoğrafa 2023’te Baltimore’da, 13. kişisel sergimde [Trigger Warning / Tetikleme Uyarısı] yer verdiğimde bir avuç izleyici hayli rahatsız olmuştu. “Bu bir bireysel özgürlük, neden uğraşıyorsun ki?” dediler, bağlamı kaybetmişlerdi. İnancı mecburiyet olarak yerine getirmenin ne olduğunu bilmeden, [sokakta levhalarda örtünme uygulamaları düzgün değilse polis tarafından kadınların tutuklanacağı uyarıları bulunduğu] başka bir ülkenin dinamiklerini birinci dünyanın anlaması pek zor, en iyi ihtimalle zaman alıyor. Kendi coğrafyanızda yaşadığınız ihlalleri anlattığınızda ağızları açık dinliyorlar. Çoğunlukla “Anlattığın şey neden bir ülkede suç olsun ki?” diye soruyorlar. Bağlamı anlatabildiğiniz tek yer, sanat yapıtının yanında yer alacak eser künyesi. X konumunda Y anlamına gelen Z üzerine çalışan sanatçının anlatımı burada izleyiciye aktarılabilir ya da aktarılamaz.
ABD veya batılı seküler devlet yapılarında, devlet ya da toplum bireyin dinine müdahil olmadığında; tercih yapmak oldukça kolay. Ancak baskı, aile > toplum > devlet > birey [dairesel] zincirine girdiği zaman, buradan basit ve özgür bir çıkış yok. Çeşitliliği merkeze alan seküler toplumlar bu detayı genellikle kaçırır ve kendini geri dönülmesi imkansıza yakın muhafazakârlaşmış bir konumda bulurlar. Sonraki nesiller ise bir öncekilerin ‘özgürlük’ dediği unsurları devletin/toplumun baskı enstrümanları olarak enselerinde hissetmeye başlamışlardır. Antik Yunan’dan beri şaşmayan toplumsal örüntü yine karşınıza çıkmış, demokrasi; onu yıkmaya çalışanlara silahları kendi eliyle teslim etmiştir. Mevcut sistemlerde maalesef demagoglar her zaman kazanır, bilgeler kaybeder.
