Yıl 1937…
Tarihin en karanlık, en çelişkili dönemlerinden biri.
Bir yanda İspanya’da Guernica, Hitler’in Franco’ya yardım etmesi sonucu bombalarla yerle bir edilmiş, diğer yanda Stalin ‘Büyük Arınma’ diyerek kendi halkından birçok insanı infaz etmiş, Japonya Pekin’i işgal etmiş, dünya adım adım topyekün savaşa sürükleniyor. Ve bu kapkaranlık manzaraya rağmen Berlin’de Hitler ve Mussolini yan yana gelip, tüm bu kan gölüne bakarak ‘’Biz barışa inanıyoruz’’ diyebilmişti…
Dünya yanarken, şehirler bombalanırken, Nazi Almanyası’nın en büyük dertlerinden biri de neydi biliyor musunuz? SANAT.
Totaliter rejimler, sadece sınırları değil, toplumun zihnini de kontrol altına almak istiyordu. Ancak Nazi Almanyası, bu fikri bir adım daha öteye taşıdı. Mark Twain Cemiyeti’nin Atatürk’e ‘insanlığa hizmet’ madalyası verdiği o medeni ufkun tam zıttında, Münih’te, 19 Temmuz 1937 tarihinde bir sergi açıldı: Die Ausstellung “Entartete Kunst‘‘. Türkçe çevirisi ile “Dejenere Sanat Sergisi”.
Bu sergiyi sanat tarihindeki diğer örneklerden ayıran bir paradoks vardı: Yüzyıllardır sanatçılar için bir sergiye seçilmek, müzelere girmek en büyük onur ve başarı göstergesiydi. Fakat burada tarih ilk kez tersine akıyordu: Bir sanatçının bir sergide yer alması, ilk kez iyi bir şey değildi. Prusya Sanat Akademisi Başkanı Ziegler’in küratörlüğünü yaptığı bu seçkiye girmek bir ceza, bir teşhirdi. Duvara asılan her resim, aslında sahibinin boynuna asılan bir yaftaydı. Buraya seçilmek ‘keşfedilmek’ değil; rejim tarafından ‘fişlenmek’, halka hedef gösterilmekti.

Hitler’in favori ressamı Adolf Ziegler, kurduğu komisyonla Almanya’daki devlet müzelerini tek tek gezdi. Dada, Sürrealizm, Kübizm ve Ekspresyonizm akımlarına ait 16.000’den fazla esere el koyarak müzeleri adeta yağmaladı. Ardından, bu devasa yıkımın içinden seçtikleri 650 eseri, ibret olması amacıyla bu sergiye yerleştirdi. Naziler, sokağın bir tarafında ‘ideal ve saf’ kabul ettikleri eserler için ‘Büyük Alman Sanat Sergisi’ni (Große Deutsche Kunstausstellung) açarken, hemen karşısında ise ‘hastalıklı’ saydıkları eserler için Dejenere Sanat Sergisi’ni açtılar. Amaç, halka ‘neyi sevmeleri’ ve ‘neyden nefret etmeleri’ gerektiğini aynı anda, keskin bir zıtlıkla göstermekti. Hitler ise açılıştan bir gün önce konuşmasında şöyle demişti:
‘’Bundan böyle, kültürel çürümenin son unsurlarına karşı amansız bir arındırma savaşı başlatacağız. Ama aralarında hâlâ daha yüksek şeyler için yaratıldığını düşünen biri varsa, bunu kanıtlamak için dört yılı var; ancak bu dört yıl, nihai bir yargıya varmamız için de yeterli. Ama şimdi -sizi burada temin ederim- birbirini destekleyen tüm dedikoducu, amatör ve sanat sahtekârı gruplar kökünden sökülüp yok edilecek. Bizim için bu tarih öncesi kültürel Taş Devri insanları ve sanat meraklıları, atalarının mağaralarına geri dönüp orada ilkel uluslararası karalamalarını yapabilirler.’’
– Adolf Hitler, Rede zur Eröffnung der Großen Deutschen Kunstausstellung, München’de, 18. Temmuz 1937.
Hitler’in inşa ettirdiği sanat tapınağı Haus der Deutschen Kunst’ta açılan Büyük Alman Sanat Sergisi’ne tezat oluşturacak şekilde kurgulanan Dejenere Sanat Sergisi; Hofgarten’ın arkadlarında yer alan eski Arkeoloji Enstitüsü’nün basık, havasız ve dar koridorlarına sıkıştırılmıştı. Çerçevesiz, kaotik ve aşağılayıcı duvar yazılarıyla sergilenen eserler; Hitler’in “Sanatın misyonu pislik uğruna pislik içinde debelenmek değildir” sözüyle yaftalanıyor ve modernizm, izleyicinin gözünde estetik bir ifade biçimi olmaktan çıkarılıp, kurtulunması gereken bir ‘hastalık’ olarak sunuluyordu.
Dejenere Sanat Sergisi, aslında estetik bir tartışmanın çok ötesinde, salt politik sansür ve tahakküm projesiydi. Naziler, bu sergi ile en sinsi sansür mekanizmasını işlettiler: Görünür kılarak yok etmek.

Klasik sansür genellikle yasaklamayı, gizlemeyi, üzerini örtmeyi hedefler. Gizlenen şey ise merak uyandırır, o artık yenmemesi gereken cazip bir yasak elmadır. Bu psikolojiyi oldukça iyi bilen Naziler, bu nedenle modern sanatı depolara kilitlemek yerine, halka teşhir ettiler. Bunu yaparken de eserin, aurasını, bağlamını, itibarını vahşice söküp attılar.
İktidar, güzel ve çirkinin ne olduğuna dair bir tanımlama yaptığında, sadece sanatın form ve biçimini değil, toplumun düşünme biçimini de sansürlemiş olur. Bir Kandinsky’i veya bir Kirchner’i, eğri büğrü asarak, altına alaycı notlar düşerek, etrafına sahte fiyat etiketleri yapıştırarak sergilerseniz, o eseri fiziksel olarak yakmanıza gerek kalmaz. Çünkü eseri zaten ‘gülünç’, ‘beceriksiz’ ve ‘hastalıklı’ bir nesneye dönüştürerek, toplumun gözünde manevi olarak öldürmüş olursunuz.
İşte 1937’de yapılan tam olarak buydu: Bir sanat eserini yasaklamaktan çok daha etkili bir sansür yöntemi olan ‘itibar suikastı’. Dejenere Sanat Sergisi ile sanat, bizzat rejimin elinde, kendisine doğrultulmuş bir susturuculu silaha dönüştürülmüştü.
