Maryland’de 1826’da kurulmuş, ABD’nin en eski ve sanat okullarından birinde Multidisipliner Sanat üzerine Master of Fine Arts [MFA] öğrencisiydim. Daha önce turist olarak geldiğim ABD’ye taşınmamın ilk yılıydı. Uzun yıllardır İngilizce öğrenim görüyordum ancak turistik kullanımın dışında günlük alışkanlıklara alışmak zaman alıyordu. Karanlık mizah anlayışım, Orta Doğu’nun kolektif kültürünün açtığı bazı görünmez yaralar, uzak kaldıkça daha görünür hale geliyordu. Sosyalleşirken, arkadaş edinme süreçlerimde, akademik ve sanatsal üretimimde bu kabullenilmeyişi biraz biraz hissediyordum.
Türkiye’de zayıf olsa da içerik üretiminde hızla yayılan, batıda ise zirve noktalarını yaşayan ‘politik doğruculuk, duyar[lılık] kasmak, iptal edilmek’ veya benzeri isimlendirmeleri belki sosyal belki de geleneksel medyada rastlamışsınızdır. Pratikte hiçbir şeyi çözmeyen, yalnızca kibarlaştırılmış [kırıcı/saldırgan olmayan] adlandırmalara takılı kalan, “O kişiye bunu söyleyemezsin, bu konuda mizah yapamazsın” ekseninde şekillenmiş, ifade özgürlüğünü toplumsal bir kontrol mekanizmasıyla baltalayan bir kavram olarak karşımıza çıkar. Yani bazı ülkelerdeki fikir özgürlüğünü devletler kısıtlar, bazılarını toplum. İlginçtir ki batıda ifade özgürlüğü, ‘liberal/özgürlükçü kanat’ tarafından politik doğruculuk > iptal kültürü aracılığı [ve bugün yeni yeni, Kültürel Sahiplenme diyebileceğimiz [Cultural Appropriation] ile kısıtlanmış hale geliyor.
Cancel Culture [İptal Kültürü], politik doğruculukla birlikte güç kazanan ve hukuki sınırların dışında işleyen, ‘uygun olmayan’ olarak adlandırılan davranışlarda bulunan kişilerin kariyerini, sosyal varlığını, başarılarını hiçe sayan ve onu dışlamak/aşağılamak suretiyle yok eden bir toplumsal denetim biçimi. Burada söz konusu olan, yasa, mahkeme ya da kurumsal bir yaptırım değil; kolektif bir ‘duyarlılık’ gösterisi üzerinden kurulan ahlaki baskı. Sosyal medyada hızla örgütlenen bu refleks, bireyleri savunma hakkı tanımadan ve en önemlisi, gerçekten neyi anlatmaya çalıştığını anlamadan; bağlamı gözetmeden ve çoğu zaman geçici duygusal tepkiler üzerinden yargılar. Politik doğruculuk ise, bu zeminde kapsayıcı bir dil arayışından uzaklaşarak, kimlerin konuşabileceğini, hangi ifadelerin kabul edilebilir sayılacağını belirleyen görünmez bir filtreye dönüşüyor.
Öğrenciliğim sırasında aldığım bazı derslerde misafir sanatçılar ağırlıyorduk, onlar da yeni yapıtlarımız hakkında yorumlar yapıyorlardı. ‘Geçersiz Yorum Üzerine’ yazımdaki durumlara paralel biçimde [sadece bunu ilk yaşayışımdı]; misafir sanatçılardan bazıları, kendi alanlarının farklılığı, klasikliği, ya da sadece kısıtlanmış zaman yüzünden metinlere zaman ayıramadıkları için, çalışmaların çerçevesinin tamamen dışında kalan yorumlar yapıyorlardı. Yapıtların farklı algılanması, yorumlanmasına alışmıştık ancak bahsettiğim durum gömleğin ilk düğmesini kaydırarak iliklemek gibiydi. Öyle başlayınca, sonraki düğmeler de alakasız yerlere ilikleniyor; hem dinlediğimiz zaman, dersin işleyişi, eserin metni, izleyici alışkanlıklarının anlamlandırılması..vb. derken ipin ucu kaçıyordu. Bizim derdimiz ise; yapıtı ve üretim süreç/sebebini aktarmak, sonrasında sert, iyi, kötü ya da tatmin eden/etmeyen herhangi yorum almaktı. Sanat kurumlarında yorum hakkında yaşanan genel bir sorundu bu.
Bir arkadaş ortamında konuk sanatçılarla deneyimlerimiz ve bu aktarılan fikirlerin ne kadar etkili olduğu konularında yorumlar yapıyorduk. Yaklaşık altı sanatçıdan dördü, sanat pratiğimizi anlamış ve hedefe yönelik yorumlarda bulunmuş, biri anlamaya çalışmış ancak kopukluk olduğunu düşündüğünü söylemiş, biri ise metni hiç okumadığı için kavramsal sanatı ana akım çağdaş ya da klasik sanat gibi yorumlamış, yorumlar çok alakasız yerlere gitmiş, verilen organizasyon emeği ve harcanan zaman çarçur edilmişti. Bu son kişi hakkında grup içinde “O kadar alakasız yorumlar yapıyor ki, ağzını bantlamak istiyorum” dedim. Bantlanmış halde bile yapıtlara aynı seviyede etki ederdi zira.
İki yıl süren programın henüz ilk yılındaydım. Yakında mezun olacak öğrencilerden Daniel, koyu bir katolikti. Ateist olmak hayatımı, 35 yılımı yaşadığım Türkiye’de de zorlaştırmıştı, ABD’de [özellikle yaşadığım daha özgür bölgelerde] aynı büyüklükte alerjiler beklemiyordum. Yıllar sonra duyduğum üzere; Daniel sosyo–politik eserlerimi sıklıkla yönetime şikayet etmiş, kaldırılmasını istemiş, sonuç alamayınca diğer öğrencilere hakkımda ‘kadın düşmanı’ ve iptal kültürünün hedef alabileceği başka karalamasında bulunmuştu. İlk zamanlarda iletişimimizde sıcak davranan Daniel ve bazı diğer öğrencilerin tutumlarında ciddi biçimde soğuklaşan değişimler gözlemliyordum. Selamlaşmayı kesmek, mesafeli davranmak, elzem olmadıkça konuşmamak gibi şeylerdi bu değişimler. Yani görüyordum da o dönem bu şikayetleri ve örgütlemeyi bilmediğimden anlam veremiyordum.
Üzerinden geçen zamandan sonra bu dedikodular bana ulaştığında, halk arasında ‘arkadan konuşmak’ ya da ‘karalama’ denip önemsenmeyebilecek bu içeriklerin iptal kültürü ile birleşip çığ etkisi yaparak nasıl kariyer suikastlerine dönüşebileceğini ilk defa görmüştüm. Türkiye’de yaşadığım politik baskı ya da galerilerin eserlerimi sergilemeyişine, yapılan farklı türde negatif değerlendirmelere alışkındım ama buradaki sorun sosyal ve kariyer odaklı bir suikast etkisi göstermişti. Arkadaşlarım benimle paylaşmadıkları sebeplerle bana mesafe almış, iletişimde olduğum küratörler iletişimi kesmiş, okulda selamlaştığım insanlar konuşmaz olmuş, bazı akademisyenler de 180 derece değişen davranışlarıyla bir sorun olduğunu göstermişti.
Odadaki fil diye bir deyim vardı ya, herkes olduğunu biliyor ama kimse onun hakkında konuşmuyordu. Kariyerimin hiçbir yerinde sevilme veya kabullenilme endişem olmamıştı, bu yüzden özgürce üretebiliyor, diğer sanatçıların konuşmadığı konularda beyanlarda bulunabiliyordum. Açıkçası biraz “Tamam sevmemeleri, sosyalleşmemeleri sorun değil de bu tıkanıklığın sebebini netleştirelim” durumuydu. Biraz da sosyolojik merak. Daniel, o küçük arkadaş grubunda söylediğim, hakkında ağzını bantlama yorumu yaptığım konuk bir kadın diye; benim için ‘kadın düşmanı’ dedikodusu çıkarmış, politik doğrucu kitle tarafından da bu söylem öylece yayılmış, sınırlarıma kadar dayanmıştı. Kariyerim boyunca yaptığım 14 kişisel serginin sadece ikisi bile ataerkil şiddetin kadın haklarına saldırması, Q+ bireylerin yaşam biçimini daraltması üzerine eleştiriydi, Instagram ya da web siteme bakan herhangi izleyici bunu anında fark ederdi, dolayısıyla bu karalama şahsımla hayli alakasızdı. Yani buna inananlar sadece bir yabancı öğrenci hakkında duydukları olumsuz ve uydurma bir veriyi bana yakıştırmak istemiş, aslını merak etmemişlerdi. Hiçbir boyutuyla ırksal bir önyargı değildi bu, biliyordum, sadece farklı dünyaları kavrayamayışlarındandı. Daniel ise atı alıp Üsküdar’ı geçmiş, otokrasi ve din eleştirisi içeren yapıtlarımı defaatle şikayet etmiş, detaylı uydurma yorumlar yapmış; akademisyenleri, öğrencileri, küratörleri bana karşı kışkırtmıştı.
Yaşadığım, spesifik örneğiyle küçük ölçekli bir iptal edilme deneyimiydi, ki bu haliyle bile bana sayısız sosyal ortam kaybına, birkaç sergi açamayışa, bölgesel bir kötü şöhrete ve bundan sonra profesyonel paylaşımlarda bulunamayacağım akademisyenlerin mesafeli yaklaşımına mâl olmuştu. Samimi şekilde ifade özgürlüğünden bahsediyorsak; özgürlüğün fiili/toplumsal ya da hukuki herhangi bir kısıtı olduğu sürece bu kazanıma asla ulaşamayacağız.




