Los Angeles’ın çok kültürlü yapısını ve küresel sanat sahnesindeki yükselen konumunu merkezine alan LA Art Show, 7–11 Ocak 2026 tarihleri arasında Los Angeles Convention Center’da gerçekleşti. 180.000 metrekareyi aşan sergi alanında düzenlenen fuar, yalnızca ticari bir platform olmanın ötesinde, küratöryel özel bölümleriyle çağdaş sanatın güncel yönelimlerini görünür kılarken; 31. edisyonun açılış partisine oyuncu Sasha Pieterse ev sahipliği yaptı.
İlk bakışta göze çarpan son derece düzenli bir fuar mimarisi kurulmuş olmasıydı [00:27]. Stand aralıkları muntazam ve ideal genişlikte, kalabalıkta ziyaret saatlerinde bile boğucu olmayan bir deneyim yaşatan; en önemlisi de her standı görmeye müsaade eden yürüyüş güzergâhlarına sahipti. Stand dağılımı 70 galeri, 5 özel sergi, 3 sponsor ve 6 bienalden oluşan LAAS, eser bilgilerinin sunumu ve künyelerin sunumu açısından oldukça profesyoneldi.
Keith Haring, Salvador Dali, Andy Warhol gördüğüm için ayrıca mutlu ayrıldığım etkinlik, ABD, Fransa, Güney Kore ve İngiltere’den de birçok galeri katılımıyla gerçekleşti.
Steidel Contemporary’de [05:21], daha önce başka fuarlardan da hatırladığım Adam Greener’in metinlerden oluşan çalışmalarıyla karşılaştım. Greener, çocukluğundan beri hikâye anlatan, derslerde defterlerini karalamalarla dolduran, bu alışkanlıklarıyla sanat pratiğinin temelini oluşturan bir sanatçı. Koparılmış defter sayfalarını andıran geniş ebatlı malzemeler kullanarak, çocukluk ve ergenlik döneminin hayal gücünü, mizahını ve takıntılarını akrilik illüstrasyonlarla yeniden ele alıp; kültür, kurallar ve toplumsal beklentilerle dolu kaotik dünyayı genç bir zihnin nasıl anlamlandırdığını sorguluyor.
İsviçre’den katılan Laurent Marthaler Contemporary fuarın en göz alıcı eser künyelerini, alüminyum plakalar [09:18] üzerinde okumak örnek bir deneyimdi. Hemen girişte konumlanmış standda izleyiciyi yakalayan Lüksün Periyodik Tablosu [09:37] adlı çalışmasıyla Daniel Allen Cohen’in pratiği, lüks kavramını bilimsel bir düzenleme dili olan periyodik tablo formu üzerinden ele alan kavramsal bir sanat çalışması olarak sunuluyor. Kavramsal pratiğin, ana akım süslü çağdaş sanat ekolüne ve koleksiyoner alışkanlıklarına hitap eden sınırında bulunan bir görsel dilin de kullanıldığı yapıt, sanatçının Periyodik Tablo serisinin en kapsamlı ve en önemli halkasını oluşturuyor. Eserde, vintage Chanel inci kolyelerden yaklaşık 900 dolarlık Louis XIII konyak şişesine kadar uzanan gerçek ve tanınabilir lüks nesneler, periyodik tablodaki elementler gibi sistematik biçimde yerleştirilmiş. Bu yaklaşım, son derece öznel ve kültürel bir kavram olan lüksü, bilimsel düzen ve sınıflandırma çağrışımları taşıyan bir yapı içine alarak bilinçli bir çelişki yaratıyor. Cohen bu yolla, çağdaş toplumun statü, tüketim ve gösterişe dayalı arzularını görünür kılmış. Periodic Table of Luxury, yalnızca estetik bir sunum değil; lüksün değeri, ‘gerekliliği’ ve toplumsal etkileri üzerine izleyiciyi düşünmeye davet eden eleştirel bir çalışma olarak yaratılmış.
Satış odaklı kurulmadığından sanırım, organizasyonun en keyifli ve fikir arka planı anlamında iddialı kısmı [18:12] bienallerdi. Afrika, Asya, Kuzey ve Güney Amerika ile Avrupa’yı kapsayan geniş bir coğrafyadan gelen 7 bienal ve çok sayıda disiplinlerarası projeyi ortak bir düşünsel zeminde buluşturan DiverseArtLA, bienalleri yalnızca sergi formatları olarak değil, aciliyet, deney ve eleştirel düşüncenin dolaşıma girdiği geçici laboratuvarlar olarak ele alırken; sanat kurumlarını ise bu üretimlerin belleğini tutan, yöntemsel süreklilik sağlayan yapılar olarak konumlandırmayı hedeflemiş. Çevresel krizlerden biyometrik verilere, tekstil üzerinden ekolojik hafızadan dijital peyzajlara, sınır politikalarından göçebe küratöryel modellere uzanan işler; çağdaş sanatın bugün yer, topluluk, teknoloji, beden ve doğa kavramları etrafında nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor.
New York galerilerinden Arcadia Contemporary sunumuyla [27:14] Matthew Cornell’in yapıtları, sanatçının çocukluğundan itibaren süren yer değiştirme, köksüzlük ve ‘eve ait olma’ arayışının resimsel bir günlüğü niteliğinde. Benzer pratiklerle çok ilgili olmamama rağmen çalışmalardaki detaylar ziyaretçiyi standa doğru çekiyor. Amerika’yı baştan sona kat eden bir çocukluk deneyiminden doğan resimler, idealize edilmiş manzaralardan uzaklaşıp evler, mahalleler ve içlerinde yaşanan görünmez hayatlara odaklanıyor. Cornell, özellikle gece ve alacakaranlık saatlerini seçerek, sıradan yapıları sessiz birer anlatıya dönüştürüyor; pencerelerden sızan ışıklar, içeride süren hayatların varlığına dair hem umut hem de eksiklik hissi yaratıyor. Bu serideki evler yalnızca mimari yapılar değil, aidiyet, süreklilik ve hafıza kavramlarının taşıyıcısı. Sanatçı, tek bir yerde büyümenin sağladığı kimlik duygusunu, kendi parçalı geçmişiyle karşılaştırırken, izleyiciyi de ‘ev’ dediğimiz şeyin bir mekân mı yoksa bir his mi olduğu sorusuyla baş başa bırakıyor.
Fabrik Projects’te [28:58] Dina Goldstein’in Kahvaltı serisine rastladım. Çalışma, sanatçının popüler kültür ikonlarını gündelik ve rahatsız edici gerçekliklerle yüzleştiren eleştirel yaklaşımının güçlü bir örneği. Barbie ve Ken gibi Batı kültürünün idealize edilmiş figürlerini merkezine alan bu sahne, kusursuz mutluluk vaadiyle kurulan ev içi düzenin kırılganlığını açığa çıkarmayı amaçlamış. Goldstein, çocukluk masumiyetiyle özdeşleştirilen bu figürler üzerinden, güzelliğin güç ve mutluluğun ön koşulu olarak sunulmasını, dayatılmış rollerin yarattığı kimlik krizlerini ve ideal yaşam anlatısının kaçınılmaz çözülüşünü görünür kılıyor. The Breakfast, parlak yüzeyin ardındaki boşluğu ve değer kaybını ifşa ederek, izleyiciyi hem nostaljiyle hem de sert bir yüzleşmeyle baş başa bırakmış.
Pontone Gallery standında izleyici ile buluşan [29:21] Güney Koreli sanatçı Hwang Seontae’nin sanatsal pratiği ise, cam, ışık ve mekân ilişkisini merkezine alan, sessizlik ve bekleyiş duygusuyla yüklü ‘light box’ çalışmaları etrafında şekilleniyor. Katmanlı baskılı ve kazınmış cam yüzeylerden oluşan bu eserler, kendi iç ışık kaynaklarıyla aydınlatılan, çağdaş ve düzenli iç mekânları betimlerken; pencerelerden süzülen ışık, boş fakat terk edilmemiş odalarda gölge ve yansımalar yaratarak hem bir yokluk hissi hem de olası bir varlığa dair beklenti üretiyor. Sanatçının mekânları, dramatik bir sahne gibi; eylem askıya alınmış, zaman durmuş gibi kurgulanır. Işık ise, bu durağan mimariyi canlandıran temel aktör olarak, izleyiciyi içe dönük bir tefekküre davet eder ve gündelik mekânları algısal, meditatif bir deneyime dönüştürmeyi amaçlamış.
Fuarlarda, kazanmak için bütün tuşlara basarak Atari oynayan bireyler gibi, her popüler akımı aynı çalışma üzerinde deneyen çalışmalara sıklıkla rastlanır. Film karakterleri, çizgi kahramanlar, epoksi [parlaklık unsuru], büyütülmüş ebat ve aşırı renklendirme gibi. Bu tür işleri pek orijinal çalışmalar olarak sunmak biraz absürt olabilir zira seyirciye kopyanın kopyasının kopyasını en popüler formatta sunmuş ve piyasaya göre oynamış oluyorsunuz. Galerinin kalibresi ve/veya kontrolsüz sanatçı standları gibi değişkenler, bu deneyime maruz kalıp kalmayacağınızı belirliyor. Los Angeles’a renk katan LAAS’ta, ana akım dekorasyon alışkanlıklarının dışında sektöre yön veren sanatçılarının eserlerini, özellikle bienaller gibi sanat dünyasının dengeleyici unsurlarını ve fiyatları uçurmuş olsa da ekranların resimlere adapte edilerek video art [11:36 ve 32:27] örneklerinin çeşitlendiğini görmek umut verici.
