Ertuğrul Berberoğlu
Ertuğrul Berberoğlu

Belirme–Dağılma Eşiğinde Bakıştan Akışa: Ertuğrul Berberoğlu

24 Ocak 2026
4 dakika

Sanatla kurduğum temasın, dünyayı sanat aracılığıyla algılamayı öğrenişimin ve bugün sanata dair içimde var olan her düşüncenin kaynağında Ertuğrul var. Bakmayı, durmayı, sezgiyi ciddiye almayı; görünenin ardındaki titreşimi fark etmeyi onunla birlikte öğrendim. Sanat, benim için bir varoluş biçimi hâline geldiyse, bu onun açtığı yollar sayesinde oldu. Bu yazı, bu yüzden benim için özel bir yerde duruyor; eşim sanatçı Ertuğrul Berberoğlu’nun Doğal Erotizm adlı çalışmasıyla karşılaşmam sırasında içimde beliren sezgilerden, düşüncelerden ve bedensel duyumlardan doğuyor.

Tuval üzerine akrilik boya – yağlı pastel olarak üretilmiş, 120 × 60 cm ölçülerindeki bu yüzeyin (2026) karşısında durduğumda, bakışımın yavaşça içine çekildiği bir eşikte duruyor gibi hissediyorum. Resimde gözlerimi ilk karşılayan, sol üst bölgede yoğunlaşmış; kırmızı ve pembeye çalan, gülleri ya da çiçek kümelerini anımsatan belirmiş kütleler oluyor. Yeşil ve sarı tonların içinden titreşerek öne çıkan bu alanlar, görür görmez estetik cazibenin çağrısına kapılmama neden oluyor. Ancak bakış uzadıkça, bu biçimlerin belirginleşirken yeniden belirsizleştiğini fark ediyorum; sanki ya belirmek üzere ya da dağılmak üzere bir eşikte duruyorlar.

Tüm yüzeye yayılmış kısa, ritmik ve yönsüz dokunuşlar; her bir rastlantısallığın titreşerek birbirine yaklaşıp uzaklaştığı hissini veriyor. Tek tek bakıldığında önemsiz görünen bu küçük hareketler, birlikte bir bütünlük duygusu kuruyor. Hiçbir zorlama yok. Yeşil, mavi, beyaz ve sarı alanlar birbirinin içine akıyor; yaşamın ve doğanın kendi akışı gibi, zorlamasız ve akışkan. Teknik, burada varoluşun bu titreşen hâline eşlik etmek için var.

Ertuğrul Berberoğlu, Doğal Erotizm, 120x60 cm, Tü yağlı mum pastel boya ve akrilik boya, 2026
Ertuğrul Berberoğlu, Doğal Erotizm, 120×60 cm, Tü yağlı mum pastel boya ve akrilik boya, 2026

Sanki her şey zaten var olan bir şeyin, benim izleyişimle ya belirecek ya da yok olacak olması hissini taşıyor. Bu durum, bana sanatçının insan iradesini yaşamın akışına eklemleyişini düşündürüyor. İradeyi varoluşsal bir düzlemde düşünsel olarak irdelediğini sohbetlerimizden biliyorum. Burada irade, belirme–dağılma eşiğinde konumlanıyor: Ne bütünüyle müdahale eden ne de tamamen geri çekilen; olanın içinde, olanla birlikte duran bir bilinç hâli.

Bir eseri izlerken bedenin kaçınılmaz olarak mekânsal bir konum arayışına girdiğini fark ediyorum. Ben neredeyim? Bu yüzeye nereden bakıyorum? Bu soru belirdiğinde, titreşen ve akışkan alanın ahengine henüz tam olarak dâhil olmadığımı hissediyorum. Resmin alt bölümünde yatay bir kesitle belirginleşen mavi bant, bir basamağı, bir kıyı çizgisini, bir izlem noktasını andırıyor. Ayaklarım tam da bu hatta basıyor.

Bu mavi bant, üstteki yeşil ve beyaz alanların hareketine karşılık daha yoğun, daha durağan bir zemin hissi taşıyor. Yine de tam bir hareketsizlik yok; mavi tonların içinde titreşen kısa çizgiler, durgunluğun bile sabit kalamadığını hissettiriyor. Ayaklarım sabit, ama ağırlığım ileriye doğru akmak istiyor.

Bu an, Narkissos’un suyun kıyısında durup yansımaya bakışını çağrıştırıyor. Ancak burada yüzey, bakışı kendine kilitleyen bir ayna değil; izleyeni eşiğin ötesine çağıran bir alan. Yer ve gök, yeşil ve mavi, üst ve alt; tüm bu karşıtlıklar ayrışmadan bir arada duruyor. Yukarıda gök titreşiyor, aşağıda yer kendi ağırlığıyla var. Bakış uzadıkça, bedenimin ağırlığı fark edilmeden öne kayıyor.

Ayağımın altındaki mavi titreşim beni yalnızca güvenli bir izleme noktasında tutmuyor; başımı eğmeye zorluyor. Eğildiğimi hissediyorum. Bu eğiliş, bilincin kendi sınırını gevşetmesi gibi. Suyun yüzeyinde beliren şey, bana ait tekil bir yansıma değil; yaşamın, doğanın ve varoluşun birlikte titreşen çoklu hâli. Bakışımla kesişen şey tam da bu.

Burada bakış donmuyor, içe kapanmıyor; dışarıya doğru açılıyor. Kendi varlığımı, bu titreşen bütünlüğün içinde hissediyorum. “Ben” dediğim şey, ahengin içine karışarak belirginleşiyor. Resim artık bana bir soru sormuyor; deneyimin kendisi yanıtı veriyor: Yaşam, içtekini mutlaklaştırarak değil, kendini bu akışın içinde görebildiğinde mümkün oluyor. Başımı eğmiş hâlde durmuyorum artık. Suya karışıyorum.

Bu deneyimin bende açtığı tüm düşünsel alanların, bakışımda beliren her sorunun ve bu eşiğe kadar ilerleyebilmemin, sanatçının açtığı yollar sayesinde mümkün olduğunu biliyorum. Bu yüzey, düşünmenin, duraksamanın ve iradeyi yeniden konumlandırmanın imkânını sunan bir zemin. Yaşamı, varoluşu ve insanın müdahale sınırlarını böylesi bir açıklıkla sorgulamaya davet eden bu yaklaşımı, hem sanatında hem de yıllar içinde paylaşılan düşünme hâllerinde tanıyorum. Bazı eserler izleyene bir şey göstermez; ona düşünebileceği bir yer açar. Bu yer, benim için, onun sanatıyla mümkün oldu.

Teşekkür ederim sevgili eşim Ertuğrul Berberoğlu.

Aliye Selin Berberoğlu

Aliye Selin Berberoğlu (1990, Kadıköy doğumlu); çağdaş sanat alanında küratöryel projeler geliştiren, sanat yazıları ve eleştirileri kaleme alan; aynı zamanda bir sanat galerisinde uzun süredir direktörlük görevini sürdüren disiplinlerarası bir sanat profesyonelidir. 20 yaşından itibaren görsel sanatlara yönelmiş; bu ilgisini yıllar içinde kapsamlı okumalar, araştırmalar ve sergi ziyaretleriyle derinleştirmiştir. Son yedi yıldır aktif biçimde sanat alanında çalışan Berberoğlu, küratöryel yaklaşımında toplumsal hafıza, kimlik, kolektif duygular ve dönüşüm kavramlarını merkeze alır. Yazılarında estetik duyarlılığı psikanalitik, felsefik ve sosyolojik derinlikle buluşturur; okuyucuyu yalnızca izlemeye değil, hissetmeye ve düşünmeye davet eden bir dil geliştirir. Direktörlüğünü yürüttüğü galeride, sanatçılarla izleyici arasında düşünsel ve duygusal bağlar kuran projelere imza atar.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Peride Celal
Önceki

Dişleri Kamaşmış Bir Burjuvazi: Peride Celal’in “Kurtlar” Sofrası

Ceren İren, "Superposition"
Sonraki

Ceren İren’in “Superposition” Sergisi Pg Art Gallery’de