Aşk, sanat tarihinde en güçlü, en evrensel temalardan birini oluşturur. Sanatçılar yüzyıllardır aşkı sadece bir duygusal deneyim olarak değil, aynı zamanda tutku, bağlılık, kayıp, acı, tanrısallık ve insanın varoluşsal yönü üzerinden de ele almışlardır. Yüzyıllardır tartışılan üzerine konuşulan bu aşk neydi?
Platon’a göre aşk, sadece bedensel bir tutku değil, ruhu hakikate yönelten bir merdivendir.“Şölen (Symposion)” adlı diyalogunda aşkı, insanın ölümlü doğasından kurtulup idealar dünyasına yükselme arzusuyla açıklar. Spinoza ise aşkı, bir “neşe biçimi” olarak tanımlar. “Aşk, bir dış nedenin imgesiyle birlikte gelen neşedir.”
Yani aşk, insanın kendi varlığını genişletme biçimidir. Hem duygusal hem varoluşsaldır. Şimdi Spinoza’ya sormaz mıyız dış neden yani etken sandığımız gibi neşe getirmiyorsa? Seçilen dış neden mi yanlıştır yoksa seçtiğimiz dış nedenle neşe bulmayı mı becerememişizdir?
Nietzsche’ye göre aşk, güç isteminin bir biçimidir. “Aşk, iki insanın birbirini aşma arzusudur.” Yani aşk, hem yaratıcı hem yıkıcı bir güçtür insanı dönüştüren bir mücadele alanıdır. Aşk, yaratma ve kendini aşma enerjisidir. Ben Nietzsche’ye daha yakınım sanırım iki insan arasında aşk olduğu iddia edilip de yıkıcı bir etki bırakmadığını ne gördüm ne duydum.
Simone de Beauvoir ise aşkın patriyarkal toplumda kadına dayatılan bir “kader” haline gelmesi durumunu eleştirir. “Aşk, iki özgürlüğün karşılıklı tanınması olduğunda gerçektir.” fikrini savunur kesinlikle haklıdır aşk kısıtlamaz aksine ne kadar özgürleştirirse o kadar güzeldir.
Peter Paul Rubens’in Samson ve Delilah adlı eseri, bir aşk ve ihanet trajedisini tasvir eder. Samson’un sevgilisi Delilah, Samson’un doğaüstü gücünün sırrının keşfedilmesi için onu tuzağa düşürür. Delilah’ın suç ortağına Samson’un saçını kesmesini söyleyerek onu güçsüz bıraktığı an tasvir edilmiştir. Dışarıda, askerler onu yakalamak için beklemektedir. İki sevgiliden birinin diğerine ihanetini Rubens ustalıkla aktarmıştır. Bu eser aşk ve beraberinde gelen en yıkıcı duygulardan biri olan ihaneti birlikte işleyerek sanki âşıklara güvenmeyin! der gibi.

René Magritte tarafından yapılan The Lovers II isimli eser ise iki kişi arasında yaşanabilecek ya da yaşanmış aşk senaryoları hakkında akıl yürütme konusunda oldukça cömert davranır. Magritte yüzleri beyaz bir bezle örtülü, belirsiz bir ortamda ve gerçek anlamda iletişim kuramayan iki figür sunmuştur. Yaşadıkları aşk sonrası veda eden iki kişiyi temsil edebilecekleri gibi asla tam olarak birleşemeyecek ama birbirinden kopamayacak iki kişiyi de temsil ediyor olabilir. Eseri ilk gördüğümüzde iletişimsizlik mesajı kendini hissettirir. Kavuşamayan bu ikili için hüzün duyarız.
Tracey Emin tarafından ilk olarak 1998’de yapılan, 1999’da Tate Galerisi’nde sergilenen “My Bed” isimli eser çok farklı bir perspektiftedir. Salt olarak aşkı ele almaz ancak aşkın kişi üzerinde bıraktığı tahribata değinmesi açısından ve etkileyiciliği ile son derece çarpıcı bir örnektir. Travma dolu, kopuk bir ilişkinin sonucunu ele alır. Hem cinsel ihtiyacı hem de depresyonu vurgulayan, ham, itirafçı ve gelenekleri yıkan bir eserdir. Emin, dört gün boyunca yatakta, alkolden başka bir şey yemeden ve içmeden yatmıştır, sonunda yarattığı şeyin ne olduğunu fark etmek için etrafına bakmış ve bunu tüm gerçekliği ile sergilemeye karar vermiştir. Yatak, hayatımız boyunca yankılanan bir imgedir. Yataklarda doğarız, yataklarda ölürüz, sağlıksızken yataklarda yatarız, yataklarda seks yaparız. Emin, kendi psikodramasında başrolü üstlenerek, aşk, acı ve terk edilmeyi konu alan, arındırıcı bir itiraf senaryosu, karizmatik bir mizansen yaratmıştır. Bunu yapmanın hâlâ büyük ölçüde tabu olduğu bir dönemde Emin, yalnızca kadınların cinsel arzusunu değil, aynı zamanda kadınların kırılganlığını da vurgulamıştır. Hem seks hem de ruh sağlığıyla ilgili konulardaki özdeşleşebilirliği ve uzlaşmayı reddetmesi, çağdaş İngiliz sanatı için de yeni bir ölçüt oluşturmuştur.
Joseph Cornell ile Yayoi Kusama arasında platonik fakat derin bir sevgi bulunuyordu. Cornell’in Kusama için yazdığı çok sayıda aşk mektubu ve şiiri imza niteliğinde işlerinin içine yerleştirmiştir. Bu durum iki kişi arasındaki sevgi ve tutkuyu sanat eserleri aracılığı ile canlı olarak okuma ve izleme pratiği sunar bize.
Aşk, sanatın en kırılgan ama en direngen malzemesidir. Kimi zaman ilahi bir yükseliş, kimi zaman yıkıcı bir düşüştür. Ama her hâlükârda insanı dönüştürür; çünkü aşk, hem yaratmanın hem de kaybetmenin ortak dilidir. Hâlâ kimsenin tam olarak tanımlayamadığı en derin varoluş biçimidir. Sanatta pek çok form ve malzeme ile karşımıza çıkar. Sanatın kara kutusudur. Altında çok fazla gizem barındırır, beraberinde başka duygu durumları getirir. Onunla yaşamayı ve başa çıkmayı öğrenebilmek ise gerçek bir ustalık işidir.
