Özlem Tekdemir, Mono No Avare I, 2019.
Özlem Tekdemir, Mono No Avare I, 2019.

Sanatta Bir Hayatta Kalma Stratejisi Olarak Sessizlik

10 Aralık 2025
5 dakika

Türkiye’de son yıllarda çağdaş sanatı izlerken, hem kendi üretimimde, hem sergilerde hem de sanatçı metinlerinde ortak bir duyguya rastlıyorum: düşük yoğunluklu bir sessizlik. Bu sessizlik, ne ilgisizlikten ne tembellikten ne de ifade yoksunluğundan kaynaklanıyor; daha çok, içinde yaşadığımız kültürel atmosferin ağırlığına karşı geliştirilmiş bir hayatta kalma refleksi. 

“Söylem alanında sessizlik, bir boşluk değil;stratejik bir işlevdir.”

Foucault

Açık sözlülük, bugün her alanda stratejik bir risk. Bu yüzden birçok sanatçı, doğrudan söylemek yerine ima etmeyi, eleştiri yerine çağrışımı, öfke yerine melankoliyi, çarpışma yerine alegoriyi seçiyor. Burada ters köşe bir şey geliyor aklıma, Suzan Sontag, “Sanat, bir şeyleri açıklamak için değil; bir şeylerin farkına varmamız için vardır.” derken alegoriyi mi kastediyor?  Evet sanatın doğasında olan alegorik anlatımdan bahsediyor olasa gerek. Ben de diyorum ki alegori günümüzde, ifadesel bir tercih olmaktan çıkarak, riskin minimize edildiği bir ifade ekonomisi olarak ihtiyaten kullanılan bir tür stratejiye dönüşmüş durumda. Sanatçı bu stratejiyle, hem görünüyor, hem saklanıyor, ortaya çıkıyor ama korunuyor hem var oluyor hem geri çekiliyor. Türkiye’de sanatın sessiz politikasını belirleyen temel çelişki tam da burada: Konuşma ihtiyacı ile önlem alma zorunluluğu arasındaki gergin dengede saklı. 

Sanatın içgüdüsü veya varoluş amacı elbette faydacı bir eylem değildir, amaç bir şeyleri açıklamak olamaz fakat “sezdiğini söylemek”, “gördüğünü farkettirmek” “hissetiğini dışavurmak” sanatın genetiğidir. Ancak bu ihtiyaç, bazı coğrafyalarda! çoğu zaman bir risk analizi yapmayı da beraberinde getirir. Bu seçim, çoğu zaman kurnazca bir adaptasyondur ve sanatçının, “bedel ödemeden var olma” stratejisi olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla sanatçının ifade biçimi, temkinli bir matematikle şekillenir:

Ne söyleyebilirim? Ne kadar söyleyebilirim? Bunu söylemenin bedeli ne?  Bu bedeli kiminle taşıyacağım?

Bu sorular üretimin kenarında değil, tam merkezinde artık. Bu yüzden Türkiye’de çağdaş sanat, yüksek sesle değil, kısık sesle konuşuyor. Yüksek riskli değil, aşağı yoğunluklu. Coşkulu değil, melankolik. Bu sessizlik, çoğu zaman yorgunluktan. Çünkü sürekli tetikte olmak, “yanlış anlaşılma” ihtimalini düşünmek, risk analizi yapmak, sanatçının enerjisini ve yaratıcılığını tüketiyor. Türkiye’de bağımsız sanat alanı, bir özgürlük vadisi olmaktan ziyade, kırılgan bir ekosistem artık. 

Üstelik sanatçının düşünsel dünyasının karşısına dikilen yaşam gerçekleri bu kadar yıkıcıyken ve düşünülecek başka çok fazla şey varken. Kira, fon, seyirci, kurumsal destek, politik hassasiyet… Her şey geçici, belirsiz, güvencesiz. Bağımsız mekânlar, sanatçı atölyeleri taşınırken, kapanırken, dağılırken, yeniden kurulup, yeniden kapanırken. Kaçınılmaz olarak bu döngü, hem fiziksel hem de duygusal bir yorgunluk yaratıyor.

Sanatçı için her üretim şu sorularla başlıyor:

“Nerede sergileyeceğim?” “Bu sergiyi nasıl finanse edeceğim?”  (malzeme, kurulum, taşıma, teknik destek vs.) “Kimi rahatsız ederim?” Fikir ve estetik bedeli ne olacak? “Nasıl duyuracağım?” Ve en önemlisi “Bunu yapmaya gücüm var mı?” 

Bu sorular sanatın doğasına ait değil; hayatta kalma stratejilerine ait sorular. 

Bu yüzden bağımsız alan, özgürlük değil; yüksek maliyetli bir risk alanı. Ve elbette bu maliyet, estetiği değiştiriyor. Bağımsız alanın ruhu artık: büyük jestler değil, küçük titreşimler, yüksek ses değil, sessiz imalar, kolektif coşku değil, bireysel melankoli. Bu, elbette sedece bireysel estetik bir tercih değil; mekânın, ekonominin ve duygulanımın sonucu.

Bir de akademisyen sanatçı paradoksu var. Bu konu psikolojik ve sosyolajik boyutları gereği başlı başına başka bir makalenin konusu olabilir. Fakat yine de bir parça değinmek istiyorum.

Özlem Tekdemir, Mono No Avare VI, 2023.
Özlem Tekdemir, Mono No Avare VI, 2023.

Özgürlüğü Değil, Sınırlılığı Büyüten Pozisyon olarak Sanatçı-Akademisyen:

Dışarıdan bakıldığında akademi, sanatçı için güvenli bir alan gibi görünür. Sanatını finanse edebileceği ve deneyimlerini aktarabileceği bir katalizör. Oysa içeriden deneyimleyen birçok kişi için, akademide sanat yapmak özgürlük değil sınır üretir. Sanatın sezgisel, deneysel, kırılgan yapısı; akademide rapora, puana, çıktıya, performans metreye dönüştürülür. Üretim, hem cesur ve özgür olmalıdır, hem kanıtlanabilir. Bu ikilik, estetik sezgiyi bastırır. Sanatçı, kendi iç sesinden çok, kurumsal bir iç sese kulak verir: “Bunu söyleyebilir miyim?” “Bu nerede yayınlanır?” “Kurumla uyumlu mu?” “Beni nasıl etkiler?”

Oysa sanat, tam da bu sorular sorulmasın diye vardır. Akademi, idealde “eleştirel düşünce” talep eder; gerçek hayatta ise akademinin beklentisi, nötr, “uyumlu”, “temkinli” bir öznedir.

Bunlar sanatçı tanımının tam karşısında durur. Sanat pervasızlık, uyumsuzluk, tuhaflık ve rahatsızlık içerir.  Sanatçı-akademisyen, bu ikili çağrı arasında yavaşlar, yorulur ve bölünür. Bu yüzden Türkiye’de birçok akademisyen sanatçı için üretim, bir ifade arzusundan çok, stratejik bir planlamaya dönüşür. Sanat, yaşamsal ve ruhsal bir ihtiyaç olmaktan çıkar; enerji, zaman ve cesaret gerektiren bir lüks haline gelir. Oysa sanat doğası gereği, yüksek seslidir, Yerleşik düzenle müzakere etmez; sorgular bozar ve dönüştürür. Sanat, anlamın değil; kırılmaların ve tutarsız olabilmenin estetiğidir. Adorno’nun söylediği gibi “Sanat uyum sağladığı anda ölür” ben de bir parça umut katarak ekliyorum, ölmese de bitkisel hayatta girer, belki nefes alır ama konuşamaz.

Son Söz

Türkiye’de çağdaş sanat bugün kısık sesli, temkinli, ihtiyatlı. Bu sessizlik, kimi zaman korkunun, kimi zaman yorgunluğun sonucu. Ama aynı zamanda toplumsal bir duygulanımın semptomu. Bu sessizlik kolayca aşılacak bir şey değil. Ne kendiliğinden kaybolacak, ne de bir anda çözülecek. Ancak yeni bir estetik sezgi olarak birikiyor. Yavaş, kırılgan ama ısrarcı bir birikim. Belki melankoliyle, belki öfkeyle, belki de yeni bir estetik sezgiyle taşacak. Çünkü hiçbir estetik tek bir duygu modunda kalmaz, kalamaz. Sanatın ekosistemi durağan değil, devinimlidir. Daima değişir. 

Ve emin olduğum bir şey var:

Pervasızlık henüz ölmedi. Sadece uyku halinde. Onu yeniden uyandırmak, hayal gücünün ve cesaretin görevi. 

Özlem Tekdemir

Sanatçı, sanat yazarı ve akademisyen olan Özlem Tekdemir, Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü’nden master ve doktora derecesine sahiptir. 2019 ve 2024 yıllarında Erasmus kapsamında İtalya, Accademia Di Belle Arti Macerata’da ders verme ve eğitim alma hareketliliğinde bulunmuştur. Sanat yazıları, kitap resimlemeleri ve küratörlük çalışmaları bulunan sanatçı, sanat yazın konusunda akademik ve aktüel dergilerde yazılar yazmakta ve sanat içerikli yayınlarda editörlük yapmaktadır. Öyküleme pratikleri üzerine farklı teknik ve üretim araçlarıyla çalışan sanatçı, yaşamını ve çalışmalarını Ankara’da sürdürmekte, ayrıca bir vakıf üniversitesinin, Grafik Tasarımı Bölümü’nde öğretim üyesi (Prof.Dr.) olarak çalışmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Hwang Bo-Reum
Önceki

Hwang Bo-Reum Türkiye’de!

Mamut Art Project, 2025 Foto: Emir Uzun
Sonraki

Mamut Art Project 12. Kez Kapılarını Açtı