2021 Kasım’ında İstanbul Uniq Expo’da gerçekleşen ‘Ataerkilled’ sergimdi. Projede adından anlaşıldığı gibi, kadına ve LGBT bireylere yönelen ataerkil şiddetin zeminini inceleyen ve eleştiren yapıtlar vardı. Aynı proje daha sonra 8. Uluslararası ArtAnkara Çağdaş Sanat Fuarı’nda [2022] da izleyici ile buluşacaktı.
Açılış günüydü. İzleyicilerle sohbet ederken bir anda arkamı döndüm, ‘Satış Görüşmesi’ adlı yapıtıma bir çocuk yaklaşmış, dokunuyor, yetmiyor, mincik mincik mincikliyor, kaldırıp başka yere koyuyor. Elimle, durmasını işaret ettim, dokunmamasını söyledim. Annesini esere dokunulmayacağı konusunda uyardım. Çocuk geri çekildi, çalışmayı olduğu yere bıraktı.
Normalde galerist ya da güvenlik görevlisinin yapacağı müdahalelere sanatçının dahil olması her zaman tatsızdır. Velisi hemen günümüz şımarık çocuk annesi şapkasını takıp “Dokunulur yeaa, artık öyle şeyler kalmadı, benim de sanat tarihi diplomam var.” diyerek geçen dakikalarda yükselmiş olan sabır çıtamı kırılganlaştırmıştı.

Bahsi geçen yapıt [Satış Görüşmesi — 2019], bir kadın figürüydü, cansız manken üzerine 400 adet erkek kartviziti ile kaplanmış, öncesinde M. Rahmi Koç Müzesi Ankara ve birkaç sergide daha yer almıştı. Eser metni, spesifik olarak kadının iş dünyasında metalaşması üzerine yazılmıştı. Eril şiddete eleştiri olarak ortaya konmuş bir projede, kadına/bireye rızası olmadan dokunmanın yanlışlığının konu edildiği bir tema kapsamında; bir erkek çocuğun o çalışmayı annesinin desteğiyle minciklemesi, basit ve ironik bir toplum yansımasıydı. Olay sonralarında olur ya, öfkeniz yeterince akıtılmamıştır, kendinize ‘şunu da ekleseydim, konu öyle kolay kapanmasaydı, verseydim ağzının payını’ dersiniz. Gece tam da bu yüzden uzun sürdü.
Daha önce benzer bir sorunu, ‘Son Dua — 2019’ çalışmamın bir müzede sergilenmesi sırasında yaşamıştım. O örnekteki baba figürü, uyarı sonrasında en azından yüzsüzleşmemiş, çocuğuna yapıtlara dokunulmayacağını öğreterek alandan ayrılmıştı. Sanat pratiğimi şahitlik edenler hatırlarlar, eserlerin yanında [her izleyici farklı sosyo–kültürel arka planlardan geldiği için], deneyimi dengelemek adına tercihen detaylı ve/veya müze tipi metinler, ancak mutlaka erişilebilir mesafede eser künyesi ve dokunmayınız işareti [yazısı değil] bulunur.
Dokunma davranışının geneli hakkında en basit anlatımla; yapıtlar sergi alanına sanatçının veya küratörün, projenin anlam bütünlüğüne hizmet edecek sergileme biçimleri ve konumlarında yerleştirilir/kurulur. Gelişigüzel, öylece bırakıyoruz diye mi düşünüyordunuz? Ahahahsdsalfdkgds, hayır. Bu kurulumdan habersiz izleyici, kendi eğlencesini veya [üstün gördüğü] fikrini projenin ya da sergi metninin önüne koyduğunda zaten sunumun tamamı, işlevini yitirir. Sanat yapıtları eşsiz yaratımlar ve korunmaya muhtaç objeler olduklarından; dokunmamak, koruma etiğinin temeli ve kültürel mirası geleceğe aktarma sorumluluğu olarak tanımlanır.
Ne zaman yıkadığını, ne seviyede yağlandığını, kirli olup olmadığını bilmediğimiz ellerin yapıtlara değmesi nasıl/neden normalleşsin? Eserlerin galeri düzeni verilmiş yüzey özelliklerini düşünün, elinizle saçınızı düzeltip yapıta dokunsanız bile yağlı parmak izi kendini belli eder. Parmak uçlarındaki doğal yağ, ter ve asitler; pigmenti, boyayı, parlak yüzeyi, verniği veya metali [belki de sadece zaman içinde] bozar. Kısacık temas bile mikroskobik izler bırakır. Bu temel bilgiye; fast food yedikten sonra elini yarım yamalak peçeteyle belki silmiş kişinin, makyajını eliyle düzeltenlerin, saç derisini kaşıyanların zihninizde oluşan tasvirlerini eklediğinizde, yetişkinlerin neden çalışmalara mesafeli durması gerektiğinin cevabını alırsınız. Özel mülkiyet, sanat tarihi, eşsiz yapıt bilgilerine/kavramlarına sahip olmayan [mesafesini buna göre belirleyemeyen] çocukların vereceği zararlar ise hayallere sığmamakla kalmaz; hassas yapıtlar ortaya koymuş veya sergilemiş sanatçı/galericilerde anksiyete yaratır.
“Bir kereden bir şey olmaz” demek, anayasayı delmek gibidir, her zaman gerisi gelir. Müzeler, galerilerden kat kat daha fazla ziyaretçi ağırlar. Umursamaz, bencil tekil izleyicinin kendisini eşsiz görmesi, ondan sonra sayısız kişinin de aynı eğilimi gösterdiği gerçeğini değiştirmez. Herkesin ‘bir kere dokunmasından’ eser birkaç ayda ciddi zarar görür.
Tablolar göz hizasında iken duvara yaklaşmak yetişkinlerce çoğunlukla zaten gereksiz görülür, çocukların da boyu yetmez. Ancak heykeller, alana özel yerleştirmeler erişime her zaman açık, bazen yalnız kaide üzerinde, bazen çevresinde koruma şeridi, bazen yalnızca yer bandı ile sergilenir. Heykeller, enstalasyonlar, objeler, dengeli görünmelerine rağmen hassastırlar. Minicik bir temas bile devrilmeye veya kırılmaya yol açabilir, açmasa da mevcut dokuda bozulmaya sebep olur. Gün olur o yapıtı, üzerindeki toz ile görürsünüz, dokunuşunuz tozu kaldırmakla bile “sergi biçimi bu muydu” sorusuna sebep olur. Zaten eser metinlerini okumayıp, esere fal bakmaya gelmişçesine yorumlayan izleyiciyi bambaşka bir deneyime iter.

Türkiye’ye dair anılarım arasında benzer deneyimleri hep hatırlarım. İlgili mekanlarda gereği yapılmayınca, kişiler olaya dahil olur, haklı–haksız arayışı ve tartışması başlar. Aynısı [post–gerçeklik etkisiyle yanlış yorumlanan sınırsız özgürlükler yüzünden] yan masanızda kulaklıksız video izleyenleri uyardığınızda da başınıza gelebilir. Belki sadece bir hatırlatma yaptığınızda çirkinleştiğiniz söylenir. Dikkatli gözlemlerseniz; trafikte şeridinize kaynak yapanlar, yere çöp atanlar, ters yöne ‘iki dakika’ girip çıkanlar, park yapılmayan yerlere araç bırakanlar, inenleri beklemeden metroya binenler, sessiz ortamlarda bağırarak konuşanlar, e–postalarınıza cevap yazmayanlar, meyveleri avuçlayarak seçenler, uyarılara aynı örüntülerde cevaplar verirler. “Bunlara takılma, küçük ihlallerin önemi yok, benim kim olduğumu..vs.” toksikliği ile.
Olaydan birkaç hafta sonra İstanbul’un en iyi sanat yönetimi programlarından birinde yüksek lisansını yapan arkadaşımla konuşuyorum. O dönem, Türkiye’nin o her köşeyi tutmuş 2–3 küratöründen birinden ders alıyordu. Arkadaşım bu profesörün ders sırasında “Eser pleksiglas ile korunmuyorsa dokunabilirsiniz” dediğini söylediğinde güldüm, çıldırdım. “Bu mantığa göre performans sanatçılarının çevresinde bant yoksa kolunu filan yalayabiliyoruz yani?” dedim, o da gülmeye başladı.
Peki ne yapıyoruz? Yapıtın üzerinde ‘dokunabilirsiniz’ ifadesi yoksa dokunmuyoruz. Hiç mi dokunabileceğiniz eser yok? İlla bir şeyleri mıncıklamak istiyorsanız buna uygun olan müzenin/galerinin açıkça ‘lütfen dokunun’ işaretçileri ile belirttiği eserlere, etkileşimli işlere [sensörlü, butona basılması için üretilmiş objeler], dokunulabilir [replika yüzeyler, kabartmalar, zarar görme ihtimali bulunmayıp dokunmaya izin verilmiş çalışmalar] kopyalara rahatlıkla dokunabilirsiniz.
İzleyici deneyimi üzerine benzer sorunlara sık sık şahit oluyoruz, hatta Sanat Okur yazarlarından Gökçe Oruç‘un bu alanda aydınlatıcı yazıları var. Ataerkilled, ArtAnkara ve ArtContact İstanbul’da izlenmiş, bugün Bedri Baykam koleksiyonunda yer alan, 2019.418 [O Saatte Orada Ne İşi Varmış] adlı çalışmamın da önünde gülerek poz veren ziyaretçiler olmuştu. Diğer izleyiciler gülenlere, yapıta yakından bakıp bakmadıklarını, öldürülen kadınların [anısına] isimlerinin tuval üzerine yerleştirildiğini, künyedeki metni görüp görmediklerini sorduklarında utandılar. Söylem olarak zaten eğlenceli değil ama ataerkil şiddet ile bu seviyede eşleşmiş bir eleştirinin önünde ve ne olduğunu merak etmeden poz vermek ancak sosyal medya popülizminin etkisiydi.
Etkinliklerde sanatçının izleyici deneyimine müdahale etmemesi, biraz burnu havada davranmasına alışmıştır sanat pazarı. Elbette erişilebilirliğin artırılması ve anlaşılabilirliğin ön plana çıkarılması savaşını verdiğim, sektörü [ancak belirli demografik skala içinde anlaşılan] süslü küratoryel dilin etkisinden olabildiğince kurtarmaya çaba gösterdiğim projelerde o rahatlığa ulaşamıyorum. Bir noktada ‘eser kendini anlatsın’ kavramı ana akım küratöryel alışkanlıklar sebebiyle donup kalıyor ve siz, kendinizi onun koruyucusu gibi, onun hakkını savunurken buluyorsunuz.
