Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 12 – HEPİMİZİN ÖLDÜĞÜ YER / Şeyda Aydın

Şeyda Aydın, Edebiyat Yazı Dizisi // Bölüm 12 - Hepimizin Öldüğü Yer



Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 12 – HEPİMİZİN ÖLDÜĞÜ YER / Şeyda Aydın
Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 12 – HEPİMİZİN ÖLDÜĞÜ YER / Şeyda Aydın

(Yarıda kalan bölüm 11’in kaldığı yerden devamıdır; “Kadınların Öldüğü Yer” adlı romana atıf ve Dünya Kadınlar Günü onuruna özel bölümdür.)

Sevgili Eeva,

Gerçekten kaldırdı başını ve baktı ona! O dakika asıl adının Elisa olduğunu yeni öğrendiğim Ella kaldırdı başını ve baktı Saara’ya! “Evet benim!” dercesine dikti gri gözlerini onun mavi gözlerine. O bakışma beş saniye sürdü belki de, oysa bana beş saat gibi gelmişti nihayetinde. Nedenini anlamak zor değil ikimiz için de; ne de olsa mümkün olmayanı mümkün kılmışlardı her salisesiyle. İnanması güç bir sahnenin kıyısındaydım haliyle. Başka bir mucizeye tanıklık ederken öylesine kendimden geçmiştim ki, masanın kenarını sımsıkı tutmaktaydım düşmemek üzere. Ağzımdan içtiğim tüm şarap burnumdan gelmişti desem abartmış olmazdım herhalde. Gerçi mitolojik efsanelere şahit olan, en eski tanrıçalarla doğrudan iletişim kuran, hatta bir tanrıça ile yoldaş olan şanslı biri olduğum düşünülürse, yolculuğum süresince yaşadığım onca mucizeden sonra, bu olanları aşırı hayret ifadesiyle karşılayacak durumda olmadığımı söylemeliyim en nihayetinde. Hâlbuki mevzubahis olan bu yeni mucize, birbirinden ayrı iki evrendi yine. İşte o beş saniye biter bitmez, Ella’nın yerinden kalkıp Saara’ya sarılması ile iki evren çarpışıp bütünleşmiş gibi oldu yörüngemde. Üstelik iki ayrı evrenin güçlü basıncını hissetmiş oldum bedenimin her zerresinde. Şubat ayındaki bu davet nelere kadirdi böyle?

Veera’nın Seyahatnamesi Bölüm 12 – HEPİMİZİN ÖLDÜĞÜ YER / Şeyda Aydın
ŞEYDA AYDIN

Ah Eeva, biliyorum usandın, “Şu Veera hislerini bir kenara bırak artık!” diyorsun bana, çünkü sabırsız bir meraktasın; neler olduğunu anlatmamı istiyorsun heyecanla. Akşam yemeğindeki olağan gidişatın aniden yön değiştirdiği o dakikadan itibaren dâhil olduğum tüm sahneleri sana tek tek yazacağım meraklanma. Saara’nın anlattığı –resmen hafızama kazıdığı– akılalmaz hikâyesi üzerinde duracağım bilhassa. Ki Veera’nın hisleri ve iç sesleri çoğu yerde susacak, hikâyesini doğrudan aktardığım Saara Ava olunca. Ayrıca karışıklık olmaması için şimdiden altını çizmeyi gerekli görüyorum ki, her ne kadar Ella’nın asıl adı Elisa olsa da ve Saara ona Elisa diye hitap ediyor olsa da; onun, karanlık geçmişini geride bırakarak geleceğine aydınlık bir sayfa açtığını, işin özü metamorfozunu tamamladığını bildiğimden dolayı ben onu, bana söylediği üçüncü adı neyse onunla, Ella diye anacağım yalnızca.

Gözyaşları içindeki Saara’nın Ella’ya bir tepki vermesi için haykırırcasına yalvardığı o dakikayı, hafızamdaki kayıtları geri alıp bir dönüş yapmam gerekirse, o nasıl tertemiz bir bakıştı öyle? Gri gözlü kadın Ella bir anda gri gözlü bir çocuğa dönüşüvermişti haliyle. Benim anlam veremediğim, ama anlaşılan o ki benim dışımdaki herkesin –hatta ağladığından tek kelime edemeyip tüm dikkati ikisine kesilen Milena’nın bile– hayli anlam yüklediği bir konuşma geçti anne ile kızın arasında. Hassas bazı konular üzerine duygusal bir patlama olarak açıklayabilirim bunu anca. Ben masadaydım hâlâ; oturduğum sandalyede ter atıyor olsam da gıkımı çıkarmaksızın onları izlemekle meşguldüm o esnada. Tam karşımdaki Ella ile Saara ayakta ve titreyerek birbirlerine sarılmakta. Yüzü gözü kan çanağına dönecek kadar dağılmış olan vaziyetiyle ayakta dikilen Milena da hemen arkalarında. Ki önümdeki filmin bu dramatik sahneye aniden geçiş yapması, birkaç dakika öncesinde Saara’nın, ”Benim güçlü Elisa’m sensen, derhal kaldır o başını ve bana bak!” diye haykırmasıyla vuku bulmuştu. Ne hikmetse bu cümle hepimizin yüreğine vurmuştu. Velhasıl nasıl olduysa olmuştu ki o cümle sonrası düşmüş başını yavaşça kaldırmıştı Ella; beş saniye süren bakışı ardından ise yerinde duramamış, Saara’nın boynuna atlayıvermişti. Belli ki başka bir hayatın sonuna ve zorunlu olarak ayrı geçirdiği tüm zamana öyle derin bir kederle içlenmişti ki, âdeta kederi içinden dışarı sökülürcesine koyvermişti kendini; hıçkırarak ağlıyordu pek tabii. Bir yandan Saara’nın boynuna sarılırken diğer yandan yüzünü onun koynuna bastırırken de, “Bakamam ikinizin yüzüne,” diyordu güçlükle çıkarabildiği sesiyle, “ben çok üzgünüm anne, her şey benim yüzümden! Utanıyorum kendimden!”

Saara ise gerçek bir anneden farksız; dokunmaya kıyamayacak kadar titriyorken elleri, onun saçlarını okşayarak, “Hayır!” diyordu yüzü gözü kıpkırmızı ifadesiyle, “Utanması gereken sen değilsin! Başkaları! Onlar utanmalı! Hem bırak onları, ben bıraktım, ama asla sana inanmayı bırakmadım, bir yerlerde yaşadığını biliyordum; hissediyordum! Oradaki hikâyenin o şekilde bitmesi gerekiyordu, olan bu. Seni hemen tanıyamadığım için ne olur affet beni, şu anki yıla göre yaklaşık 9 yaşında küçük bir kız olmalıydın çünkü. Henüz orada evlat edinmediğim ve varlığını bilmediğim karanlık zamanlardaki o küçük kız. Aldığım hediyenin güzelliğine bak ki, şubat ayında karlar yağarken gelmiştin bana, yine karlar yağarken geldin şubatta…”

Benim aklımdan geçen soruları dışından soruyordu Ella; yerinden çıkan aklını yerine oturtmaya çabalıyordu aslında. “Nasıl? Nasıl bilebiliyorsun her şeyi? Yani sen nasıl, sen…” diye kekelediği an onun lafını kesti Saara; Ella’nın yüzünü ellerinin arasına alarak uzunca bakıp süzdükten sonra gözlerini bir ona, bir de bana kaydırarak kelimeler boğazına takılırcasına şöyle dedi bize: “Soru ve cevaplardan önce, kulağa çok klişe gelecek biliyorum ama ikinize de anlatmam, açıklamam gerekenler var. Ta en başından başlayarak her şeyi anlatmalıyım hem de! Fakat öncelikle hepimiz birden sakinleşip otursak iyi olur, zira çok karışık ve uzun bir hikâye, bu nedenle sabahlayacakmışız gibi görünüyor.”

“Hikâyeleri senden dinlemeyi nasıl özlediğimi bilemezsin,” diye mırıldandı Ella; tam bir çocuk gibi gözyaşlarını elleriyle sile sile, burnunu çeke çeke, anlatacaklarını dinlemeye dünden razı ve aceleci; hemen oturdu benim yanıma. Ondan pek farklı vaziyette olmayan ve sakinleşmeye çalışan Milena ile Saara ise tam karşımıza oturdu yan yana. Derin bir ilgi çemberi oluşturmuştuk masanın etrafında.

Tüm sırrı ortaya çıkaracak olan iki dudağı arasından neler dökülecek diye merakla bekliyorduk ki, ikimize –Ella ile bana– baka baka, “Yaklaşık iki yıl önceki bahar mevsimiydi,” diye anlatmaya başladı Saara. “Tek oturuşta sayfalarca yazma konusunda çabasız bir yazar olan ben, nedense bir türlü yazamıyor, ilhamı yakalayamıyordum; yazar tıkanıklığı denilen şeyi yaşıyordum, dolayısıyla da sadece kendime odaklandığımdan olsa gerek, bu durumu Milena ile olan ilişkime yansıtmıştım. O kadar kendimde değildim ki, ben ben gibi değildim. Kariyerimde dikiş tutturamayışım, beş parasızlığım sebebiyle uzun süredir depresyonda olduğumun farkında bile değildim. Keza Milena da asıl sebebin bu olduğunu o vakitler fark etmemiş olmalıydı ki kendisine karşı tavırlarımı hep yanlış yorumluyordu; ilgim ve heyecanımın azaldığını düşünüyordu. Bense her daim özrü kabahatinden büyük; farkında olmaksızın onu kırıyordum. Her güzel aşk hikâyesinin karanlık bir yüzü vardır; bazen bu, seviyor olsan da istemeden kırılan taraflardır, bazense seviyor olsan da kalmakla gitmek arasında alınan kararlardır,” diye cümlesine devam ediyorken yanı başındaki Milena’nın narin yüzü ekşiyecek kadar yere düşüverince tutuverdi onun elini, iyi olup olmadığını yokladıktan sonra anca devam edebildi. “İlişkimizin o dönemi henüz birlikte yaşamıyor, ayrı evlerde yaşıyorduk ama haftanın yarısını birlikte geçiriyorduk. Bir gün hiçbir yanlışı yokken –ki olsa bile yapmamam gerekirken– ona sesimi yükseltmiş bulundum. Saçma sapan bir şey yüzünden hem de. Ah işte o dönemler fazlasıyla keskin biriydim! Hele hele depresyonda olunca tam bir çekilmezdim; huysuz ve memnuniyetsizdim. Onun yerinde başkası olsa eminim ki beni terk ederdi, oysa Milena terk etmezdi; çünkü Milena ne olursa olsun âşık olduğu Saara’yı terk edip gitmeyecek kadar sabırlı ve erdemliydi –ki halen öyledir. Karşıma geçti ve ayrılık yerine başka bir çözüm yolu önererek, bir süre ayrı kalmamız gerektiğini, ara vermemizin iyi geleceğini söyledi. Sevilmesi ve geçinilmesi kolay bir sevgili olmadığımı biliyordum; onu üzmeye katlanamadığımdan ve ilişkimizi kurtarmayı arzuladığımdan ne dediyse kabul ettim, ama bunları ondan duyar duymaz bir süreliğine bile beni o darmadağın hâlimle yalnız bırakıp gidecek olmasına kırıldığımı söylemeliyim. Haksız olsam da bu sefer bendim kırılıp küsen; böylelikle daha da yalnızlaşıp kendi içine dönen… Oldum olası baharı severdim; ama Milena’yı benden alan mevsim olunca sevmekten vazgeçtim; yüzümü kışa dönerken soğudu içim. Bana sıkıca sarılması ardından kapıyı çekip çıkmasını hiç unutmam; saksıdaki papatyalar kadar eğmiştim boynumu. Âşık olmayan veya aşka inanmayan kimseye ifade edemem o an evimin salonundaki boşluğu. Evde artık bir ben vardım, bir de gözlerime bakarak beni yargılayan kedim. Kedimin gözleriyle bana anlatmaya çalıştığıysa, onun gidişinin bizi tamamen bitireceğiydi. Asıl ızdırap buydu; Milena’nın içimi burkan yokluğu. Gel zaman git zaman günlerim evden dahi çıkmadan heba olup geçiyordu; eve tıkılsam bile ne yazıp ettim ne de kendimle ilgilendim. Hiçbir şey yapmadan boş boş oturuyordum, ayrıca doğru düzgün uyumuyordum. Ta ki bir gece, kanepede sızıp neredeyse on dört saat uyuyarak o rüyayı görmemle her şeyin değerini fark edene kadar! İşte şimdi hayatımı değiştiren o noktaya varıyor ve anlatmaya başlıyorum. Hani bazı rüyalar görür insan, sana ait bir hayatmış gibi duran ama öte yandan sana ait olmayan. İşte aynen öyle bir rüyanın içinde kendimi ve sevdiklerimi, acı tatlı her saniyeyi iliklerime kadar bizzat kendim yaşar gibi görmüştüm bir gecede. Her şeyi, ziyadesiyle ironik ve metaforik diye iki kelimeyle özetlesem uygun olur herhalde. Zihnim paramparça olmuştu on dört saatte. Nitekim son derece kaotik, grotesk, kötücül, tahammül edilemez bir dünyaya şahit olmuştum kendi gözlerimle. Kıtlıktan, ırkçılıktan, inanç-etnik savaşlarından, kuirfobiden ve masumların katledilmesinden söz edemiyorum bile. Üstüne üstlük o vakitler henüz yaşamadığım ileriki yaşlarımı kapsıyordu o boyuttaki hikâye. Âdeta Netta’nın aksine ve hatta Netta diye bir kıta ülkenin asla var olmadığı, kadın düşmanına dönüşmüş cinsiyetçi ve vahşi bir dünyanın geleceğinde. Buradaki hayatımda ne kadar mütevazı bir yaşam sürüyorsam, ne kadar ünsüz bir yazar kişisiysem; oradayken bir o kadar ünlenmiş bir yazar kişisiydim, onca zenginlik içinde. Mesleğim olan yazarlık; her şeye rağmen hayata tutunmamı sağlayan yazma ve yayınlama eylemi, kanunen bana yasaklanmıştı hem de. Yeterince ironik ve metaforik değil mi sizce de? Üzerine bir de, kan ter içinde aniden uyanıp kanepeden düşecek kadar korktuğum bir kâbusa dönüşerek final yapmıştı son perde. Oradaki geleceğimde orta yaşlarıma gelmişken beni öldüren o bıçağın acısını da birebir hissetmiştim boynum ile omzum arasında. Rüyada gördüklerim veyahut doğru tabirle başka bir hayatta yaşadıklarım bana öylesine gerçek gelmişti ki, odanın zemininde sürünerek zorlukla kalkabildim ayağa. Bir yandan boynum ve omzumu iki elimle yoklaya yoklaya, öte yandan ellerime bakıp hâlâ bir rüyada olup olmadığımı ve gerçekliği sorgulaya sorgulaya. Hak verirsiniz ki o an ödüm patlamıştı; on dört saatlik uykumda gördüğüm, rüya gibi başlayan ama kâbusa dönerek on dört yıla yayılan olaylar dolayısıyla. Keza orada görüp bizzat yaşadığım korkunç olaylar zinciri uzun bir döneme yayılıyordu; aşkın eşsizliğiyle başlayıp ölümün merhametsizliğiyle sona eriyordu. Kendimden çok, kime ağıt yakacağımı, kimin yasını tutacağımı sapıtmıştım! Hayır, tabii ki orada neler yaşandığını anlatmayacağım! Beni mazur görün ki, bu ızdırabı yaşatmayacağım kimseye; çünkü sarsıcı nitelikteki bu olayları değil kendime bir kez daha hatırlatmak, özellikle Milena ile Elisa’nın yaralarını deşmek istemediğimden pas geçeceğim; sivri uçlarda bizi kanatmaksızın kıyısından dolaşarak anlatacağım hepsini. Çünkü bu sert hikâye, diğer evrendeki hayat romanımın sayfalarında kalmak zorunda!” der demez sustu; aniden doluveren gözlerini Milena’dan Ella’ya doğru kaydırıp durdu. (Bkz: “Kadınların Öldüğü Yer”)

Bakakalmıştım. Nasılsa susan ve ölçüp tartan bir yazardım artık; hesaplamalarım hep analizli matematik ve fizik; biraz mistisizm biraz psikanaliz. Bazı sırları iç açılarında kendi içinde saklayan bir üçgenin alan sınırlarının dışından izliyordum her şeyi. Müdahalesiz bir izleyici olarak gözlemliyordum üçünün ortak ifadesini; nitekim bendeki merakı iyice arttıran bir sahneydi gözlerimin önündeki. Sen de o an’a gel ve benim gözlerimden bakarak gör ki, üçü birden hem bozgun hem de suskun; kaçamak ve ağlak bakışlarını birbirlerinin gözlerinde gezdirip duruyorlardı, konuşulmaması gerekenler neyse her birini sanki sadece gözleri ile konuşarak susuyorlarmış gibi. Ella’nın bana önceden anlattıklarından az buçuk biliyor, ben de susuyordum, ölmüş olanlar için yapılan saygı sessizliğinin içine yüreğimi bırakmış gibi.

İki dakika süren sessizlik ardından toparlanıp, “O gün o perişan hâlimle aklıma ilk geleni yaptım,” diye cümlesine başlayarak devam etti Saara. “Gitmeden önceki son konuşmamızda, ihtiyacım olduğunda ne zaman istersem kendisini arayabileceğimi söylemiş olan Milena’yı aradım. Telefonuna kendisi değil annesi cevap verince köyüne, ailesinin yanına gittiğini anladım. İlginçti; annesi onun sabahtan beri tuhaf bir ruh hâline girdiğini, kimseyle konuşmak istemediğini ve biraz kafa dinlemek için ormanda yürüyüşe gittiğini söyledi. Tabii Milena’nın bu ruh hâllerini birlikteliğimize ara vermiş olmamıza yordum. En azından ailesinin yanında diye düşünerek rahatlamış oldum. Yine de tam manasıyla içim rahat değildi elbette; nedense halen beni orada öldüren uzun bıçağın sızısını bedenimde hissedebiliyordum. Üstünkörü bir araştırma yapmak üzere bilgisayar başına oturdum. Niyetim, oradaki hayatımda yakinen tanıdığım ama buradaki hayatımda hiç tanışmadığım Elisa’nın var olup olmadığını öğrenmekti; et ve tırnak kadar ayrılmaz olduğum kızımın yaşadığını bilmeye ihtiyacım vardı! Ancak ne yazık ki saatlerce internete dalmış olmama, Netta-Log’da kayıt taraması yapmış olmama rağmen tek bir ipucuna dahi rastlamadım. Kaldı ki zaten beni Elisa’ya götürecek muhtemel kişilerin soy isimleri ve şehir isimleri bütünüyle farklıydı; hâl böyle olunca çıkmaz sokaklara varıyordu beyhude arayışlarım. Ne Milena’ya ne de başka birine anlatabilirdim bunu; depresyondan sonunda delirdiğimi düşünür herkes diyordum. Bir rüya yahut kâbus gördüğümü kabullenip normalleştirmek zorundaydım; aklımı oynatmamak adına ister istemez olayı kurcalamaktan vazgeçtim. Ta ki, uyumaya korkarak geçirdiğim bir hafta ardından, tanımadığım bir numaradan telefonuma gelen aramayı cevaplayana dek!” dediği an esrarengiz bir es verdi Saara; imalı ve ağlamaklı bakışlarını Ella’ya dikerek devam etti: “Yaşlıca bir kadının sesiydi bu. Asıl hayatımda hiç tanımadığım ama diğerinden çok iyi tanıdığım bir ses!” der demez onun lafını kesti Ella. “Selma!” diye fısıldadı; sessiz sedasız yanaklarından inen iki damla gözyaşı masaya düşerken.

Başıyla onayladı Saara; özlemli bir tebessümle devam etti konuşmasına. “O büyücü kılıklı Selma bana, Saara Ava Aaltonen diye hitap ettiği anda, yüreğim geliverdi ağzıma. Ne de olsa diğer hayatımdaki soy ismimle seslenmişti bana. On dört saatlik uykuda gördüklerimin bir bilinçaltı oyunu olmadığını o dakika anladığımdan nutkum tutulmuştu tabii; hiçbir şey soramadan sadece onun sorularına kısa cevaplar verdim. Ev adresimi teyit ederek, yarın oraya geliyorum, çözmemiz gereken bir husus var, dedi. Yüzüm kızarmıştı; kendimden utanmıştım, çünkü internette bilhassa Elisa’yı aradığımdan olsa gerek, Selma’yı aramak aklıma bile gelmemişti. Ayrıca evrimden önce, yani 1975 öncesinde doğanların soy isimlerinin eski sisteme göre aynen kaldığını unutmuştum; onu kolayca bulabilirdim, ama o beni zor da olsa bulmayı başarmıştı, hem de kıyıda köşede unutulmuş eski bir makalemden izimi sürerek. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde kapım çalınınca kimi göreyim? Diğer hayattan bildiğim Selma; topuz yaptığı bembeyaz saçlarıyla karşımda dikiliyordu. Kapıyı açar açmaz içeri daldı; önce beni sonra evi süzdü. O dönem epey küçük bir dairede yaşıyordum; bu nedenle yüzünün ilk ifadesini hâlâ unutamıyorum, çünkü evimi bana yakıştıramamış gibi yadırgarcasına, resmen suratını ekşite ekşite etrafa bakıyordu. İlk sorduğu soruysa, çok iyi tanıyormuş gibi Milena’nın nerede olduğuydu. Ara verdik diye cevap verince ben, dalga geçercesine gülerek dedi ki: Saçmalamışsınız; şimdi aranın, molanın sırası değil, hemen onu ara ve buraya gelmesini söyle. Başımı eğerek karşılık verdim ona: Yapamam, cidden ara verdik, dedim. Çözüm odaklı bir anne misali konuşmasına devam edecek kadar inatçıydı: Öyleyse ben arayayım, sonra da evi toparlayıp mutfaktaki bulaşıkları yıkayayım, ardından kahve yapar konuşuruz, dedi gözlerini devirerek. Oflayıp puflamış olsam da Milena’nın gelmesini pekâlâ istiyordum, bu nedenle ikiletmeden telefonu ona verdim, evin toplanıp bulaşıkların yıkanmasına da hayır demezdim. Diğer hayattakinin aksine emekli bir biyoloji öğretmeniydi Selma; kızı ise tam aksine bebekken ölmemişti bu hayatta; hatta kızının bir doktor olduğunu ve kapıya kadar kendisini onun getirip bıraktığını söyledi. İyi ki de beni bulmuş, direkt evime gelmişti Selma; hayatım baş aşağı giderken beni ruhen toplayıp kendime getirmeyi iyi becermişti. Yine de onun absürt tavırlarına şaşkındım, o kadar rahattı ki, Milena’yı pat diye arayıp ona şunları dedi: Ben Selma Korhonen, çabuk Remek’i de al ve Saara’nın evine gel, bir arada olmamız şart! Telefonu onun yüzüne kapattığı dakika, neler döndüğünü ona sorup duruyordum ki, hepimizin aynı gece aynı rüyayı kendi açımızdan görmüş olabileceğimizi söyledi. Bir yandan diğer boyuttaki kendimizi görürken, öte yandan oradaki geleceğimizi de görmüş olduk, dedi. Ona inandım, çünkü böylesi acayip bir duruma açıklık getirecek tek kişi, okültizm meraklısı Selma’dan başkası olamazdı. Bana açıkladığı kadarıyla basbayağı uyanış yaşamıştık; diğer hayatımızda son on dört yıldan ölene kadar her ne yaşadıysak hepsi, asıl bilincimizin üstüne transfer olarak ikinci bilinçlerimizi oluşturmuştu; böylece iki farklı boyut arasında ortak zihinlerimize ait kanalların açılmasına olanak vermişti. Alternatif hayattaki bizler… Bu demekti ki, hem yansıtıcı hem de yansıyandık artık; hem kendimiz hem de aynanın diğer tarafındaki yansımamızdık. Evet, farkındayım; çok büyük bir yük; sanki omuzda taşınan kocaman bir kütük! Her halükarda bu yükü taşıyarak yaşamaya alışmalıydık. Meğer bu gibi doğaüstü vakalar, ölmüş ve hayattaki ulvi görevi zorunlu olarak yarıda kesilmiş olanların başına gelirmiş. Her neyse. Selma’nın geldiği günün akşamı hızlı trene atlayan Milena gece yarısına çeyrek kala kapımda belirmişti bir anda, gerçekten de ağabeyi Remek’i peşinden sürükleyerek.”

Ella araya girdi sabırsızca. “Eğer Selma hepinizi, yani Milena, Remek ve seni bir araya getirdiyse,” diye başlayıp başını yana yatırarak yalvarırcasına bükülen ifadesiyle devam etti konuşmasına. “Diğerinin de geldiğini söyle bana bana ne olur? Onu buldunuz mu?”

İkircikli bir ifadeyle karşılık verdi Saara; anlaşılmaz buruk bir tebessüm yayıldı tavırlarına. “Anlatacağım, biraz sabır,” diye cevap verdikten sonra kaldığı yerden devam etti: “Milena kapıdan içeri girer girmez, Selma ile Remek’in yarı hüzünlü yarı tebessümlü bakışları üstümüzdeyken boynuma atlayıp ağladı, hem de dakikalar süresince. Hüngür hüngür ağladığı yetmezmiş gibi; sımsıkı sarılıyordu yakamı, kıyafetlerimi çekiştire çekiştire. Az kalsın ilişkimiz bitecekken, diğer hayattaki vahşet dolu ayrılıktı bizi yeniden birleştiren…”

Bu sefer Milena araya girerek uzun süren suskunluğunu bozdu. “Çığlıklar atarken bana elini uzattığın o son sahne gözlerimin önüne gelivermişti çünkü. Seni karşımda görünce kendime hâkim olamadım; oradaki bizdik; o dehşet olayı yaşayan bizdik! Başka bir hayattaki biz ve onların anıları olsa bile,” dedi iki hayatı birden yaşamışlığın yorgun argınlığı ve kendi ölümüne durgun dargınlığı ile bakışları Saara’da asılı kalarak.

Milena’nın bu cümleleriyle boynu büküldü Ella’nın; keza Milena az daha konuşsa, masadan kalkıp kaçıverecekmiş gibi bembeyaz kesildi. Besbelliydi; hâlâ suçluyordu kendini. Saara ile Milena onun hislerini anında okumuş olmalıydı ki, ellerini uzattılar onun ellerine; daha önce yapamadıkları gibi ikisi birden tuttular o elleri şefkatle, hiçbir suçu olmadığına dair teselli verircesine. O an Milena ikinci annesi olmaya dünden hazır bakışlarıyla Ella’nın gözlerinin derinliğine baka baka o cümleleri söyleyince, “Neden evlendiğimizin asıl cevabını aldın bence; bizi yeniden birleştirenin sadece sen olduğunu bilmelisin. Sen mucizevî bir hediyesin,” deyince, o teselli bir nebze sonuç verdi Ella’nın dolarken ışıldayan gözlerinde.

Onun peşinden, “Merak etme, bulduk onu,” dedi Saara; muhtemelen Ella’nın beklediği cevabı çarçabuk verip, onu iyi hissettirme niyetiyle sadede gelerek yapmıştı bunu. “Daha doğrusu, olağanüstü azmiyle beni hep şaşırtmayı başaran Selma bana gelmeden önce bulmuş onu,” diye sözlerine devam ederken Saara, ifadesi aniden değişiverdi Ella’nın; işiteceği isme karşı çığlığını engelleme niyetiyle olsa gerek, titreyen iki eliyle birden ağzını perdeledi resmen. Ramak kalmıştı ağlamasına.

Oysa Saara Ella’ya bakarken hiç duraksamadan devam ediyordu anlatmaya. “Selma bana, onu çağırmış olduğunu söyledi. Yani benim kan kardeşimi, seninse baba yerine koyduğun –kendi kadar koca yürekli insan– Hilmar’ı. Hiç şüphesiz benim buradaki hayatta hâlim niceydi ki kendi vaziyetime yeterince değindim; diğer hayata nazaran kasaba sahibi zengin bir yazar değildim. Milena ile Remek zaten bildiğim gibiydi; diğer hayattakinin aynısıyla biri başarılı bir öğretmen, diğeri ise başarılı bir doktor. Hâlbuki Selma gibi Hilmar’ın da diğer hayatla kıyaslandığında buradakinin olumlu yönde ilerlemiş olduğunu öğrenince hayret ettim. O distopik ortamda silahları evladı kadar severek okşadığı yetmezmiş gibi; iyi silah kullanmayı sana öğreten Binbaşı Hilmar olunca konu, hayret edilecek bir durumdu bu; çünkü burada eşi ile birlikte yaşayan mutlu bir çiftçi olmuş; malum kasabanın az ötesinde sahip olduğu araziyi ekip biçiyor, toprağa can veriyor, hatta arıcılık yapıyormuş. Ki netice itibarıyla yaban mersini ektiğini ve bal üreticisi olduğunu duyar duymaz ağzım varmıştı kulaklarıma; duygulanıp lavaboya kaçtığımı ve orada ağladığımı itiraf etmeliyim aslında. Aynı geceki süper hızlı trene atlayıp Milena ile Remek’ten bir saat sonra geldi o da. Maskülen bakışlı, kirli sakallı, ekose gömlekli, kot kıyafetli bir kasabalı; tamı tamına hatırımdaki gibi boylu poslu ve geniş omuzlu. Kapıdan içeri homurdanarak girince onda gördüğüm o bakışlar, Selma’nınki ile aynıydı. İlk tepkisi ise: Vay anasını Saara; hiç yakıştıramadım sana! Bu ne şirin bir ev böyle? Oha! şeklinde olmuştu. Bunun üzerine bir de lavaboya gidip on dakika sonra geri geldiğinde sifonumun bozuk olduğunu fark ettiğini, ama tamir ettiğini söyledi dalga geçerek. Hep aynı alaycı ve har gür serseri işte! Hepimizin dâhil olduğu son derece trajik ve travmatik öteki boyut hikâyesi garip bir biçimde birbirine yakınlaştırmıştı bizi; yıllardan beri birbirimizi tanıyorduk sanki. Küçük dairemin iki kişiye anca yeten salonunda sıkış tepiş oturarak sabahlayana kadar konuştuk her şeyi. Tek bir sorunun cevabı ilgilendiriyordu beşimizi: Ailemizin diğer üyesi ve göz bebeğimiz Elisa neredeydi? Kara kurt Fenrir’i de unutmamak lazım; eksiğimiz iki kişiydi. Hepimizin ölüm sırası farklı olunca birbirimize sorduk bunu. Ne yazık ki hiçbirimizin verecek cevabı yoktu; oradaki son nefesimize kadar olanı biliyorduk, yani ölene dek ne yaşadıysak sadece onu. Hepimizin anılarında Elisa hâlâ hayattaydı; kesinlikle yaşıyordu ve tutunduğumuz tek ipucu buydu. Yılları geriden takip edecek kadar bizden geride duran Milena zaten çemberin dışındaydı; –o günkü büzülen hâline kıyamam– kimin ağzından işe yarar bir sözcük çıkacak acaba dercesine bize bakıp dinlemekten başka bir şey yapamıyordu. Remek ise kısa sözcüklerle konuşacak kadar üzgün görünüyordu. Makul bir öneriyle ansızın ayağa fırladı Hilmar; malum kasabanın yerini bildiğini ve oraya gidip ipucunu yerinde aramamız gerektiğini ortaya attı. Aynı sabah palas pandıras tren garına koştuk ve ilk trene atlayıp sahiden oraya gittik; hepimizin öldüğü o kasabaya. İroniye bak ki, insanlar kadar geyiklerin katledildiği diğer boyuttaki yer, her köşesinden çıkıveren geyikleriyle ünlü bir yermiş burada. Hilmar dışında hiçbirimizin yolu daha önce oraya düşmemişti ama ayağımızı kasaba sınırları içine basar basmaz, hani o dejavu hissi var ya, çepeçevre sarmıştı benliğimizi. Etrafa dağılarak kasabadaki her evin kapısını çalıp tarif ede ede Elisa diye bir kız çocuğunu tanıyıp tanımadıklarını sorduk,” dediği an Saara, gözlerini sadece Ella’ya dikerek devam etti: “O yıl yaklaşık 7 yaşında olman gerekiyordu; oysa biz seni 14 yaşından itibaren tanıyorduk. Fenrir ile birlikte olamayacağını düşünsek de, içimizden bir ses bir ihtimal olabilir diyordu. Bu yüzden hayal gücünü iyi kullanan Remek trende gelirken, Fenrir ile senin yan yana olduğun bir küçüklük resmini karakalemle çizmişti güzelce. O resmi gösteriyorduk herkese; o zamandan beri durur Remek’in evinin salonundaki kitaplık üstünde, bir çerçeve içinde. Kasabayı turlarken de kime rastladığımıza inanamazsın; Sahaf Ram aynen orada yaşıyor, kütüphane müdürlüğü yapıyor. Düşünsene, harikulade; bizi hiç tanımamış olsa bile. Her neyse. Özetle hiç kimse hiçbir şey bilmiyordu; seni veya Fenrir’i bilen yoktu; elimiz yine boştu. En sonunda hepimiz birlikte kasaba merkezinin ilerisindeki malikâne istikametine doğru yürüdük. Peşimize takılan ve toprak yollarda yanımızda yürüyen beş geyik ile birlikte yuvamıza sürükleniyorduk; o beş geyik bizim gözümüzde, ruhlarımızın ölmüş parçalarının yeniden doğmuş hâlleriydiler sanki. Başımızı sağa sola çevirip onlara bakarken adımlarımız aksayacak kadar üzülmüştük. Nihayetinde ise gördük; yemyeşil çayırların, bembeyaz papatyaların, upuzun ağaçların kapladığı, sürüsüne bereket geyiklerin oynaştığı o tepe önümüzde belirince, tuğla bedenli koca malikânenin yerinde yeller estiğini…”

“Evet, ben de gördüm; değil malikâne, tek bir kulübe bile yoktu ve arazi boştu,” dedi Ella, düşüncelerini nihayet kimseden esirgemeden. “Veera ile buraya gelirken Ram’ı görmek istediğimden oradan geçtik. Hiçbir yer anılarımdakine benzemiyordu; ne kasabanın merkezi ne de göl çevresi. Şubat ayı olduğundan her yer karla kaplıydı tabii; hayret edilecek kadar güzeldi. O pis bataklığın bile buradaki karşılığı masmavi bir göl olmuş, etrafı geniş bir ormanla çevrelenmişti.”

Anladığım kadarıyla sohbetin bu kısmına dayanamadı Milena; hepimize kahve yapmak üzere yerinden kalktığı sırada, “Demek oralara kadar gittin ve Ram’ı gördün ha?” diye mırıldanarak hüzünlendi Saara; anlatmayı kesmedi ama. “Beşimiz birden o tepeye çıktık. Kırlardan üstümüze doğru esen rüzgârın yüzümüze çarpmasıyla orada ölmüş bizlerin anılarında kaybolduk; bir yandan şarkılar ve kahkahalar kulaklarımızı sıyırıp geçiyorken, diğer yandan iyi günlerimizdeki neşeli konuşmalarımızı duyuyorduk. Nefes nefese kalmamızla yüreğimizin sızlaması bir olmuştu. Selma ellerini önünde birleştirip dua etti, Hilmar hatırlayıp gözlerini kıstı, Remek dize gelip toprağa dokundu, Milena dertlenip bakışlarını aşağıdaki yola indirdi. Zaten benim boynum hep büküktü; tam da yara alıp öldüğüm yerimden. Fırtına gibi koşan küçük bir kız ve kara bir kurt, haşırdayan otların arasından aniden çıkacak ve bize sarılacakmış gibiydi sanki. Aynı anda bunun dileğini tutarken duygulanarak etrafımıza bakıyorduk ki, birbirimize bir söz verelim dedik. El ele tutuşarak birbirimize baktık, tam da kanımızın toprağına karıştığı hepimizin öldüğü yerde. Her kim Elisa’yı bulursa, onu alıp hep birlikte orada, hepimizin öldüğü o yerde buluşalım diyerek o sözü de verdik birbirimize. Evet, o kasabada ölmüş, işin acı gerçeği vahşice öldürülmüştük, amma velâkin ölüme meydan okurcasına ikinci bir şans verilmişti ailemize. Ki ölümle sona ermiş olan alternatif hayatımızda, Netta uygarlığındaki asıl hayatımızda hiçbir şekilde kullanmadığımız o kelimenin başrolündeydik; cinayet kelimesinin karanlığını artık öğrenmiştik! İster buna ilahi adalet deyin, ister fizik denklemi, inandığımız şuydu; açıklanamaz bir güç tarafından yeniden bir araya getirilmiştik. Bunu görmezden gelip boşa harcamamalıydık; ne olursa olsun gelecekte bir gün iki eksiğimizi tamamlayıp yeniden bütün olmalıydık. Milena, Remek ve ben sürekli iletişimde olsak da, Selma ve Hilmar bize uzak yerlerde yaşadığından o noktadan itibaren yollarımız zorunlu olarak ayrılıyordu, ancak birbirimizi arayıp iletişimde kalacağımız konusunda anlaştık.”

Elinde kahve sürahisi ve kupalarla masaya geri gelmişti Milena; hepimize kahve doldurduğu sırada Ella’ya hitaben konuşmaya başladı. Konuşması ve tavırları sakin başlayıp sonunda duygusallaşmış, son cümleleriyle tüyler ürpertmişti. “Seni bulmak hepimiz için hayat memat meselesiydi. Hele hele o gün, Saara beni yatak odasına çekip, gerçekte senin kim olduğunu bana açıkladığı gün, çığlıklar attıktan sonra haykırarak salona atmıştım kendimi: Kesinlikle bulmalıyız onu! diye. Kısa kesmem gerekirse, yanımızda ve iyi olmanı ne kadar çok istediğimizi ve bu uğurda neler yaptığımızı anlatsak az gelir. Kayıp kişileri arayan profesyonel bir araştırmacı bile tuttuk. O da senin izini bulamayınca, bu boyutta hiç doğmadığını ve asla var olmadığını düşündük. Elisa öteki boyutta kalmıştı, aklımızın hep orada ve sende kalmış olması gibi. Zamanda zaten tutarsızlık vardı; bu durum aklımızı büsbütün karıştırıyordu. Olaylar öteki boyutun gelecek zamanında geçiyordu ve aslında hiçbiri henüz yaşanmamıştı; şu an bile yaşanmadı. Aslına bakılırsa, şimdiki zamana göre –oradaki ben dâhil– hepimiz halen hayattayız. Yine de olan oldu, henüz olmayansa ne yazık ki olacak; sonuçta, kaderin karmik haritasına çok önceden yazıldı isimlerimiz! Senin de bildiğini farz ediyor ve detay vermeyi gerekli görmüyorum ki, birkaç yıl sonra gerçekleşecek hepsi. Orada avladıkları masum geyiklerden farksız; sırayla avlayacaklar her birimizi. Birbirimiz için yakacaklar yüreğimizi! Neyse ki o kişiler burada hiç var olmamışlar, neyse ki,” dedi son cümlesiyle gözlerini hepimizden kaçırarak.

Elini şefkatle Milena’nın sırtına koyan Saara konuyu değiştirdi hemen; merakı sebebiyle belerttiği mavi gözlerini, bir anlığına dalmış olan Ella’nın gri gözlerine sabitledi. “Şimdi sen anlat bakalım,” dedi tüm dikkatimizi onun üstüne çekerek. “Niçin bu yaştasın ve bu zamana kadar neredeydin? Ayrıca Fenrir seninle mi? Son dakikalarımı ne hikmetse hatırlayamıyorum, neler oldu orada? Nasıl başardın oradan kaçmayı?” diyerek bazı kilit sorular sordu.

Sanki canı yanmış gibi irkildi Ella; elini ayağını toplarcasına cevap verirken Saara’ya, “Veera’yı çok yorduk,” diyerek direkt bana baktı. “Anlatacaklarımla onun başını ağrıtmak istemem. Bundan sonrasını sizinle baş başa ve özel olarak konuşmayı tercih ederim,“ der demez ise bana göz kırptı.

O anki işaretiyle anladım artık sahneden çekilmem gerektiğini. Kahvemi kafama diktim ve müsaade istedim. Oysaki onları izleyip dinlerken hiç farkında değildim; saatler geçmişti ve yağan kar yüzünden uçuk mavi bir şafak şehrin üzerine sökmek üzereydi. Otele dönmek istesem de, Ella’nın ve ev sahiplerinin ısrarıyla orada, yani şu an yazıyor olduğum şehir manzaralı misafir odasında kalmak üzere ikna edildim. Tabii öncesinde arabaya gidip sırt çantamı kaptım ve odaya girer girmez seyahatnameye bu uzun satırları döşedim. Of! Yine destan gibi… Saatlerdir yazıyorum, uyumadığımı fark eden Ella bir ara odaya dalıp, “İyi ki varsın ve iyi ki yazıyorsun, teşekkür ederim,” diyerek tam arkamdan boynuma sarıldı. Neden böyle dediğini anlamış değilim; sonunda gerçekten mutlu ve huzurlu olduğu içindir, orası kesin. Ben de bir açıdan mutlu ve huzurluyum; sonunda ona ve evrene olan borcumu ödeyip, aslında bir yerlerde ölmüş olan ailesine onu kavuşturduğum için.

Üçü birlikte şu an halen salondaki masada oturuyor ve konuşuyorken, ben de içerideki bu misafir odasında yalnız kalmışken, şimdiye değin hiçbir şekilde değil Ella’ya sormaya, düşüncelerimden geçirmeye korktuğum o soruyla baş başa kaldım. Hak verirsin ki hâliyle. “Eğer bu mümkünse, bir diğer Eeva da bekliyor mu beni diğer evrende?” diye sorup duruyorum kendime. Ben burada; senin hayalindeki seyahatle avunurken yollarda, senden ilham aldığım kelimeleri buza ve ateşe dönüştürerek mühür ederken bağrımda, hem üşürken hem de cayır cayır yanarken yansımalarımda, gerçeğinin sana gelmesini bekliyor musun orada bir yerlerde? Bekliyorsan hani işaret nerede öyleyse? Kim bilir belki diğer evrende bensizken daha mutlu biri olmuşsundur. Belki sana veremediğim her şeye sahip olmuşsundur; senin için nefes aldığımı yahut çoğu zaman nefes bile alamadığımı ve bu sebeple duvarlara tutunmak zorunda kaldığımı unutmuşsundur, hatta belki seni gerçekten sevenin ben olduğumu sana hatırlatmayacak biriyle yaşıyorsundur. Belki… Muğlakta kalan keskin gerçek buysa, bunu öğreneceğime bir motosiklete atlayıp pervasız bir hızla sürerek ölsem daha iyi; sana geç kalmışlığımın, çoktan kaybetmişliğimin, canımın acısını canımdan çıkarsam daha iyi; gecenin karanlığındaki bir caddenin ortasında hem de. Acısın canım acıyabildiği kadar ki içimde tuttuğum çığlığı dışıma salabileyim; böylece kan kusabileyim, dahası yüzülsün derim, kırılsın kemiklerim, dağılsın beynim ve parçalansın yetim gibi terk edilip unutulmuş kalbim. Sen ki boynunu bükmeye kıyamadığım papatyam, sen ki sakura çiçeğim. Böylesi bir dram için üzgünüm sevgilim, burada sensizlikle öylesine geçip giden her gün dolayısıyla hak verirsin ki melankolik hâllerdeyim. Üzgünüm çünkü içimdeki kasırgalar ortasında sönmeyen yangınları ancak ve ancak kelimelerimle dışıma bırakabildiğim gerçek hislerim bunlar benim; üzgünüm çünkü hiç kapanmayıp acıyan yaralardan ibaretim. İşin aslı hem öfkeli hem de kederliyim; bu hislerim sebebiyle kapanmayan yaralarımın tezahürü ise kelimelerim ve artık o kelimelerim yitirdikleriyle eli yüzü kanlı bir yetim; alevler içinde kâbus gibi bir betim. Yalan bilmem, beceremem; çünkü gerçek olan benim. Ella’nın, kendisinin dâhil olmadığı/olamadığı fotoğraflara baktığı sırada ne hissettiğini daha iyi anlayabiliyorum şimdi. Bazen, asla mutluluk kadrajında yer almadığın tek bir fotoğraf bile kanatır yüreğini; umursamadan batırır derinlere körelmiş hançerini. Şimdi sen de hissedebiliyor musun yüreğimdekini? Peki ya neden bendeki bu dejavu hissi? Numarası 9 olan bir dairedeyken şu an, neden numarası 9 olan bir hastane odasındaki yatakta göğsümde bir acıyla yapayalnız ve bitkisel hayattaymış gibi hissediyorum şimdi? Hadi gel ve beni öldürmeden çıkar yüreğimden o hançeri! Hissediyorum Eeva; bir yerlerde bir şeyler oldu, oluyor veya olacak, bu yüzden ara ve bul beni. Hadi!

(Devam Edecek)

(Bu hikâye dizisi, roman kahramanı Veera’nın, çıktığı uzun seyahat süresince sevgilisi Eeva’ya yazdığı mektuplardan oluşmaktadır ve Diğer Evrenin Senaristi romanı yan hikâyesidir; ayrıca bu romanın devamı olan Diğer Evrendeki Kadın ve Parçalanmış Yansımalar romanlarına, hatta bilhassa Kadınların Öldüğü Yer romanına göndermeler, detaylar ve açıklamalar barındırmaktadır.)

Şeyda AYDIN, Diğer Evrenin Senaristi, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2018 Aralık – 2.Baskı, 2021 Mart
Şeyda AYDIN, Diğer Evrendeki Kadın, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Şubat
Şeyda AYDIN, Parçalanmış Yansımalar, İkinci Adam Yayınları, 1.Baskı, 2019 Eylül – 2.Baskı, 2021 Ağustos
Şeyda AYDIN, Kadınların Öldüğü Yer, Tilki Kitap Yayınevi, 1.Baskı, 2020 Kasım

Görsel Künye: Vadim Sadovski / Milford, DE, USA / ArtStation

ŞEYDA AYDIN ya da yurt dışında bilinen adıyla Sheida Aiden, 1981 İzmir doğumlu yazardır ve Dokuz Eylül Üniversitesi mezunudur. Aynı zamanda Türkiye'nin ilk Siberpunk/Solarpunk Queer yani Kuir Bilim-Kurgu romanlarının/hikâyelerinin yazarıdır. Queer Aşk, Ütopya, Distopya ve Paralel Evrenleri esas alan ve yayınlanmış olan eserleri sırasıyla şöyledir: “Diğer Evrenin Senaristi”, “Diğer Evrendeki Kadın”, “Parçalanmış Yansımalar” ve bir spin-off özelliği taşıyan "Kadınların Öldüğü Yer" Nisan 2021'den itibaren SANAT OKUR platformunda yayınlanan ve başka bir spin-off olan "Veera'nın Seyahatnamesi" adlı edebiyat/hikaye dizisini ayda bir bölüm olmak üzere yazmakta/okurlarla buluşturmaktadır. İsim benzerleri ile karıştırılmadan güncel bilgiler almak için resmi internet sitesine seydaaydin.net adresinden erişebilirsiniz. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir