Zaman Kasası, Yeşim Özkan ve Abdullah Güler’in farklı coğrafyalarda, farklı yaşam deneyimleriyle şekillenmiş pratiklerini belirsizlik, hafıza ve zaman kavramları etrafında Nazlı Pektaş’ın küratörlüğünde yan yana getiriyor. Ortak bir geçmişten değil, parçalı aidiyetler, askıda kalmış yer duyguları ve tanımlanamayan zamanlar üzerinden kurulan bu birliktelik izleyiciyi farklı yerlerden gelerek ortak noktada buluşan bir anlatıya davet ediyor. İki sanatçının geçmişe dayanan güçlü bir alışverişle yarattığı sergi, mekânsal süreklilik ve kopuşları, kişisel anlatılar ile kolektif belleğin adeta “dansını” ve maddi izlerin zamansal yükünü görünür kılıyor.
Bu söyleşide Zaman Kasası’nın düşünsel arka planını sanatçıların kendi seslerinden dinlerken Yeşim Özkan’ın haritalar, geçersiz koordinatlar ve yurtsuzluk hissi üzerinden kurduğu zamansallığı, Abdullah Güler’in ise coğrafya, malzeme ve kişisel arşivler aracılığıyla geliştirdiği kolektif bellek arayışını ele alıyoruz. Bu iki pratiği bir araya getiren küratör Nazlı Pektaş ise serginin mekânsal kurgusunu ve güvercin imgesi etrafında gelişen beklenmedik diyaloğu açıyor. Sergiye ev sahipliği yapan galeriden ödünç alınarak başlığa taşınan “kasa” adı zaman ve mekânın nasıl saklandığını, nasıl taşındığını ve nasıl yeniden açıldığını soran geçirgen bir imleme olarak öne çıkıyor.
9 Ocak’ta açılan sergi 20 Şubat 2026’ya dek Kasa Galeri’de görülebilir.

Sevgili Yeşim, serginin adı Zaman Kasası Abdullah ile seni, ortak olmayan geçmiş yaşantılarınız, fakat ortak sanatsal bakışınız üzerinden birleştiriyor. Bana verdiğin sergi turunda vurguladığın bu anlatıyı özellikle ilgi çekici buldum; farklı yaşam deneyimleriyle şekillenmiş ortak sanatsal bakış hakkında neler söylersin?
Yeşim Özkan: Zaman Kasası’nda bir araya gelmemizin temelinde ortak bir geçmişten çok, farklı yaşantıların benzer sorulara açılması var. Abdullah ile kişisel hikâyelerimiz, büyüdüğümüz coğrafyalar ve deneyimlerimiz oldukça farklı. Abdullah Mardin’de büyüyüp İstanbul’a gelmiş, ben ise hep şehir hayatının içinde yaşamış ve çocukken başka bir ülkeye göç etmiş biriyim. Biri yerle güçlü bağlar kurarak, diğeri bu bağların kopuşunu deneyimleyerek şekillenmiş iki ayrı hikâye aslında. Onun işlerinde yerle ve gündelik hayatla kurulan bağ daha belirginken, ben mekânsızlık ve aidiyetsizlik duygusundan yola çıkan başka bağlar kurmaya çalışıyorum. Bence bu fark bizi ayırmak yerine aynı belirsizlikte buluşturuyor. Ortaklığımız da bu askıda kalma hâlinden besleniyor çünkü hem ait olma arzusu hem de yerinden edilme hâli birbirini çoğaltıyor.
Yeşim, sende haritalar ve geçersiz koordinatlar üzerinden bir anlatı var ve bunlar, olumsuz olmayan bir yönsüzlüğe, belki dünya üzerinde dünya dışı bir yaşam ihtimaline işaret ediyor. İzleyiciyi işlerinde nasıl bir zamansallığa davet etmek istiyorsun ve bu davet öz yaşam hikâyenle nasıl bağlanıyor?
Yeşim Özkan: Sabit olmayan bir yön ve bilinmez bir yer fikri bana iyi geliyor. Gri olma hâlini de bu yüzden yersizliğe karşı bir duruş gibi düşünüyorum çünkü belirsiz, aidiyetsiz ve özgür bir alan açıyor. Üretim sürecime zaman kavramı, bu aidiyetsizliği sahipsizlik üzerinden düşünmeye başlamamla birlikte dahil oldu. Harita araştırmalarım sırasında, herhangi bir devlete ait olmadıkları için zaman dilimlerinin dışında bırakılan ve bu nedenle griyle işaretlenen bölgelere rastladım. Hem görünmez kılınmış hem de akışın dışında tutulmuş bu gri alanlar, “Kayıp Zaman Hattı” serisindeki resimlerimde kurduğum alternatif bir ev arayışına dönüştü.
Geçersiz koordinatlar ve haritalarla çalışmak ise sınırları bilinçli biçimde bozmanın bir aracıydı. “Koordinatlar” işimde, gezdiğim bölgelerden topraklar topladım ve gerçek bir yeri işaret etmeyen, zamansız koordinatlar oluşturdum. “Harita Kaydı”nda önce dijital haritaların zaman-mekân uyumsuzlukları sebebiyle ortaya çıkardığı hata mesajlarını topladım. Yön bulmak için kullandığımız harita sistemi burada gerçekliği saptıran yönsüz bir yapıya dönüştü. Sonrasında, topladığım veri hatalarından yola çıkarak hislerimle paralel bir şiir yazdım.
Haritaların oluşturduğu bu konum karmaşası bana çok tanıdık geldi çünkü kendi hayatımda da yerle ilişkim hiçbir zaman tek bir noktada sabitlenmedi. Çocukluğumda yaşadığım kopuşlar bana erken yaşta evi ve aidiyeti yeniden kurmayı öğretti; yerle ilişkim annem sayesinde yeniden şekillendi. Bugün ait hissettiğim tek bir ev yok, evi kurabildiğim her yerde var olabilme hâline duyduğum bir güven var. Bu his daha evrensel bir aidiyet ihtimaline doğru da genişliyor. Bu yüzden izleyiciyle, doğrusal olmayan bir zaman duygusu içinde, ortak bir yerde yan yana durmak istiyorum.

Abdullah, senin işlerinde kentsel ve politik görüntüler iç içe geçiyor. “Münferit” isimli yok-köydeki kerpiç bir evde yaşıyormuşum ve güvercin yetiştiricisiymişim, diye hayal edebilir izleyici mesela. Bir yaşam önermesi, farklı bir yaşamak var burada, iyi ya da kötü demeden, sadece farklı. Sen peki sergide bireysel hafıza ile kolektif bellek arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsun?
Abdullah Güler: Coğrafi işaretlere, sembolik anlatıya ve dile yönelmeyi denedim. Üçü de ağır ağır değişen, değiştikçe derinleşen konular bence. Ki bence coğrafya bu değişimin de kaderi. Kişisel hafızamda yer edinmiş olayları deştiğimde, çoğunun toplumsal hafızayla bağlantılı olduğunu görüyorum. Bu bağlantılara belki zorlayarak kendim ulaşıyorum. Ama çağrışımların gerçekliği değişmiyor. Mesela politik çağrışımlar coğrafyamızda bu formların özüne işlemiş sanki. İzleyiciyi kişisel hafıza alanıma çağırmaktan çok, bu yeni muğlak göstergelerle belirsiz bir zamana dair kolektif bir fikir edinebilir miyiz, merak ediyorum.
Abdullah, bu sergide İstanbul’daki evinin banyosunda yaptığın kerpiçten kilitli parke yerleştirmeleri, “Münferit” isimli hayalî bir köyün tabelası ve güvercin yetiştirme videosu gibi işlerin var. Zaman Kasası konseptiyle bu işler nasıl bağlanıyor senin zihninde?
Abdullah Güler: İşlerin oluşum aşamasında zaman ve mekân üzerine düşünürken hatıraların net olmayan (eskidikçe daha da belirsizleşen, sadeleşen) tarafı dikkatimi çekti. Mekân daha belirli, belki de daha tanımlı bir şeyken zaman o kadar da tanımlanamayan, daha belirsiz bir mefhum. Tedirginliklere yol açtığını düşündüğüm bu belirsizlik gelecek zamanın öngörülemezliğinden çok geçmiş zamanın tanımlan(a)mamış an(ı)larıyla ilgili. Bu noktada Yeşim’in araştırdığı “kayıp zaman” meselesine benzer bir konuya yöneldim. Belirsizlikler alanını kurgulamayı denedim. Temsiliyetler, çağrışımlar ve semboller bu alanı yeniden kurgulama deneyi.
Kaldırım taşlarının yaygın, geniş bir coğrafyada karşılık bulan formunu kerpiçle araştırdım. Birbirine tam oturmayan, dokuları ve büyüklükleriyle her biri kendine has bu toprak parçalar kırılgan, pişmemiş ve bölgesel hâlleriyle zamanı coğrafya bağlamında tartışmaya açıyor. “Münferit” bir bütüne dâhil olmayan, tekil, istisnai ve bağımsız anlamlarına gelen bir sözcük. Bir yol tabelasında, olmayan bir yerin temsiliyetini sırtlayan “Münferit”, coğrafi tekilliklerin tabelası.
Babamın 2008-2009’da kaydettiği dört videoyu bir araya getirdiğim “Güvercinler” işine ise müdahale etmemeyi seçtim. Yllar sonra karşıma çıkan bu videolar biraz da zamanı kayıt altına alma yoluyla belirginleştirme çabasını hatırlatıyordu. Bu videolar zamansızlaşmış bel(li)irgin birkaç kümesin, birkaç kuşun ve babamın ıslıklarının arşivini sunuyordu. Babamın çektiği, topladığı, paylaştığı güvercin fotoğrafları üzerine zaten çalışıyordum. “Yabani Özgürlük Ehli Tutsaklık” ise bu fotoğrafları ve notlarımı bir araya getiren bir küçük kitap. Videoyla beraber birbirlerini tamamladılar bence.
Nazlı, size de küratörlük sürecine dair iki soru yöneltmek isterim. Yeşim Özkan ve Abdullah Güler’in daha önce bir arada düşünme ve üretme deneyimleri olduğunu öğrendim; siz geçmişteki bu iş birliğinden haberdar değilken, benzerliği tespit ederek onlara ikili bir sergi yapmayı düşünmüşsünüz. Zaman Kasası’nı kurgularken bu diyaloğu nasıl ele aldınız; bu iki pratiği yan yana getirirken belirleyici olduğunu düşündüğünüz ortak sorunsallar nelerdi?
Nazlı Pektaş: Bu yan yana geliş, bir bilgiden çok sezgiyle başladı aslında. Abdullah Mardinli bir sanatçı; Yeşim ise şehre uzun zamandır düzenli gidip gelen, Mardin’e dönük ilgisini üretimiyle sürdüren bir isim. Bu bağı yakından izleme şansım da oldu; küratörlüğünü üstlendiğim Meyman Mardin Sanat Evi’ndeki misafir sergisinde Yeşim asistanım olarak yanımdaydı. Dolayısıyla Mardin’le kurduğu ilişkinin sürekliliğini, merakını ve dikkatini içeriden biliyorum. Abdullah’ın pratiğinde de Mardin, bir arka plandan ziyade düşüncenin ve imgenin kökü olarak tekrar tekrar beliriyor. İşin aslı, bu ikiliyi yan yana getiren görünmez bir bağ daha vardı; her ikisi de öğrencim. Üçümüzü birbirine bağlayan hoca-öğrenci ortaklığı, serginin görünmez çekirdeğini zaten oluşturuyordu. Zaman meselesini merkeze alan bu ikili sergide birinin Mardinli oluşunun, diğerinin Mardin’e duyduğu ilginin nasıl yankılanacağını, o sesin nasıl duyulacağını çok merak etmiştim. Kurguyu yaparken henüz bilmediğim şeyse, meğer onların çoktan bir araya gelip öğrencilik yıllarında birlikte üretmeyi denemiş olmalarıydı.
Ben onları tamamen sezgiyle buluşturduğumda, aslında o eski diyaloğu da bilmeden uyandırmış oldum. Hayatın bu küçük sürpriziyle benim sezgim bir noktada birleşti; meğer aralarında zaten geçmişten gelen, benim sonradan dâhil olduğum bir konuşma varmış. Kurguda belirleyici olan meseleler yer duygusunun nasıl kurulduğu ve nasıl kırıldığı, yer değiştirme hâlinin açtığı parçalı zaman, hafızanın fragmanlar üzerinden taşınması, yüzey/iz/malzeme arasında beliren maddi bellek oldu. Yeşim’in pratiği yurtsuzluk kavramı üzerinden derinleşerek aidiyetin sınırlar ötesinde yeniden müzakere edilebildiği o muğlak boşluklarda geziyor. Abdullah ise, toprağın ve kerpiç gibi malzemelerin hafızayla kurduğu ilişkiyi, kültürel bellekle bastırılmış anlatılar arasındaki çatışmayı görünür kılıyor. İki pratik aynı cümleyi kurmuyor ama meseleye farklı yerlerden temas ediyor. Biri yerleşmenin, diğeri ise yerinden edilmenin ya da yerle kurulan mesafeli aidiyetin peşine düşüyor. Kasa Galeri’nin mimari hafızasıyla ve geçmişteki işlevi ile birleşen bu anlatı, sanatçıların kişisel tarihlerinden çıkıp ortak bir hatırlama biçimine dönüştü.
Abdullah Güler’in güvercin videosunun sergiye dâhil olmasıyla Yeşim Özkan da güvercin resimleri yapıyor. Bir tabloyu da “güvercinler izleyecekmişçesine” yere yerleştirme fikrinizdeki oyunsuluk izleyici için çok çekici. Küratörden öğrenmek isteriz; bu dost canlılar Güler ve Özkan’ı nasıl bir araya getiriyor?
Nazlı Pektaş: Güvercinler sergide bir imge olmanın ötesine geçti; iki sanatçının pratiğinin birbirine değdiği, birinin diğerinin içinden geçtiği müşterek bir zemine dönüştü aslında. En başından beri bu sergi için her iki sanatçının birbirinin üretimini izlediği, pratiklerine temas ettiği yeni birer iş üretmelerini istemiştim; Yeşim Abdullah’ın işlerine bakacaktı, Abdullah Yeşim’in işlerine. Zaman Kasası sergisinde süreç kendi oluş hâlini ve hayatın sürprizlerini beraberinde getirdi. Abdullah tam karşılıklı temas arzusunun kurgulandığı sırada eğitim için Norveç’e gitme kararı alınca, Yeşim’in üretimine dokunacak yeni işi gerçekleştiremedi. Fakat tam da sergiye, planlanmış olandan çok daha ham ve sarsıcı bir yerden, bir hafıza kaydı ekledi. Babasının Mardin sokaklarında, eski bir cep telefonuyla, kaydettiği güvercin görüntüleriydi bunlar. Kurgulanmamış, gündelik bir tanıklık; estetik mesafeyi aradan kaldıran, hızla ve doğrudan gelen filtresiz bir bakış… Ayrıca Abdullah “Yabani Özgürlük Ehli Tutsaklık” isimli mini sanatçı kitabının da sergiye dâhil olmasını istemişti. Daha önce, kavramsal çerçevesi PASAJ İstanbul’un kurucu üyelerinden Seçil Yaylalı tarafından geliştirilen “Small Pains, Great Songs” sergisinde de gösterilen bu kitapta, babasının Mardin’de çektiği güvercin fotoğrafları ve bu fotoğraflara yazdığı notlar yer alıyordu. Böylece serginin harcına gerçekliğin çıplaklığı da katıldı.
Yeşim de Abdullah’ın sergiye son anda dâhil olan görüntülerindeki sahiciliği tuvaline davet etti. Bugüne dek kurduğu tanımsız, nesnelerin sessiz melankolisiyle örülü ıssız manzaraların içine ilk kez bir canlılık emaresi olarak güvercinleri yerleştiriverdi. Yeşim’in eşyalarla kurduğu mesafeli dil burada yerini canlılığa bıraktı; bir bakıma Abdullah’ın eklediği hafıza kaydıyla babasının kaydettiği bakışa verilmiş incelikli bir cevaptı bu. Resmi duvardaki alışılmış, steril hiyerarşisinden koparıp yere indirme kararım ise tamamen bu karşılaşmadan beslendi. Kasa’nın içinde izleyicinin bakışı aşağıya, toprağa çekilsin; beden mekânla daha dolaysız, başka bir açıdan temas etsin istedim. Güvercinlerin tuval içindeki dolaşım hâli, videodaki çiğ ve doğrudan bakışla zemin üzerinde buluşsun diye… Böylece güvercinler iki pratiği birbirine benzetmeden aradaki ilişkiyi hareket, aidiyet ve hatırlama biçimleri üzerinden yeniden inşa etti. Sergimizde Abdullah Güler’in “Yabani Özgürlük Ehli Tutsaklık” kitabı ve “Güvercinler” videosu, Yeşim’in “Güvercin Kervanı” ile birlikte aynı tedirginlikte birbirine sarılıyor ve Mardin’e, Hrant Dink’e, yitik bir manzaranın içinden sarı bir rüzgarla savruluyor… Ez cümle coğrafyamızda olan bitene dair bireysel yarıklardan kolektif travmalara akıyor bu sergi.




