Cemre Su Salur, tiyatro yönetmeni, oyuncu ve hareket sanatçısı olarak sahnede güçlü, cesur ve tavizsiz karakterleri izleyiciyle buluşturuyor. California Institute of the Arts Tiyatro Bölümü mezunu olan Salur, New York’taki projelerinin ardından kendi yazıp yönettiği işleri VOID The Movement Project çatısı altında sahneledi. İstanbul’a döndükten sonra Antigone, Dorian, varmış ve Kendi Var Adı Yok gibi yapımlarda hem yönetmen hem oyuncu hem de hareket yönetmeni olarak aktif rol aldı. 2021-2022’de İstanbul Sinema Müzesi ve Atlas 1948 Sineması kadrosunda Sanat Yönetmeni olarak görev yaptı. Aynı zamanda Lulu’s Cabaret ve uluslararası kadın kolektifi It’s Us: Ophelia’nın kurucularındandır. 2025’te IX. Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri’nde Kendi Var Adı Yok ile “Yılın Yönetmeni” seçildi.
Sanat pratiğini anlatırken Salur, “Sahnede performans ile gerçeklik arasındaki sınırlar silinir; izleyici insan olmanın güzelliğini ve trajedisini en saf haliyle deneyimler” diyor. Yeni projesi Vakit Geldi ise Macbeth’in trajedisini ve beş cadının döngüsel öngörülerini sahneye taşıyarak, VOID’in yaratıcı yolculuğunun bir sonraki adımı olarak izleyiciyle buluşuyor.
Yeni projen ‘’Vakit Geldi’den bahsedebilir misin?
Kendi Var Adı Yok, Macbeth’in hikayesini daha doğrudan ve lineer bir dramatik yapı içinde sahneye taşıyan bir prodüksiyondu. Vakit Geldi ise Macbeth’i yepyeni bir yaklaşım ve sahneleme dili arayışının ürünü olarak şekilleniyor.
Geçtiğimiz yıl, provalar öncesinde gerçekleştirdiğimiz atölye sürecinde, cadıların evreninin keşfe açık, sınırsız bir yaratım alanı sunduğunu fark ettik. Bu evrenin bedensel ve zamansız doğası, bizde bir sonraki projemizde kolektif yaratım süreciyle daha derinlikli bir araştırmaya yönelme arzusu uyandırdı. Vakit Geldi , önceki prodüksiyonumuzun sürecinde temas ettiğimiz bir kapının ardına geçerek bambaşka bir dünyanın derinliklerine dalma çabası olarak ortaya çıktı. Bu dünyayı; beden, metin ve ekip ruhunun yan yana nefes aldığı, ekibin sahneden bir an olsun ayrılmadan adeta bu evrene hapsolduğu bir sahneleme biçimi ve yaratım süreciyle inşa etmeyi amaçlıyoruz.
Beş cadının bir döngünün bekçileri olduğu bir hikâye söz konusu. Bu döngü Bu, izleyiciye mitolojik ve ezoterik bir anlatı mı sunuyor?
Evet, Vakit Geldi‘de beş cadının bir döngünün bekçileri olarak konumlanması izleyiciye mitolojik ve ezoterik bir anlatı çağrışımı yapıyor. Bu tercih, cadı karakterlerini Macbeth’in hikâyesindeki yan roller olmaktan çıkarıp, zamanın dışına kazınmış, tekrar eden bir yazgının taşıyıcıları haline getiriyor. Böylece metin, kehanet, kader ve varoluş gibi temalara daha derin bir anlam katmanı ekliyor.
Cadıların bir döngüyü bekleyen, lanet sürdüren varlıklar olarak çizilmesi, onları tanrısal ya da kozmik güçlere yakınlaştırıyor. Bu yaklaşım, izleyicinin Macbeth hikayesini sadece Shakespeare’in bir trajedisi olarak değil, daha büyük bir evrenin parçası olarak okumasına izin veriyor. Ezoterik anlamlarda tekrar, kehanet ve gizemli varlıklar sıkça kullanılır. Vakit Geldi‘deki bu yapıyla, izleyiciyi semboller ve çağrışımlar üzerinden düşünmeye davet ediyoruz.

Bu yıl, Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri’nde Kendi var Adı Yok ile En iyi Yönetmen ve Yılın Ekip Oyunu Ödülünü aldın, bu projede aynı anda 20 izleyiciye de bir deneyim yaşattın. Vakit Geldi’de de, izleyici bu döngünün içinde bir aktör mü yoksa bir gözlemci mi? Bizi neler bekliyor?
Kendi Var Adı Yok‘ta izleyici klasik bir koltuk düzeninde oturan bir seyirci değil, performatif bir enstalasyonun parçasıydı. Her oyunda 20 kişilik bir grup, ikiye ayrılıp 10 kişi Cadıları ve diğer 10 kişi Macbeth’i takip ederek, dört farklı alanda dolaşarak hikâyeye içeriden tanıklık etmişti. Bu, tiyatrodan çok, izleyiciyi içine davet eden bir enstalasyon deneyimiydi. Vakit Geldi ile klasik tiyatro düzenine dönüyoruz; sahne ve izleyici arasındaki ilişki daha belirgin.
Mit ve ritüelin birleştiği, zamanın esneyip büküldüğü, aynı hikâyenin farklı gölgelerle tekrarlandığı bir alan. Sahnedeki beş cadının birer birer Macbeth’e, Lady Macbeth’e, Macduff’a ve Haberci’ye dönüştüğü, o karakterlerin enerjileri tarafından ele geçirildikleri ve adeta bir bayrak yarışı gibi elden ele birbirlerine karakterleri teslim ettikleri bir hikaye anlatımına şahitlik ediyor olacağız. Bu sezon sizi tanıdık ama baştan yaratılmış bir Macbeth evrenine davet ediyoruz.
Macbeth, modern bağlamda hâlâ neden bu kadar çekici sence? Özel olarak Macbeth’e yoğunlaşmanın bir nedeni var mı?
Macbeth benim için oldukça çıplak ve dürüst bir metin. Hepimizin içinde tartışmasız var olan ama yüzleşmekten kaçındığımız o karanlığa ışık tutuyor: hırsımıza, güç açlığımıza, arzularımıza, korkularımıza ve suçluluk duygusunun getirdiği o ağırlığa. Üniversitedeyken Shakespeare hocam, ‘Shakespeare karakterlerinde sessiz alt metin yoktur; düşündükleri her şeyi dile getirirler, içlerinde hiçbir şeyi saklamaz, seyirciyle her şeyi paylaşırlar’ derdi. Macbeth’te de bu çok net: Tüm oyun, kapalı kapılar ardındaki sırları sanki bir anahtar deliğinden bakar gibi seyircinin önüne seriyor.
Beni en çok çeken ise, Macbeth’in bende uyandırdığı renkler ve şiirsel akış. İlk okuduğumdan beri zihnimde uyandırdığı imgeler ve ambiyans bana çok baştan çıkarıcı geliyor; bu yüzden sahneye taşıma sürecinin her anında yeniden büyüleniyorum.
Bu projede seni en çok zorlayan ne oluyor? Yaratım süreci, sahneleme kararları veya hikayeyi izleyiciye aktarma biçimi açısından, hangi noktalar seni en çok düşündürüyor veya sınıyor?
Biz hala sürecin içerisindeyiz, prova sürecimizin üçüncü haftasındayız. Şu anda beni en çok zorlayan şey, kendime sürekli bunun bir ekip işi olduğunu hatırlatmak. Oyuncuların bazen aynı kanalda, bazen farklı kanallarda ilerlemesi; bazen aynı kanalda olmayı reddettikleri, bazen de akışı bir meşale gibi birbirlerine teslim etmeleri gereken bir düzen kuruyoruz. Bu oyunun dili ve hikâye anlatımının parmak izini bulmak bizim için en meşakkatli tarafı. Bazen sahnede aynı anda iki Macbeth, üç Lady Macbeth göreceğiz; yani roller bölünüp çoğalıyor, enerjiler bir oyuncudan diğerine akıyor. Ekibin kalp ritmini aynı frekansta tutmak, tüm performans boyunca o ritmi korumak ise en kritik ve en zorlayıcı kısmı.

Bu projede, oyuncu olarak da izleyici karşısında olacak mısın?
Hayır, bu projede oyuncu olarak değil, yönetmen, çeviren/uyarlayan, hareket ve ışık tasarımcısı ve kreatif yapımcı olarak yer alıyorum. Oyuncu olarak ise bu sezon Şubat ayında kendi uyarlamam olan Marilyn oyunuyla dahil olacağım.
Bir de VOID var, tiyatro prodüksiyon şirketin. Aynı zamanda bir yaratıcı alan olduğunu da söyleyebiliriz. Vakit Geldi de bu yolculuğun bir parçası olacak. VOID’in kuruluş hikâyesinden ve bu oyunun onun serüvenindeki yerinden de biraz bahseder misin?
VOID, 2015 yılında konservatuvar ikinci sınıftayken yazıp yönettiğim HAREM prodüksiyonu ile The Movement Project adı altında bir performans kolektifi olarak doğdu. Ardından yine yazıp yönettiğim VOID dans tiyatrosunun New York’taki HERE Arts Center’ın Co-Op Sublet Series programına kabul edilmesiyle kolektif kimliğini geride bırakarak ismini VOID olarak güncelledi ve bir yapım şirketine evrilmeye başladı. Hiperrealistik ve şiirsel bir estetiği merkeze alarak, kültürel hafızanın ve edebi referansların beden ve kimliklerdeki yankılarını araştırır; teatral ifadenin yüceltildiği, metaforlarla dolu diyarlar yaratır. Bu yıl sekizinci prodüksiyonumuz Vakit Geldi ile yolculuğumuza devam ediyoruz.
Son olarak, oyunun prömiyeri ne zaman ve nerede olacak?
Prömiyerimiz 31 Ekim 2025 Cuma, Cadılar Bayramı’nda Claphall’da gerçekleşecek. Bu sene VOID olarak Claphall’un yapım ortağı olmaktan da ayrıca büyük heyecan duyuyoruz.
