Sanatçı Deniz Doğruyol’un Baruthane’de açılan kişisel sergisi “Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum”, izleyiciyi içsel bir yolculuğa çağırıyor. Küratör Ceylan Önalp ile birlikte hayata geçirilen sergi, mekânın tarihsel katmanlarıyla sanatçının kişisel dönüşüm anlatısını buluşturuyor. Geri dönüştürülmüş malzemelerle üretilmiş figürler, izleyiciyi sürece dahil eden dilek ağacı ve yazılı ifadeler, sergiyi hem bireysel hem kolektif bir hafıza alanına dönüştürüyor. Jung’un arketip kuramından ilhamla şekillenen bu anlatı, doğmak ve olmak kavramlarını bir döngü halinde ele alıyor.
Sergiyi yerinde gezdikten sonra Deniz Doğruyol ve Ceylan Önalp ile bir araya gelerek, bu çok katmanlı serginin kreasyon sürecini, taşıdığı kişisel anlamları ve izleyiciyle kurduğu bağı konuştuk. Sanatçının içsel kırılmalarıyla şekillenen bu üretim süreci, küratöryel yaklaşımla birlikte kolektif bir ritüel alanına dönüşüyor. Bu söyleşide, serginin hem düşünsel hem duygusal arka planına birlikte yakından bakıyoruz.

“Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum” başlığı, hem kişisel hem de kolektif bir dönüşümün izini sürüyor. Bu başlık sizin için nasıl bir eşiği temsil ediyor? Doğmak ve olmak kavramlarını sergide döngüsel bir biçimde işlerken, bu döngüselliğin hayatınızda ya da sanat pratiğinizdeki karşılığı nedir?
Deniz Doğruyol: ‘Bir Kere Oldum, Bin Kere Doğdum’ benim için, hayatın içinde yaptığımız sayısız doğumun sürekliliğe dönüştüğü bir bilinç hâli. Kendimizle vedalaştığımız yerden, yeniden ve yeniden doğma hâli… Doğum burada sadece biyolojik bir başlangıç değil; her fark ediş, her bırakış, her yeniden yön buluş bir doğum. Bu döngü, olgunlaşmayı, kendimizi yeniden şekillendirmeyi ve varoluşun farklı katmanlarına açılmayı getiriyor. Her doğum, bir öncekinden aldığı deneyimle daha derin ve bilinçli… Hayatın her kırılma anı, bir kayıp, bir yüzleşme, bir keşif beni hem tanıdığım hem de henüz tanışmadığım bir ‘ben’e doğuruyor. Bir yandan güvenli alandan çıkmanın verdiği korku, diğer yandan kendinin versiyonlarıyla tanışma hâlinin özgürlüğü; Jung’ın gölgeyle barışma fikrinde olduğu gibi, içimde saklı kalan yönlerle yüzleşmek, onları reddetmeden kucaklamak… Tıpkı bir kozadan çıkarken hem eskiyi ardında bırakmak hem de ondan güç almak gibi. Sanatsal ve yaşamsal pratiğim de bu içsel döngünün bir yansıması. Ürettiklerim, benim hikâyemin ve dünyayı algılama biçimimin dışavurumu. Serginin başlığı, tek bir kimliğin ya da anın kalıcı olmadığını; her anın, bir sonraki doğumun tohumu olduğunu hatırlatan bir eşiğe dikkat çekiyor.
Figürlerin üretiminde kullandığınız papier-mâché tekniğiyle birlikte, geri dönüştürülmüş kâğıtlar, kırık nesneler ve kişisel izler öne çıkıyor. Bu malzemelerle geçmişe ait parçaları bir araya getirirken, onları bugünün diliyle nasıl dönüştürdünüz? Bu malzeme seçimi sizin için yalnızca estetik bir tercih mi yoksa kavramsal bir devamlılık mı?
Deniz Doğruyol: Benim için bu malzemeler yalnızca biçimsel bir estetik değil, hafızanın ve dönüşümün taşıyıcıları. Geri dönüştürülmüş kâğıtlar, papier-mâché ile harmanladığım eşyalar, hepsi bir zamanlar başka hikâyelerin parçasıydı. Onları yerlerinden edip başka formlara dönüştürmek, yeni bir kimlik kazandırmak, bambaşka bir hikâyenin kahramanları yapmak gibi. Papier-mâché tekniği bu sürece hem maddi hem de simgesel bir katman ekliyor; dağılmış olanın yeniden bir bedende buluşması gibi, bahsettiğim hayatın içinde yaptığımız doğumların simgeleri her biri. Malzemenin bu dönüşüm süreci, aslında benim kişisel hikâyemdeki kabuk değiştirme ve yeniden inşa hâllerimle örtüşüyor. Yani bu seçim, yalnızca görsel bir estetikten ibaret değil; geçmişten bugüne uzanan kavramsal bir devamlılık, eski bedenlerden sıyrılıp yenilerine doğma hâlinin malzemeyle vücut bulmuş hâli.
Sergide izleyiciyi yalnızca bakmaya değil, yazmaya, dilek tutmaya, durmaya davet eden yerleştirmeler yer alıyor. Bu eylemsellik sizin için ne ifade ediyor? İzleyiciyle aranızda nasıl bir ilişki kuruluyor bu katılımcı unsurlar aracılığıyla?
Deniz Doğruyol: Ben izleyiciyi benim hikâyemin ortağı olarak görüyorum. Sergideki yazma, dilek tutma, durma gibi eylemler; izleyiciyi kendi iç dünyasının kapısını aralamaya kışkırtma, bir davet aslında. Sergide duvarda yazan iç konuşmalarımdan cümleler, kelimeler böylelikle tek taraflı bir ifade olmaktan çıkıyor; izleyicinin kendi sözü, kendi hissi, kendi hafızasıyla birleşiyor. Dilek ağacına asılan bir kelime, belki bir başka izleyicinin kalbinde yankı buluyor; kendiyle buluştuğu yerden dökülen bir cümle niyetine dönüşüyor. Böylece sergi, yalnızca benim dünyam değil, hepimizin ortak alanı oluyor. Bu eylemsellik, izleyiciyle aramda görünmez ama çok güçlü bir bağ kuruyor; onların bıraktığı her iz, serginin hafızasına çok gerçek ve samimi bir yerden işleniyor. Bu da benim bir sanatçı olarak en büyük tatminim.
Hatırlamak, dilek tutmak, yazmak gibi eylemler bize içsel bir zaman fikri sunuyor. Bu sergide zamanı nasıl düşündünüz? Zaman sizin için akışkan mı, döngüsel mi yoksa katmanlı mı?
Deniz Doğruyol: Benim için zaman, tek çizgide akan bir kavram değil; iç içe geçen, birbirine sızan katmanlar bütünü. Hatırlamak, dilek tutmak, yazmak gibi eylemler, bizi gündelik zamanın hızından çekip çıkarıyor; içsel bir zamana, yani kendi ritmimize taşıyor. Sergide zamanı, tek çizgide akan olmaktan çok, döngüsel ve katmanlı olarak düşündüm. Her izleyici kendi anısını, kendi hayalini, kendi beklentisini mekâna bıraktığında; geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda var olabiliyor. Bir dilek, henüz gerçekleşmemiş geleceğe ait olsa da, onu yazma anı tamamen bugüne ait; ama yazarken tetiklenen bir hatıra, geçmişe açılan bir kapı olabiliyor. Bu yüzden sergide zaman, akışkan bir hafıza gibi; her katılım yeni bir iz bırakıyor ve bu izler, hem mekânın hem de işlerin zamanını genişletiyor.
Jung’un arketip kuramı da serginin arka planında hissediliyor. Arketipler sizin anlatınızdaki hangi duygulara ya da anlatılara temas ediyor? Bu kuramsal çerçeve sizin için nasıl bir yaratım alanı açtı?
Deniz Doğruyol: Jung’un arketipleri, benim için insanın içsel haritasındaki kadim işaretler gibi. Bilinçdışı sınırlarımız, bariyerlerimiz gibi. Sergide bu arketipler, dönüşümün farklı yüzleriyle temas ediyor: Gölge, kendi karanlığımızla yüzleşme cesareti; Anima ve Animus, içimizdeki dişil ve eril dengesi; Kahraman, zorlukları aşma ve yeniden doğma gücü gibi. Bu kuramsal çerçeve, bana yaratım sürecinde büyük bir özgürlük alanı açtı çünkü arketipler yalnızca bireysel hikâyemle sınırlı değil; kolektif hafızanın da parçaları. Böylece işlerimde, kendi kişisel yolculuğumdan yola çıkarken, izleyicinin de kendi bilinçdışıyla bağ kurabileceği evrensel sembollere yer açabiliyorum. Bir figürün taşıdığı kimlik, bir objenin seçilişi, kullanılan malzemenin hafızası hepsi bu arketipsel anlatının parçası hâline geliyor. Yaratım sürecim bu sayede sadece estetik değil, aynı zamanda insanın zamansız ve evrensel hikâyelerine dokunan bir ritüele dönüşüyor.
“Baruthane’nin taş duvarları, figürler ve yerleştirmelerle sanki yüzyıllardır süren bir sohbetin içine girdi”
Deniz Doğruyol
Serginin kurulumunda mekânın da güçlü bir etkisi hissediliyor. Baruthane’nin taş duvarları, figürlerle ve yerleştirmelerle nasıl bir diyalog kurdu sizce? Burası bir tür ritüel alanına dönüşüyor mu?
Deniz Doğruyol: Baruthane’nin taş duvarları, figürler ve yerleştirmelerle sanki yüzyıllardır süren bir sohbetin içine girdi. Baruthane, 18. yüzyılda Osmanlı döneminde savaşa ham madde üreten, defalarca yanıp yeniden inşa edilen bir mekân… Bugün ise sevgi, kabul ve içsel dönüşüm gibi bambaşka anlamlara ev sahipliği yapıyor. Bu tarihsel dönüşüm, serginin temasına güçlü bir paralellik taşıyor. Baruthane, geçmişteki yıkım ve yeniden doğuş döngülerinin izini taşırken, şimdi kişinin kendiyle buluştuğu bir mabet, bir ev hissi veriyor. İzleyici burada sadece eserlerle değil, mekânın hafızasıyla da temas ediyor; bu temas, sergiyi bir ritüel alanına dönüştürüyor. Dolayısıyla ben hep şunu söylüyorum: Sergi, mekânını kendi seçti. (Gülüyor)


Bu üretim süreci sizi kişisel olarak nasıl dönüştürdü? Yola çıkarken ki Deniz Doğruyol ile serginin sonundaki siz arasında nasıl bir fark var? Bu sergi sizin için bir kapanış mı, yeni bir başlangıç mı?
Deniz Doğruyol: Sergi fikri ile ilgili üç sene önce düşünmeye ve üretmeye başladığımda, ‘Kendi ritmimle olsun, eş zamanlı dönüşelim ve doğru zamanda hayata geçsin’ demiştim. Sanırım hayatımın tam da bu dönemiymiş o doğru zaman. Bu süreç, benim için yalnızca eser üretmek değil, kendi içimde katman katman soyunmak, vedalaşmak ve yeniden doğmak gibiydi. Yola çıkan Deniz ile bugün buradaki Deniz arasında, sezgilerine daha çok güvenmeyi öğrenmiş biriyim. Artık hiçbir şeyi zorlamadan, olanın kendi ritminde açılmasına izin vermenin gücünü biliyorum. Yola çıkarken ki Deniz, daha çok anlatmak istediği şeylerin peşinde koşan, onları şekillendirmeye çalışan biriydi. Hayatın ve kendimin ritmine güvenmeyi içselleştirdiğim bir süreç oldu. Her figür, her yerleştirme, bana kendi hikâyemden bir parçayı geri getirdi. Gölge yanlarımla daha barışık, kırılganlıkla daha dost bir yerden bakmayı öğrendim. Bu sergi, geçmişte tamamlayamadığım bazı dönüşümlerin kapanışını yaparken, aynı zamanda önümdeki yeni doğumların da kapısını araladı. Benim için bu, hem bir vedalaşma hem de yeni bir başlangıç; tıpkı serginin başlığında olduğu gibi, bir kere olup bin kere doğmanın yolculuğu. Yol yürüdükçe var, yola devam.
Los Angeles’ta kurduğunuz Dadaistudio’dan bugüne geldiğiniz süreçte, üretim biçimleriniz ve ifade diliniz nasıl evrildi? Farklı coğrafyaların hafızası ve ritüelleri sanatınızda ne tür izler bıraktı?
Deniz Doğruyol: Dadaistudio’yu Los Angeles’ta kurduğum dönem, daha çok deneysel, oyunlu ve anlık tepkilerle, keşifler üzerinden üretim yaptığım bir süreçti. Dada ruhunun getirdiği ironi, rastlantısallık ve özgürlük o yıllarda işlerimin merkezindeydi. Los Angeles bana çok farklı malzemelerle tanışma fırsatı sundu; malzemeyle tanıştıkça fikirlerim başkalaştı, cesaretlendi ve beklenmedik yönlere evrildi. Amerikan kültürü ile Türk kültürünün farkları beni bambaşka yönlerden besleyip bakış açımı genişletti. Orada kültürel çeşitliliğin getirdiği açıklık ve keşif imkânı, yeni teknikler ve anlatım biçimlerini denememe olanak tanırken; Türkiye’nin ritüelleri, sembolleri ve köklü hafızası üretimlerime derinlik ve yoğunluk kattı. Farklı coğrafyaların hafızası elbette işlerime farklı ritimler taşıdı. Bu deneyim hem özgürleştirici oldu hem de iki yaşanmışlık ve kültür arasında kurduğum görünmez köprüyü besledi. Bu köprü, bugün işlerimin hem dilinde hem de malzemesindeki özgünlüğün kaynağına dönüştü.
Bu serginin küratöryel sürecine nasıl dâhil oldunuz? Deniz Doğruyol’un sanat pratiğiyle nasıl bir diyalog geliştirdiniz? Onun içsel ve kolektif dönüşüm kavramları üzerine kurulu bu anlatısını nasıl bir küratöryel çerçeveyle desteklediniz?
Ceylan Önalp: Deniz’in pratiğiyle ilk karşılaştığımda, onun malzemeyle ve hafızayla kurduğu ilişkiyi çok etkileyici buldum. Küratöryel sürece dâhil oluşum, aslında bu duyguyu izleyiciyle nasıl paylaşabileceğimizi birlikte düşünmekle başladı. Sanatçının kişisel dönüşüm hikâyelerini kolektif bir belleğe açmak, benim için bu serginin en önemli motivasyonuydu. Yani küratör olarak ben, onun diline çerçeve çizmekten çok, o dili izleyicinin daha yakından duyabileceği bir alan açmaya çalıştım.
Baruthane gibi tarihî bir mekânda bu sergiyi kurgulamak nasıl bir deneyimdi? Taş duvarlar, izleyiciyle kurulan mesafe, mekânın belleği gibi unsurlar, küratöryel kararlarınızı nasıl etkiledi?
Ceylan Önalp: Baruthane’nin taş duvarları, mekânın belleği ve hatta mekânın serinliği bile sürece doğrudan etki etti. Tarihî bir yapının içinde olmak, serginin zamansallığını güçlendirdi. Burada mekân sadece bir fon değil, neredeyse serginin üçüncü bir aktörüydü. O yüzden yerleştirmelerde mesafeyi, akışı ve sessizliği hep bu duyguyla düşündüm.
“Bakan değil, katılan bir izleyici hayal ettik”
Ceylan Önalp
İzleyicinin sürece katılmasını sağlayan yerleştirmeler tuzluklar, dilek ağacı, yazılı ifadeler küratöryel dilde nasıl konumlandı? İzleyiciyi bir tanığa ya da katılımcıya dönüştürmek sizin için ne anlama geliyor?
Ceylan Önalp: Benim için serginin en özel taraflarından biri, izleyiciyi sadece bakan değil; dokunan, yazan, dilek tutan bir özneye dönüştürmesi oldu. Tuzluklar, dilek ağacı ya da yazılı ifadeler aslında hepimizin gündelik hayatında karşılaştığı nesneler. Onları serginin içine davet ettiğimizde, izleyici de kendi hikâyesini sergiye bırakıyor. Bu katılım, sergiyi tek yönlü bir anlatı olmaktan çıkarıp, birlikte kurulan bir alana dönüştürüyor.
Kırılgan olanla cesur olanın, bireysel olanla kolektif olanın yan yana geldiği bu çok katmanlı yapıda sizi küratöryel anlamda en çok zorlayan ya da heyecanlandıran neydi?
Ceylan Önalp: Sanırım en dikkat çeken detay, bu kadar kişisel bir anlatıyı kamusal bir alana açarken hassasiyetleri korumak oldu. Ama aynı zamanda en heyecan verici tarafı da buydu. Çünkü kırılganlıkla cesaret yan yana geldiğinde ortaya çok insani, çok sahici bir şey çıkıyor. Küratör olarak benim rolüm, bu sahiciliği korumak, onun üstünü fazla kavramsallaştırarak örtmemekti. O yüzden bu sergiyi her şeyden önce bir içtenlik alanı olarak görüyorum. Bu sergiyi kurgularken, yalnızca sanatçının içsel dönüşümünden değil, izleyicinin de kendi yolculuğunu başlatabilme ihtimalinden beslendim. Sergi benim için bir tür ritüel alanına dönüştü; hem bireysel hem kolektif kırılganlıkların görünür olduğu, yeniden doğuş fikrinin hissedilebildiği bir yer. Küratör olarak bana kalan, bu sahici duyguların izleyiciye de temas edebildiğini görmek oldu. Tekrar tekrar dönmek isteyeceğim şey de tam olarak bu: sanat aracılığıyla kurulabilen o samimi bağ.




