Armağan Çağlayan’ın sahneye taşıdığı “Seyfi Bey”, geçirdiğimiz yarım asırda, Türkiye’nin “eğlence ve özgürlük” ile kurduğu ilişkiyi sorgulayan bir dönem otopsisi olarak karşımıza çıkıyor. Bunun yanında Çağlayan, otuz yıl önce “Huysuz Virjin”in metin yazarı olarak başladığı yolculuğunu, bir ahde vefa olarak bu oyunla, sahnede tamamlamış oluyor.
Oyun, Seyfi Dursunoğlu’nun sahnedeki özgür “Huysuz Virjin” ile günlük yaşantısında zorlandığı “Seyfi” kimliği arasındaki sıkışık yaşamı üzerinden ilerlerken, seyirciye de ülkenin ve toplumun değişimlerini gösteren bir ayna tutuyor.
Armağan Çağlayan’ın oyunculuğunu, bir performans gösterisi üzerinden değerlendirmeye çalışmak yerine, bir anlatıcı olarak yorumlamak daha adil olur. Oyuncu olmamasına rağmen; mesafeli, yargısız ve özenli bir anlatı sunan canlandırması, oldukça samimi ve gerçek. Konuşurken zaman zaman acele ediyor; bazı sözcükler anlaşılamadan, telaşla sahnenin kenarına takılıp kalıyor ama anlatının kıymetini düşürmüyor. Bu hikâyeyi özel kılan da zaten Dursunoğlu’nu, onunla aynı koridorlarda yürümüş bir dosttan dinlemek. Maddi kaygılardan uzak gönül verilmiş bu saygı duruşunda; Çağlayan’ın çabası, cesareti ve değerbilirliği ilgiyi ve takdiri hak ediyor.

Sade bırakılmış bir kulis dekoruyla, anlatı ön planda tutulmuş. “Seyfi’nin”, “Huysuz Virjin” olmaya hazırlandığı bir akşamda, kuliste geçen oyun, “Huysuz Virjin”in pırıltısının arkasındaki “Seyfi”nin kırılganlığına yaklaşmayı başarıyor. Bu bilinçli yalınlık sayesinde sahne de Seyfi’nin iç dünyasına çevrilen bir “ayna oda”ya dönüşüyor.
Seyfi Dursunoğlu’nun yaşamı, sahnenin iki tarafında bölünmüş bir ömrün hikȃyesi: Gündüz memur masasında çalışan kendi halinde bir adam, akşam peruğunu taktığında başka bir dilden konuşan bir kadın. Bu ikilik, oyunun da duygusal omurgasını oluşturuyor. Dursunoğlu’nun uzun yıllar başarıyla hayatta tutabildiği bir figür ile kendi kimliği arasında yaşadığı sıkışıklık, ülkenin de son elli yılını gözlemleyebilmek için bir kapı aralıyor.
Çocukluk, aile baskısı, memuriyet, sahne arzusu, aşklar, hayal kırıklıkları ve başarılar… Uzun bir ömrün izleri sahnede canlanırken, kadın kılığındaki bir figürün, sahnede hoşgörüyle karşılanıp, gerçek hayatta aynı alanı bulamaması, toplumun eğlence üzerinden esnettiği sınırları, özel hayatta hızla yeniden kapattığını gözler önüne seriyor.
Oyun, eski günleri romantikleştirmeye çalışmadan, bir hatırlatma hattı kuruyor. Geçmişin imkânları ile bugünün daralan alanlarını yan yana koyduğunda, bir dönemin televizyonunda sivri diliyle yer bulabilen bir figürün, sonraki yıllarda “uygunsuz” görülerek susturulması, eğlence kültüründeki kırılmayı kanıtlıyor. Huysuz Virjin’in kahkahasının hȃlȃ duyulabilir olmasında, yalnızca bir dönemin aranan figürü oluşu değil; toplumun kaybettiği cesareti temsil etmesi de pay sahibi.
Otoriter bir baba, şefkatli ama sözü geçmeyen bir anne ve kardeşlerin arasında geçen bir çocukluk ve gençlikti onunki. Ne ailesinin beklentileri doğrultusunda şekillenmiş eğitim hayatı, ne de ilk memuriyet yılları, onun içindeki cümbüşü bastırmaya yetmemişti…
Dursunoğlu’nun yaşamına baktığımızda; gündüz SSK memuru olarak kurallara uyan “Seyfi” ve gece sahnede hiçbir yasağı umursamayan “Huysuz Virjin” olarak iki ayrı karakter çıkıyor karşımıza. Aile baskısı, ekonomik sorunlar ve “ne derler” kaygısıyla geçirilen yılların ardından gelen sahne kararı, onun hayata tutunma biçimi olmuştu. Kulüp 12’de, kantonun ve doğaçlamanın içinden yükselen kıvılcımdan doğmuştu “Huysuz Virjin.”

Adile Naşit’in kantocu anneannesi Küçük Virjin’den evrilmiş bu karakter adı. “Huysuz Virjin”, kadın kılığına girmiş bir erkek olarak, “Seyfi”nin bastırılan sesinin, toplumun ikiyüzlülüğüne yöneltilmiş mizahi bir karşılığıydı. Peruk, bol pırıltı, sivri dil ve özgüvenle kurulan bu dünya, önce alkışlandı sonra da susturuldu.
İstanbul’un türlü gece kulüplerinden, televizyon ekranına da sıçrayan, Öztürk Serengil’in önderliğinde iyice parlayan ve kabul gören Huysuz Virjin, ilerleyen yıllarda RTÜK yasakları ve ekran kısıtlamalarıyla yüzleşmek durumunda kaldı. Üstelik bu sert yaklaşımlar yalnızca ona indirilmiş bir darbeden çok fazlasıydı. Giderek otoriterleşen ve neşesini kaybeden bir ülkenin kültürel ikliminde esen sert rüzgarlar, toplumun eğlence anlayışını da değiştirdi.
Seyfi’nin sahnedeki özgürlüğünün, özel hayatta karşılık bulamaması ise hikâyenin en sarsıcı gerçeğiydi. Eğlenceyi sahiplenen toplum, onun gerçek kişiliğine aynı alanı tanımadı. Bir dönemin, müstehcenliğine rağmen alkışlanan figürü, yeni dönemin “tehdit” olarak damgalanan yüzüne dönüştü. Dursunoğlu da Türkiye’nin geçirdiği bu kültürel dönüşümün bedelini en ağır şekilde ödedi: Ekranlar kapandı, sahne daraldı, mizah boğuldu; Huysuz Virjin’in nefesi kesildi.
“Seyfi Bey” oyunu, yalnızca bir yaşam öyküsü değil, kültürel bir dönem otopsisi: Çok sesliliğin nefes alabildiği yıllardan, bugünün daralan özgürlük iklimine uzanan Türkiye gerçeğini, “Seyfi”nin kişisel hikȃyesiyle iç içe geçirerek, masaya yatırıyor. Kaybolan cesareti, neşeyi ve özgürlüğü tek perdede önümüze seriyor.
Bir sanatçıyı anmanın ötesinde, toplum olarak neleri kaybettiğimizi hatırlamak isteyenler için, Armağan Çağlayan, bu hikâyeyi yalnızca İstanbul’u değil, farklı illeri de dolaşarak, anlatmaya devam ediyor…
Künye
Yapım: Vay Prodüksiyon
Yöneten: Celal Kadri Kınoğlu
Yazan: Gencay Ünsalan
Dekor: Cihan Aşar
Kostüm: Gülşah Çabukel
Afiş: Onur Özışık
Organizasyon: Epizot
Oyuncular: Armağan ÇAĞLAYAN, Sedat BİLENLER




