Seyfettin Araç ile bu söyleşide; şiirle başlayan yazı yolculuğundan romana uzanan üretim sürecini, zaman ve coğrafya kurgusunu, metinlerinin farklı dillere taşınma deneyimini ve güncel edebiyat içindeki konumlanışını konuştuk. Kent Şiirleri’nden Zamanı Tanrı Yaşar’a uzanan türler arası geçişlerin arkasındaki tercihleri ve yazı yöntemlerini ele aldık.
Bu söyleşide amacım, Araç’ın yazma biçimini ve edebiyata bakışını kendi sözleri üzerinden görünür kılmaktı. Bireysel hafıza ile toplumsal bağlamın anlatı yapılarıyla nasıl ilişkilendiğini; edebiyatın bugün nerede durduğunu ve kendisinin bu çerçevede nasıl bir yerde konumlandığını birlikte ele aldığımız söyleşimizi keyifle okumanızı dilerim.
Bireyselden yola çıkarak, anlatmak istediğim konuyu birey üzerinden güçlendirerek topluma ulaşmaya çalışıyorum.
Seyfettin Araç
Şiirle başlayan üretim sürecinizin ardından roman türüne yönelmişsiniz. Kent Şiirleri’nden Zamanı Tanrı Yaşar’a uzanan bu çizgide, türler arası geçişe nasıl yöneldiniz ve şiirin bugün yazı pratiğinizdeki yeri nedir?
Şiir, amatör bir edebiyatçının edebi eserlerle ilgilenmeye başladığı ilk alan olduğu gibi şiirsel düz metinler bir yazar adayı için ilk durak diyebiliriz. Her yazar, her şair gibi ben de yazı sanatının ilk basamaklarını geçerken bir şekilde kendimi şiirin içinde buldum ki bu ütopik bir seçimdi ve bu seçim sanatın varoluşu, yazarın ispat yolculuğu ile harmanlanan bir süreç olarak kendine bir gövde yaratır. Her ne kadar var etmeye çalıştığım Seyfettin Araç edebiyatının başlangıcı şiir gözükse de aslında roman sanatının derinliklerinde okuyucuya vadettiğim yolculuk, bu alanda daha fazla eser ortaya koymam; roman sanatına duyduğum saygıdan gelir. Türler arası geçişleri başarıyla yapabilen bir yazar olduğumu düşünmemekle beraber kendi türlerini yaratan bir romancı ve belki de bir edebiyatçı kimliği yaratma, yeni bir imza bırakma niteliği çok daha önemli benim için. Şiir bugün yazı pratiğimde hala en özel yerde durur, çok sesli bir şiir seti ile bu sene okuyucuyu şaşırtacağımı düşünüyorum. Daha önce denenmemiş bir tür deneyerek ve ülke edebiyatına kazandırarak bir risk aldığımı görecek herkes.
Romanlarınızda zaman kurgusunu nasıl ele alıyorsunuz; bu konuda bilinçli yapısal tercihleriniz var mı?
Örnek aldığım büyük ustaların romanlarında ele aldıkları zaman kurgusu ile kendi edebiyatımda yaratmaya çalıştığım zaman kurgusunun çok farklı olduğunu sanırım artık söylememe gerek yoktur. Kendi edebiyatımı yaratmaya çalışırken üç nüansa çok dikkat ederek yapıyorum bunu; birincisi daha önce ele alınmamış bir konu olması, ikincisi daha önce yazılmamış bir türde olması, üçüncüsü her ne olursa olsun ileride okuyucunun bir cümleyle bile bu Seyfettin Araç romanı demesi. İlk romanım Sevgili Yalnızlık’ta ki mart ayında üçlü set olarak yani üçleme türünde yeniden çıkacak eserimde zaman kurgusunu okuyucuya bırakmıştım. Okuyucuyu şaşırtarak hangi zamanda geçtiğini net ifade etmemiş, bu konuda şaşırtıcı bir tarzla monolog türü esere dönüştürmüştüm. Diğer romanlarımda da çift anlatıcı dil ve her kahramanı yeni bir anlatıcı olarak okura sunmam, her zaman değişiminde mekân değişimini tasarlamam da modern çağ edebiyatı için bir yenilik olarak ilgi çekmişti. Kaldı ki tüm eserlerimde tüm tercihlerimi bilinçli bir şekilde sağlam bir gövdeyle meydana koyuyorum.
Eserlerinizde coğrafya, özellikle Mardin ve çevresi, anlatının belirgin bir parçası olarak yer alıyor. Coğrafyayı metinlerinizde bir arka plan mı yoksa anlatıyı belirleyen aktif bir unsur olarak mı ele alıyorsunuz?
Bir önceki eserim Unutulmuş Topraklar için evet, bu söyleminiz o romanın özelliklerinden biri. Hatta ve hatta dört küçük çocuk karakterin yanında beşinci karakter olarak Mardin’i sayabiliriz. Mezopotamya ve Anadolu bir yazar için muazzam nitelikte zenginlik barındırıyor kaldı ki Mardin’in ücra bir köyünde doğan, orada büyüyen ardından devlet parasız yatılıda okuyan biri için o toprakları, doğduğu zenginliği yazmak dışında pek bir alternatifi kalmıyor. Bir yazar için profesyonel yazarlık yolculuğunun ilk adımları genelde kendi dünyanı açmakla sonraki adımları da kurguda usta olmakla devam eder. Son romanım Zamanı Tanrı Yaşar’da ise Kapadokya, Güney Fransa ve Almanya’nın eski yerleşkelerinden Siegburg vardı. Tabii coğrafya benim için, yazarlığım için bir arka plandan çok aktif bir unsur olarak var oluyor demek daha doğru olur çünkü yeri geldiğinde o coğrafyayı kişiselleştirip bir karakter hüviyetine büründürmek benim için keyifli hale gelmeli.

Unutulmuş Topraklar’ın Fransızcaya çevrilmesi ve Zamanı Tanrı Yaşar’ın birden fazla dile çevrilme sürecinin başlaması, metinlerinizin farklı kültürlerle buluşmasını sağlıyor. Bu süreçte dil ve bağlam açısından karşılaştığınız temel zorluklar neler oldu?
Yabancı dillere çevrilmek, yabancı ülkelerde bilinen bir yazar olmak her yazım sanatı icracısının en büyük hayali değil midir? Bu hayal ile yola koyulan ve sayısız eserler veren biz düşün insanları, yayıldıkça mutlu olan, anlaşıldıkça değer gören canlılar değil miyiz? O bakımdan kendi adıma tabii yazmaya, yaratmaya çalıştığım her eserde birçok detaya dikkat ediyorum. Türkçe dilinde yazan bir yazar olarak çevirisi yapılırken nelerin zor geleceğini, okuyucunun neleri anlamsız bulacağını ince eleyip sık dokuyor ve ona göre eş anlamlı, benzer kelimelerle cümleleri daha anlaşılır kılmaya gayret ediyorum. Bir de diğer yandan itiraf etmek gerekirse, dil ve bağlam minvalinde zorlanmayan yazar tam yazar da sayılmaz kanaatindeyim. Ve fakat dili olabildiğince zengin ve detaylı kullanan biri olarak, çevirmenlerin sevdiği türde bir yazar olduğumu da belirtmeliyim. Okuyuculardan da güzel dönüşler aldığımız Fransa özelinde şunu söyleyebilirim ki dil ve tarz onları rahatsız etmemektedir.
Paris Kitap Fuarı daveti ve PEN Balkanlar kapsamında metninizin uluslararası okurlarla buluşması, edebi dolaşım açısından önemli adımlar. Sizce bir edebi eserin uluslararası alanda karşılık bulmasını belirleyen temel dinamikler nelerdir?
Herhangi bir eserin uluslararası alanda farklı kültürler, farklı kimlikler veyahut farklı sanatlar arasında ilgi çekebilme gayreti içinde olmaması gerektiği düşüncesinde olduğumu belirtmek isterim çünkü yazı sanatı popüler kültürden uzak bir mecra. Uluslararası kültür ülkemizde yaşadığımız ve cam fanuslarda yaşanılan, parlak görsellerle, ucuzluklarla bezeli bir kültür değil o yüzden kendi ülkemizde de bu konuda çok zorlandığımız için Avrupa yazım dünyasında derdimi çok rahat anlatabiliyor ve karşımdakilerin anlamasını sağlayabiliyorum. Çünkü yazı, edebiyat, roman, şiir, öykü, oyun, deneme, hikâye adına ne denirse densin her coğrafyada aynı karşılığı görmüyor. Ben, kendi adıma Türkiye’de sanatın yani gerçek edebiyat sanatının geldiği içler acısı hali yayınevlerine, gazetecilere, yorumculara, editörlere, genel yayın yönetmenlerine anlatamıyorum; yarattıkları popüler ve ucuz alemde ne satılırsa o kıymetli mantığını ne yazık ki bir türlü çürütemedim. Ülkemizde para veyahut güç adı ne olursa olsun sanatı yendi hatta neredeyse bitirmek üzere ama Avrupa edebiyatında bu mümkün değil, orada sanat halkın bile üzerinde çünkü sanat sanatın devamlılığı için esas kabul edilir.
Romanlarınızda bireysel hikâyelerle toplumsal bağlamlar arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?
Bireyselden yola çıkarak, anlatmak istediğim konuyu birey üzerinden güçlendirerek topluma ulaşmaya çalışıyorum. İnsan denilen canlının toplum denilen kalabalığa nüfus edecek her durumunu kestirmek elbette güç fakat insanı anlamadan, insanı anlatmadan topluma dair bağlamlar kurmakta zorlanabilir bir yazar. Kendi romanlarımda bireysel hikayeyle başladığım yolculuk toplumsal kavganın izdüşümleri ile taçlanır çünkü amacım salt bir mesel anlatmak, iyi romanlar, okunası şiirler ortaya koymak değil, amacım bireyin toplum içinde ne denli güçlü bir figür olabileceği gerçeğini okuyucunun düşüncelerine balyoz gibi indirmek. Burada mecazen kullandığım örnek ile anlatmaya çalıştığım sanatın ne denli hassas tartılarda olduğunu görmenizi çok isterim.
Önceki sorumla bağlantılı olarak toplumsal tanıklıkta edebiyatın önemi konusunda neler söylemek istersiniz?
İnsanoğlu edebiyatın tarih boyunca önemini, yazarlara değer yargısını, sıralamasını kendi döneminde anlamadığı gibi anladığında da çok geç kalınmış bir ruh haliyle kabul etmektedir. Hiçbir eser kendi döneminde baş tacı edilmemiş, çok sonraları farklı kuşaklar tarafından kıymeti geç bir şekilde anlaşılmıştır. Çok satan, bestseller dediğimiz eserleri bu kategorinin dışında tutuyorum çünkü gerçek edebiyat ile popüler kültür örneği kitapları aynı kefeye koymaktan çekinirim. Edebiyat her toplum için bir kurtarıcı görevi üstlenmiş ve yine fakat toplumlar edebiyatı gereksiz bir romantiklik olarak algılamışlardır. Kendi ülkemizden örnek verirsek, ‘edebiyat yapma!’ diye tersleyen bir güruhun olduğunu, bu cümleyle edebiyatın, sanatın ne denli küçük görüldüğünü biliyoruz. Gel gelelim ki ben, benim gibi ömrünü edebiyata vakfetmiş değerli yazarlar zaten toplum için değil edebiyatın sonsuzluğu için yazmaya, yaratmaya devam ediyoruz. Bir gün kıymeti bilinir düşüyle eserler ortaya koyuyoruz. Aksi halde şu an yaşadığımız topluma kitap mı yazılır? Seksen milyonu aşkın nüfusun en fazla yüz bini kitapla, sanatla, edebiyatla alakadar. Bizim için de toplumlar değil sanat, insanlar değil edebiyat önemli.
Farklı türler, anlatı yapıları ve temalar üzerinden düşündüğünüzde, güncel Türk edebiyatı içinde kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz; bu konumlanmada dünya edebiyatı ve Türk edebiyatından hangi yazarlar sizin için belirleyici oldu?
Farklı türleri deneyen, yaratan, zamanını ve sanatını yeni bir edebiyat alemi var etmeye adayan tek yazar olarak görüyorum kendimi ve maalesef bu konuda mütevazı olamayacağım. Her eserimde daha önce yazılmayan bir türü keşfetmek ve bunu okuyucuya sunmak benim için Modern Çağ Edebiyatının olmazsa olmazı oldu. Ustalarım, benden önceki önemli yazarlar, kendime örnek aldığım kalem üstadlarım zaten muazzam eserler yazıp tarihe iz düşmüşler ki burada bana kalan şey onların yolunda gitmek ve uzun soluklu anlaşılmayı beklemek değil, bana düşen görev kimsenin yapmadığı, yapmaya yeltenmediği yenilikleri gerçek edebiyatla, salt edebiyatla tarihe iz bırakmak olacak. Bir eser çıkarmadan önce, Türk edebiyatında olmayan ne varsa onu bulmaya ve yaratmaya çalışıyorum. Monolog türde ilk romanı yazdığımda bana bu asla okunmaz dediler, şimdi üçlü setle yaklaşık bin sayfayla geliyor yeni hali. Her karakteri bir anlatıcı olarak sunduğumda çoğu sözde gazeteci bana bunun çok zor olduğunu, beni çok yoracağını söyledi ama binlerce okuyucuya ulaştık ve şu an üç dilde çevirisi yapılıyor. Ben yazarlığa Knausgaard’ın yaptığı bir bölümden etkilenip daha iyisini yazarım diyerek yola çıktım. Oğuz Atay’ın monolog türünü ilerletmemesine içerleyip bin sayfa yazdım. İçsel yolculuğu tasvirde yarı tanrı olarak gördüğüm Dostoyevski’ye saygı duruşundan dolayı içsel yolculuklar temasında ısrarcıyım. İnsan denileni insanlıktan çıkıp anlatan Tolstoy’un bir gün okuması için insanları insanlıktan çıkıp yazıyorum.



