“Masumiyet Müzesi”, Orhan Pamuk’un 2008’de yayımlanan ve aşkı bir duygu olmaktan çok estetik bir temsil alanına dönüştüren romanıdır. Basıldığı yıllarda da oldukça popüler olan eser ilk üç günde çok satılanlar listesine girmiş uzun süre konuşulmuştur. Roman, 1975’te bir bahar günü başlayıp günümüze kadar gelir, İstanbullu zengin bir aileye mensup Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un gerilimi yüksek aşk hikâyesini anlatır. Masumiyet Müzesi’ni okurken yalnız aşk hakkında değil, evlilik, arkadaşlık, cinsellik, tutku, aile ve mutluluk hakkındaki bütün düşüncelerinizin derinden etkilendiğini göreceksiniz.

Romanı yazdıktan dört yıl sonra, 2012’de, Pamuk romanıyla aynı adlı müzeyi Çukurcuma’da açtı. Şimdiye dek on binlerce ziyaretçinin gezdiği müze için ünlü sanat tarihçisi Simon Schama, Financial Times gazetesine yazdığı yazıda, “Dünyadaki en güçlü, en güzel, en insani ve en etkileyici çağdaş sanat eseri, aynı zamanda hem şiir hem karamizah gibi; hem zarif ve şefkatle dolu, hem de kutu kutu, vitrin vitrin, estetik olarak muhteşem.” ifadelerini kullanır.
Online dizi platformu Netflix tarafından kitap bu yıl dizi olarak uyarlandı ve bir süredir tekrar Kemal ve Füsun arasındaki aşk her boyutuyla tartışma konusu olmakta. Ben diziyi kostüm, dekor ve kurgu olarak değerlendirdiğim de benim için tam bir görsel şölen oldu. Kemal ve Füsun arasındaki ilişkiyi gözüm görmedi açıkçası. Her sahnede zihnimde bir tablo canlandı Füsun’u, Kemal’i, Sibel’i, Füsun ve Kemal’i ayrı ayrı birer eser yapıp dondurdum.
Sessiz kalmayı tercih ettiği için kimselerin konuşmadığı Sibel benim ihtişamlı karakterim. Ondan çok etkilendiğim için sanırım. Giovanni Boldini, İtalyan ressam ve portre sanatçısı. Boldini, özellikle soylu kadınların ressamı olarak bilinir. Boldini tarafından 1894 yılında tamamlanan “Lady Colin Campbell” isimli eser Sibel’in temsili oldu zihnimde. İzleyicinin gözlerine bakan dik duruşlu, yüzünde hafif bir alaycı gülümsemeyi andıran tebessüm olan figür tüm olup bitene rağmen tamam buradayım sorun yok der gibi. Tabi Masumiyet Müzesi evreninde Sibel için kurgulanan dünya da bu duruşu sergileyebilmek için elverişli ortamı sunabilmiştir.

Peki ya Füsun, onu okuduğunuz, izlediğiniz ilk an bir uçurum kenarında olduğunu fark ediyorsunuz. Kendine yapılan her şeyi biliyor. Kendine yaptığı her şeyi bile bile yapıyor. Uçurumun kenarında ya rüzgarı daha çok hissetmek için duruyor etekleri uçuşsun diye. Ya da aşağı doğru uçuvermek. Tehlike seviyor, risk seviyor. En plansız gibi görünen hamlesinde bile geceden çok şeker yiyip sabah okula gitmekten kurtulmak isteyen kurnaz bir çocuğun parmağı var sanki. Dame Laura Knight, yağlı boya, suluboya, gravür, oyma ve kuru kazıma teknikleriyle çalışan İngiliz Empresyonist sanatçı. Uzun kariyeri boyunca Knight, Britanya’nın en başarılı ve popüler ressamları arasında yer almıştır. 1929’da “Dame” unvanını almış ve 1936’da Kraliyet Akademisi’ne tam üye olarak seçilen ikinci kadın olmuştur. 1965’te Kraliyet Akademisi’nde düzenlenen büyük retrospektif sergisi, bir kadın için düzenlenen ilk sergiydi. Knight, Londra’daki tiyatro ve bale dünyasında resim yapması ve İkinci Dünya Savaşı sırasında savaş sanatçısı olmasıyla tanınıyordu. Knigjt’ın “A Dark Pool” isimli eserini Füsun ile özleştiriyorum istemsizce. Uçurumun kenarında turuncu elbisesi ile yan duran figür, uçurumdan aşağı doğru izler. Dalgalardan köpüren deniz fırtınanın yakın olduğunu söyler. Füsun’un içinde kopan ama ne ailesi ne Kemal tarafından görünmeyen o büyük fırtınanın.
Kemal ve Füsun ise bana hiç gerçekten konuşmamış gibi geliyor. Tutku, arzu, şehvet ilişkilerinin dinamiğini oluşturuyordu ancak birbirlerini ne kadar tanımışlardı. Kemal, Füsun’un en sevdiği yemeği, çiçeği bile bilmiyordu bence. Henri de Toulouse-Lautrec gravür, karikatür ve illüstratör ile de ilgilenen Post- Empresyonist sanatçı. 19. yüzyılın sonlarında Paris’in renkli yaşamını konu edinen popüler sanat eserleri üretmiştir. Bu eserden biri olan “In bed the kiss” Kemal ve Füsun’un ilişkilerindeki tutkunun görsel yanması benim için. İki figür tutkuyla birbirine bağlıdır bu eserde de. Ancak başka bir iletişim içinde değillerdir.
Kemal gözümde hep hüzünlü onun içinde doldurulamaz bir keder var. Öyle olmasa sürekli mutlu olduğu söylemezdi. İnsan eksiği olduğu şeyi sürekli tekrar eder, arar… İçindeki mutsuzluğu önceleri adrenalin ve serotoninle tamamlamaya çalıştı. Sonra heyecanı kaybolunca hüznü serbest bıraktığı onu ele geçirdi. Ondan sonrası zaten fırtına. Post- Empresyonist sanatçıların en önemli isimlerinden Paul Cezanne’in “La Douleur”isimli eseri Kemal’in ruhsal yansıması olarak gözümün önünde duruyor. Cezanne aslında bu eseri bir sanatçının eser üretirken yorgun düşmesi ve kendiyle hesaplaşmasını anlatmak için resmetmiş. Ancak kullanılan renklerin solukluğu, kasvetli tonlar, muhtemelen üzüntünün sembolü olarak eklenen mavi bizi tamamen saran, ezici bir battaniye gibi. Cezanne’ın sözleriyle, “Acımı kucakladım. Şimdi dinlenme zamanı.” Füsun’un ölümünün ardından tam da Kemal’in yaptığı gibi.
Masumiyet Müzesi’ni, romantik bir anlatıdan çok, sanat tarihi temsili üzerine kurulu olarak irdelediğim de benim karakterlerimin temsilin gerçekliğindeki dönüşüm yolcuğu bu şekilde tamamlandı.




