Bilginin akışkanlığına, kâğıdın kalıcılığına ve iyi bir metnin hayatı dönüştürme gücüne inanan, rafine seçkisiyle Türkiye’de bağımsız yayıncılığın karakterli kalelerinden biri h2o kitap’ta, kurucusu ve genel yayın yönetmeni Özcan Özen’le buluştuk. Yayıncılık dünyasının sadece “çok satanlar” raflarından ibaret olmadığını, bazı kitapların aslında bir dert ve dünya görüşü taşıdığını bizlere hatırlatan bir yayıncı o.
İsminin hakkını vererek, okura “can suyu” olmayı hedefleyen bu özgün yayınevinde, bir dosyanın kitaplaşma serüveninden, dijitalleşen dünyada kâğıdın ayakta kalma mücadelesine kadar birçok konuya değinirken, yayıncılığın meşakkatli ama bir o kadar da büyülü mutfağına girmiş olduk.
Masasında, her daim ikramlık taze cevizleri ve demlediği bitki çaylarıyla, yayıncılığı bir ticaretten çok bir yol arkadaşlığı gibi gören Özcan Özen ile yayıncılığın görünmez kahramanlarını, “iyi kitap” kavramının bugünkü karşılığını konuştuk.
Bir yayınevinin kataloğuna bakmak bize sadece kitapları değil, o kitapları tercih eden insanın dünyasını da gösterir. Vefalı çalışma prensibi sayesinde, h2o kitap’ın raflarındaki hemen her kitap titizlikle seçilmiş bir “dost” gibi hissettiriyor.
Yayınevinize isim olarak, hayatın temel bileşeni olan suyun formülünü vermişsiniz. Peki günümüz Türkiye’sinde yayıncılık yapmak gerçekten “su içmek kadar doğal” bir ihtiyaç mı yoksa akıntıya karşı kürek çekmek mi?
İkisi de… Böyle bir ihtiyaç var ama okur bizim yönlendirmemizi yeterince algılamıyor. Dolayısıyla akıntıya karşı kürek çekmeye dönüşüyor iş…
Biz h2o kitap’ı kurarken okura: “Kitap var, Hayat var” demek için bu ismi seçtik. Dolayısıyla farklı bir yayınevi anlayışı oluşturmaya çalıştık. Bu doğal kısmıydı. Sonuçta suya girdik bir kere, akıntıya karşı kürek çekmemiz de şöyle oldu: Yayıncılığın hâlihazırdaki yönelişi ile yapmak istediklerimiz örtüşmedi doğal olarak. Böyle olacağını bekliyorduk ama okurun bu denli piyasanın akışına tabi olduğunu tahmin edemedik. Nasıl ki bir banka kurmaya karar veremiyorsak, yayıncılık da yapmamak gerekirdi çünkü okur okuyacak kitap aramıyor, “çok satan” arıyor. Çok satan iyidir diye düşünüyor. Fuarın birinde kitaplarımı, yazarlarımı tanıtıyorum gelenlere. Bir kadın: “Madem bu kadar iyiler neden büyük yayınevleri basmadı?” diye sordu. “Bu benim sorunum değil, onların sorunu; onlar cevaplayabilir,” dedim. İşte akıntı bu, kürekse bizim kitaplarımız.
Türkiye’de okur profili sizce yeni türlere ne kadar açık? Yayıncılar mı okuru yönlendiriyor yoksa çok satanlar listeleri yayıncıların elini kolunu mu bağlıyor?
Okur çok açık aslında, her türlü kitabı okuyabilecek durumda ama yayıncılar yönlendiriyor piyasayı… Bu yönlendirmede de para konuşuyor. Reklam ve tanıtıma çok para harcayabilen yayınevleri diğerlerini baskılıyor. Bu da diğerlerinin görünürlüğünü, bilinirliğini baskılıyor ve okurun onları fark etmesini engelliyor…
Aslında iki okur tipi var: Ne istediğini bilen, bir de hiçbir şey istemeyen, sadece birilerinin onlara öğütlediklerini okumaya çalışanlar… Çoğunluğu da onlar oluşturuyor. Okur çok az memlekette.
Önünüze ticari olarak “patlayacak” ama edebi/düşünsel anlamda sığ bir dosya geldiğinde, içinizdeki yayıncı mı yoksa işletmeci mi kazanır?
Öyle bir şey yok, olsaydı bu kalıba uyarak herkes başarılı olurdu. Benim böyle bir karar sürecim, kurgum yok. Bir dosya sığsa sığdır ve asla çok satamaz -elbette olağan koşullarda. Bir yandan da çok satabilmesi için bir dosya olmasına bile gerek yok, çok fazla tanıtım bütçesine gerek var. Paranız varsa ve yeteri kadar tanıtım yapıyorsanız boş sayfayı bile satarsınız…

Sizin için iyi bir editör, yazarın metnini ehlileştiren biri mi yoksa yazarın bile görmediği o cevheri kazıyıp çıkaran bir madenci mi? Bir kitabın başarısında çevirmen ve editörün payı yazarın önüne geçer mi? h2o kitap mutfağından çıkan kitaplarda sizin parmak izlerinizi ne kadar görüyoruz?
Türkiye’de yazar yok ki editör olsun. Çünkü yazar, editörün müdahalesine izin vermek istemiyor. Ancak editör zorlayacak; zayıflıkları, fazlalıkları, çelişkileri gösterecek, yazar da ona göre hareket edecek… Böyle bir süreç çok istisnai olur Türkiye’de. Beri yandan editörler de çoğu kez çok satan avcısı, kâşifi (hatta mucidi), konuyu hâlihazırda çok tutanlara benzetmeye eğilimli yaptığı işten habersiz piyasacılar. Bir de YAZAR var: Bırakın bir tümcesine, sözcüğüne bile dokunamazsınız, o engel olduğu için değil; gerek duymazsınız.
h2o kitap’ta çıkan kitaplarda editör (biz, Türkçesiyle, yayına hazırlayan diyoruz; bak bu da editörlük işte) müdahalesi vardır -elbette ölmüş yazarlar hariç. Ama bu çok mücadele gerektiriyor, çok dil dökmeyi gerektiriyor. Bazen bütün bu çabadan vazgeçiyoruz. Yazar, çoğu kez fazla yazıyor, o fazlalığı gösterip de çıkaralım dediğimizde kıyamıyor cümlelerine, sözcüklerine… (“Benim için çok değerli ama,” diyorlar söz birliği etmişçesine örneğin.)
Aslında bu durumda hiç basmamamız lazım. Fakat verilmiş onca emek var, zaman kaybı var, bir yandan da her ay birkaç kitap çıkarma zorunluluğu var. Sonunda yazara yenilip “Tamam böyle basalım,” diyoruz. En büyük hatamız bu ve çaresizliğimiz de!
Türkiye’de okur, alışık olduğu türlerin dışına çıkmakta bazen direnç gösteriyor. h2o kitap olarak riskli veya ezber bozan bir eseri piyasaya sürerken okuru eğitmeyi mi hedefliyorsunuz yoksa zaten o rafine okurun sizi bulacağından emin mi oluyorsunuz?
Bir kere okuru eğitemeyiz. Öyle bir niyetimiz yok ama sıra dışı bir şey yayınlayarak aslında yazara bir fırsat tanımış oluyoruz. Ama okurun umurunda olmuyor. Okuru bundan haberdar edebilmek için çok fazla tanıtım yapmak gerekiyor. Çünkü okur yeni ne çıkmış diye merak ederek bir şey almıyor, medyatik mi ona bakıyor, sosyal medyada çok beğeni almış mı ona bakıyor, banka ya da endüstriyel bir yayınevinden çıkmış mı ona bakıyor çünkü en çok reklamı onlar yapıyor.
Şöyle basit bir örnek vereyim sayısını bilmiyorum ama Türkiye’de bir sürü Türkçe ve edebiyat öğretmeni vardır. Bu kitlenin yeni çıkan bir yazarı mesleki olarak takip etmesi, okuması lazım ama onlar bile okumazken, sıradan okur neden böyle bir yönelişe girsin? Tabi onların da maddi dertleri var, kitaba da ulaşamıyorlar; kabul ama ben “niyetleri olmadığı” kısmını vurgulamak istedim.
Sizin kişisel meraklarınız yayınevinin kimliğini ne kadar belirliyor? h2o kitap aslında Özcan Özen’in kişisel kütüphanesinin bir yansıması mı? Bastığınız kitaplardan hangisinin 50 yıl sonra klasik olarak raflarda aranacağını düşünüyorsunuz? h2o kitap seçkisinden bir zaman kapsülü oluştursanız hangi üç kitabı koyardınız?
Sondan başlayayım. “Dünyayı Değiştiren Şirket”, “Nasıl Ölürüz”, “Kurşunlu Benzinin Gizli Tarihi”.
Başta İrfan Yalçın kitapları olarak, edebiyat belliğimizden çıkan kitapların yıllar sonra klasik olacağını düşünüyorum.
Şirketlerin; devleti arkasına alarak kapitalizmin en öncüsü, temsili, süzme hâli olduğunu, beri yandan yönetiminde çalışanların şirketle bütünleşerek bundan nasıl gururlandıklarını gösteren kitapları yapmam tamamen kendi tercihimdi ve bu konuda yeteri kadar sürekliliği oluşturamadığım için pişmanım.
Bazı kitapları para kazanmak için yapıyoruz. Kazandığımız parayla da bu saydıklarım gibi satmayacağını düşündüğümüz kitapları basıyoruz… Yayımcılık ile kapitalizm arasındaki gerilim bu. Çok uzar bu konu…
E-kitap, sesli kitap ve yapay zekanın giderek yaygınlaştığı bu dijitalleşme çağında, sizce fiziksel kitap bir gün sadece koleksiyonerlerin evini süsleyen antik ve lüks bir objeye mi dönüşecek?
Ben günlük gazeteleri bile hâlâ kâğıt olarak alıyorum, öbür türlüsünü okuyamıyorum, göz gezdiriyorum. Bana kalsa, dijital olanlar silinip gidecek, çünkü onları kimse okumuyor sadece alıyor. Mesela sesli kitap. İnsanlar dinliyor onları. Biz “Neden Müzik Dinleriz” diye bir kitap bastık. Ee soruyoruz… Neden müzik dinliyorsunuz? Müziği dinliyor musunuz yoksa tüketiyor musunuz? Soruyu şimdi kitaba doğru çevirelim. Kitabı okuyor musunuz, (dinliyor musunuz) yoksa tüketiyor musunuz? İnsanlar yapay zekanın aslında ne kadar eğitilirse eğitilsin ancak kendi zekâsı kadar olabileceğinin farkında değil. Ama her şeyi ona soruyor (15 yıl öncesinden beri arama motoruna soruyorlar) böylece de kitap okumaya ihtiyaç duymuyor. Entelektüellik öldü. Uzman görüş istiyor insanlar. (Televizyonlar uzman dolu: Deprem uzmanı, Uluslararası İlişkiler Uzmanı gibi uydurulmuş unvanlar.) Uzman görüşün zirvesi de yapay zekâ olarak görülüyor. Kitap “oku”salardı böyle düşünmezlerdi.
Bu memlekette şöyle bir kavram var sinemada, izleyicinin dile getirdiği: “Konulu film.” Çok seyrettikleri, para verip bilet aldıkları, aidat ödedikleri savaş, macera, soygun, aşk, komedi ve yine onların deyimiyle bilumum “vurdulu kırdılı” filmler vb. dışında tuttukları “sanat” filmleri için kullanılan bir deyim. Edebiyatta ise bunun bir benzeri oluyor. Okudukları birbirinin aynı, dili aynı, bomboş “eser”ler dışında rastladıkları çoğu kez düşünceye ve tersine duygulara savruldukları eserler için şunu kullanıyorlar: “Gerçek edebiyat bu.”
Bu iki söylem kadar entelektüellikten uzaklaşmayı ifade eden başka güzel deyim bulamayız herhalde. İşte buradan da gelecekte ne olacağını tahmin edebilirsiniz: Dijital insan.
Robotlar kapımızda çünkü onlar da entelektüel değil…
Yayıncılık dünyasında “Biz bunu basmadık ama başkası bastı ve olay oldu” hikâyeleri meşhurdur. Sizin de h2o kitap kapısından çevirip sonra arkasından baktığınız bir dosya oldu mu?
Benim olmadı ama benim çıktığım kitaplar için bunu söyleyenler oldu. Tabii şöyle düşündüler: “Ya bizden çıksaydı ne satardık!” Çünkü ben satamadım ama onlar kitaptı!
Bir Okur Olarak Özcan Özen’in “En”leri
En sevdiğiniz kitap: Yok bende öyle bir şey.
En sevdiğiniz yazar: İrfan Yalçın. (Bu tür sorular illa tek bir yanıt istediği için aklıma ilk gelenleri söylüyorum.)
En sevdiğiniz şair: Edip Cansever.
En sevdiğiniz çevirmen: Behçet Necatigil.
En sevdiğiniz kitap başlangıç cümlesi: “Sonra birden sesi geldi: “Nerde annen?” Diyemedim bir şey, sesindeki yalnızlığı düşünüyordum.” (İrfan Yalçın / Annem, Babam ve Ben)
En sevdiğiniz sözcük “Hüzün”,
En sevdiğiniz deyim: “Hüzün deyip geçme, doyum olmuyor bazısına…”
Keşke ben bassaydım dediğiniz eser: Yok bir kıskançlığım.
h2o kitap’ın o kendine has edebi yolculuğuna dahil olarak; yayıncılık, vizyon, okur/pazar dinamikleri ve kişisel tutkular üzerine ettiğimiz bu samimi sohbet için Özcan Özen’e teşekkürler.




