Kariyerine Milano’da başlayan Ece Akdemir, çocukluğundan itibaren sanatın içinde büyüyerek yaratıcılığını köklü bir temele dayandırdı. Farklı disiplinlerde uzun yıllar sürdürdüğü grafik tasarım ve sanat yönetmenliği pratiği, bugün üretimlerinin temel yapı taşlarını oluşturuyor; teknik hassasiyetini kavramsal derinlikle bir araya getiriyor.
Akdemir’in sanat yolculuğu, varoluşun kırılganlığına dair bitmek bilmeyen bir sorgulamanın ürünüdür. İlk dönem işlerinde yaşam ve ölüm temalarını sürrealist bir mercekten yorumlayan sanatçı, güncel serisi “This is not a Celebration.” ile odağını 21. yüzyılın insanın günümüz problemleri ve modern melankolisine çeviriyor. Sanatçının işleri, kusursuzluk illüzyonunun tam “ertesi gününü” yakalar; şölenin bittiği, sistemin hata verdiği ve başarı maskelerinin düştüğü o tekinsiz boşluğu betimler.; Jenga kuleleri, kum saatleri ve “loading” (yükleniyor) ikonları gibi modern metaforlarla harmanlayarak, toplumsal beklentiler ile bireysel tükenmişlik (burn-out) arasındaki gerilimi görünür kılar. Akdemir için her tuval bir yenilgi ilanı değil; modern insanın kendi enkazı önünde durup “yüklenmesini” beklediği o yeni benliğin cesur bir otoportresidir.
“This is Not a Celebration” bir kutlamanın reddi mi, yoksa artık hiçbir şeyi gerçekten kutlayamamamızla mı ilgili?
Aslında her ikisi de. Bir reddediş var, çünkü bize dayatılan o kusursuz, parıltılı ve neşeli olma zorunluluğuna karşı bir duruş sergiliyor. Diğer yandan, her şeyin bu kadar hızlı tüketildiği bir çağda, kutlamanın o derin ve sahici manasını yitirişimizle ilgili bir melankoliyi de barındırıyor. Bu sergi, kutlamanın kendisinden ziyade, kutlama illüzyonunun altında kalan bir boşluğu simgeliyor.
Son dönem resimleriniz ilk bakışta oldukça cezbedici; yoğun renkler, parlak yüzeyler… Fakat biraz uzun bakınca bir huzursuzluk açığa çıkıyor. Bu ikilik resim dilinizin merkezinde mi?
Kesinlikle. Bu ikilik, yaşadığımız dünyanın tam bir özeti bence. Dışarıdan baktığımızda her şey dijital filtreler ve parlak ışıklar altında “mükemmel” görünüyor. Ancak yüzeyi biraz kazıdığımızda o “mükemmel” imajın altındaki kırılganlık ve tekinsizliği görüyoruz. Ben de izleyiciyi önce renklerin cazibesiyle içeri çekip, sonra onları o parlak görselin altındaki huzursuz gerçekle baş başa bırakmayı seviyorum.
“This isNot a Celebration”da nesneler neredeyse figürlerin yerini alıyor. Objeleri psikolojik taşıyıcılar gibi kullanmanız nasıl gelişti?
Milano’da aldığım Endüstriyel Tasarım ve İç Mimarlık eğitimimin aynı zamamda grafik tasarım geçmişimin bu süreçte etkisi büyük. Nesnelerin formlarını, dokularını ve insan psikolojisi üzerindeki sessiz güçlerini gözlemlemeyi seviyorum. Bir nesne, bazen bir figürün anlatabileceğinden çok daha fazlasını anlatır. Benim resimlerimde bir pinyata sadece bir oyuncak değil, parçalanmaya hazır bir iç benliktir. Nesneler, sustuğumuz yerlerde bizim yerimize konuşan psikolojik karakterlere dönüşüyor.
Klasik Vanitas resimlerinde çürüyen meyveler, kafatasları vardı. Sizin çağdaş Vanitas sözlüğünüzü hangi objeler oluşturuyor?
Benim sözlüğümde jenga blokları var; çünkü modern hayatın dengesi o kadar hassas ki. Bitmiş mumlar, yanmaya hazır ya da sönmüş kibritler, sahte neşeyi temsil eden pinyatalar ve zamanın amansız akışını hatırlatan dijital veya analog saatler var. Klasik Vanitas ölümün fiziksel gerçekliğini anlatırken, ben modern insanın ruhsal tükenmişliğini ve anlık hazların geçiciliğini bu nesnelerle anlatıyorum.
İşlerinizdeki parlak renk paleti, anlattığınız tükenmişlik hissiyle bilinçli bir kontrast mı kuruyor?
Evet, bu çok bilinçli bir tercih. Tükenmişlik genellikle gri veya karanlık renklerle özdeşleştirilir. Oysa günümüzün asıl trajedisi, her şeyin “rengarenk” ve “enerjik” göründüğü bir sahnede yaşanıyor olması. Renkler ne kadar parlaksa, altındaki boşluk o kadar derinleşiyor. Bu kontrast, izleyicinin yaşadığı bilişsel çelişkiyi tetiklemek için kullandığım bir araç.

Resimlerinizde zaman hissi çok askıda; sanki bir kutlamanın ertesi günüyle hiç başlamamış bir partinin arası gibi. Bu “araf” duygusu nasıl oluşuyor?
Bu “araf” hissi aslında tam olarak içinde yaşadığımız zamanın ruhu. Hep bir sonraki şeyi bekliyoruz ama içinde bulunduğumuz anın tadını çoğunlukla alamıyoruz. Resimlerimdeki nesneler de sanki bir patlamadan hemen önceki o sessiz anı ya da her şey bittikten sonraki o ıssızlığı yaşatıyor. Benim de sıklıkla hissettiğim o askıda kalma hali, modern insanın belirsizlik içinde kurduğu yaşamın görsel bir yansıması.
Klasik Vanitas ölümün kaçınılmazlığını anlatıyordu. Sizce bugünün insanı ölümden çok neyin geçiciliğinden korkuyor?
Bugünün insanı “var olmamanın” değil, “görünür olmamanın” ölümünden korkuyor. Başarının, güzelliğin, ilginin ve o anlık parıltının geçiciliği bizi dehşete düşürüyor.
Günümüzde başarı ve görünürlük neredeyse ahlaki bir zorunluluk haline geldi. Sizce çağdaş resim bu baskıyı görünür kılmakta hâlâ güçlü bir alan mı?
Kesinlikle. Resim, hızı donduran bir alan. Sosyal medyada saniyeler içinde kaydırıp geçtiğimiz o başarı imgelerini, tuvalin üzerinde durdurup onlara uzun uzun bakmanızı sağlıyor. Resim, bu “görünürlük baskısını” deşifre etmek ve o parıltılı dünyayı analiz etmek için hala en dürüst ve güçlü alanlardan biri.
“Kutlama” imgesi sanat tarihinde genellikle zaferle ilişkilidir. Siz bu sergide neden kutlamayı boşluk hissiyle yan yana getiriyorsunuz?
Çünkü artık zaferlerimiz bile birer performans haline geldi. Bir şeyi başardığımızda hissettiğimiz o ilk heyecan, onu paylaştığımız an tüketiliyor. Kutlamanın içi boşaldığında, geriye sadece o görkemli dekorlar ve derin bir yalnızlık ve ardındaki yorgunluk kalıyor. Ben o kalabalık kutlamanın içindeki ıssızlığı, zaferin arkasındaki yorgunluğu, tükenmişlikleri göstermek istedim.
Bir nesnenin resme girme kararını nasıl veriyorsunuz?
Gündelik hayatta karşıma çıkan bir an, belleğimde yer eden nesnelerle başlıyor her şey. Eğer bir nesne sadece fiziksel varlığıyla değil, bana hissettirdiği bir “huzursuzlukla” geliyorsa o resme dahil olur. Örneğin, bir jenga bloğuna baktığımda sadece bir oyun değil, her an yıkılabilecek bir kariyeri veya ilişkiyi görüyorsam, o artık benim semboller sözlüğüme girmiş demektir.
“Yanmamış kibrit” gibi metaforlar önce yazıda mı doğuyor, yoksa tuvalde mi?
Çoğunlukla eş zamanlı. Bazen bir kavram zihnime düşüyor ve onu not alıyorum, çoğu zaman bir eskiz yaparken o nesnenin veya o andan bir fotoğrafın orada olması gerektiğini hissediyorum. Ama yanmamış kibrit gibi metaforlar benim için “henüz gerçekleşmemiş potansiyel” veya “bir anlık kıvılcımla yok olacak her şey” demek. Yani hem görsel hem de edebi bir doğuşu var.
Resimlerinizde yüzeyler oldukça kontrollü görünürken duygusal olarak taşkın bir atmosfer var. Bu dengeyi kurmak sizin için önemli mi?
Çok önemli. Bu benim kişisel disiplinimle de ilgili. Teknikteki o kontrol ve titizlik (belki biraz tasarımcı geçmişimin etkisi), anlatmak istediğim o kaotik ve taşkın duyguları dizginlememi sağlıyor. Bu zıtlık, izleyiciye bir güvenlik hissi veriyor ama o güvenin içinde çok sert sorular soruyorum.
İşlerinizde nesneler sadece sembol değil; sanki psikolojik karakterler gibi davranıyor. Objelerle kurduğunuz ilişki nasıl gelişiyor?
Nesneleri birer oyuncu gibi görüyorum. Kompozisyonu kurarken onları bir tiyatro sahnesine yerleştirir gibi yerleştiriyorum. Her birinin bir görevi, bir ağırlığı ve sessiz bir çığlığı var. Onlarla aramdaki bağ, onların sadece “nesne” olmaktan çıkıp birer “anlatıcı” haline gelmesiyle kuruluyor.
Resimlerinizde başarısızlıktan çok “sürekli devam etme zorunluluğu” hissediliyor. Sizce çağımızın asıl yorgunluğu burada mı?
Kesinlikle. Queen’in o meşhur şarkısında dediği gibi: “Show must go on.” Ne yaşarsak yaşayalım, perdeyi kapatmaya hakkımız yokmuş gibi bir his var üzerimizde. Başarısız olma özgürlüğümüz elimizden alınmış gibi sanki. Asıl yorgunluk, düştüğümüz yerden kalkmak değil, hiç düşmemeye çalışmak ve sürekli bir performans sergilemek zorunda kalmak.
Kendinizi daha çok gözlemci bir ressam olarak mı görüyorsunuz, yoksa bu çöküş hissinin doğrudan içinden konuşan biri olarak mı?
Her ikisi de. Dışarıdan bakıp bu toplumsal histeriyi gözlemliyorum ama aynı zamanda ben de bu çağın bir parçasıyım ve evet doğrudan yaşıyorum. Ben de o pinyataları parçalıyorum, ben de o jenga kulelerini deviriyorum. Yani hem laboratuvardaki araştırmacı gibiyim hem de deneyin kendisiyim.
Ve son olarak: “Mükemmel bir çöküş için ne kadar motive olabilirsiniz?” Siz bu soruya bugün nasıl cevap verirsiniz?
Eğer o çöküş beni bir sonraki yaratım sürecine, daha dürüst bir yüzleşmeye götürecekse, sonuna kadar motive olabilirim. Çünkü bazen yeni bir şey inşa etmek için, o “mükemmel” görünen ama çürümüş olan yapının tamamen çökmesi gerekir. Benim resimlerim, o çöküşün estetiğini ve ardından gelebilecek olan dürüstlüğün peşinde.
