Safiye Otman
Safiye Otman

Safiye Otman ile Sanatın ve Alan’ın Kesişiminde

26 Ekim 2025
16 dakika

Kadın bedenini bir temsil değil, bir hafıza alanı olarak ele alan Safiye Otman, görünürlük ve sessizlik arasındaki sınırları sorguluyor. Yüzü silinmiş kadın figürleri, sessiz ama derin bir direnişin sembolü olarak tuvale yerleşiyor; her biri görünmezliğin içinde çoğalan bir bakış, bir hafıza kırıntısı. Otman için sanat, bir ifade biçiminden çok, özgürleşmenin ve görünmezi görünür kılmanın yolu.

İzmir’de kurduğu Gallery SO ise bu bireysel pratiğin dışında konumlanıyor. Sanat üretimini temsil değil, paylaşım ve dayanışma ekseninde yeniden tanımlayan galeri, Otman’ın kişisel estetiğinden bağımsız; ama onun sanat anlayışındaki etik duyarlılığı başka bir biçimde sürdürüyor.

Bu söyleşi aracılığıyla, görünürlük ve sessizlik arasında kurduğu çizgide ilerleyen Safiye Otman’ın hem sanatçı kimliğiyle şekillenen pratiğine hem de Gallery SO aracılığıyla kurduğu kolektif üretim alanına yakından tanıklık ediyoruz.

Resimlerinde figürün görünürlüğü ile görünmezliği arasında sürekli bir salınım var. Kadın bedeni, bazen sahnenin merkezinde, bazen neredeyse silinmiş bir iz olarak karşımıza çıkıyor. Bu temsiliyet biçimini nasıl tanımlıyorsun?

Bu ifade biçimimin temelinde ‘sansür’ yatmakta. Yüzyıllardır kadın ve bedeni her anlamda sürüklenmektedir. Her ne kadar onlarca yüksek ses çıkarılmaya çalışılsa da, kadın her zaman ilk önce sansüre uğrayan taraf oluyor. Hem de her anlamda. Bu yüzden bu kadar örselenen bir imgeyi görmeseniz de bir şey değişmeyecek hissini yaratmak istiyorum izleyicide. Herkes kendi hayalindeki kadını oturtuyor merkeze. Benim resimlerimin temelini de yüzü olmayan kadınlar var. Fakat her açıdan yine izleyiciyi takip edenler kadınlar oluşturuyor.

Renk paletinde sakin ve nötr tonların hâkim olduğu, ama içinde sönmeyen bir gerilim taşıyan bir atmosfer var. Bu görsel sessizliğin altında hangi duygusal ya da politik katmanlar yatıyor?

Evet, yüzeyde dingin bir sessizlik hakim fakat bu sessizlik bastırılmış duyguların tamamını karşılamakta. Nötr tonların altında kanayan bir gerilim var çünkü bu renkler sakinlik değil, içsel bir çığlığı temsil etmekte. Bu benim için hem kişisel hem de kolektif bir ruh hali ve kadın olmanın görünmez ağırlığı ile ilgili. Resimlerimde politik olarak vereceğim tek cevap, kadınlar artık cevaplamak değil, sorularının karşılığını almak istiyor. Tüm kadınlar özgür olana dek, sokakta tek basına asla ürkmeden yürüyene dek üretmeye devam edeceğim. Toplumsal normların dışına taşan ‘kadın şiddeti’ durana kadar, devam.

İşlerinde yüzsüz kadınlar, ev içi objeler, bitkiler ve sınırları belirsiz mekânlar yan yana geliyor. Bu birliktelik, sence günümüz kadın kimliğinin parçalanmış hâlini mi temsil ediyor, yoksa yeni bir bütünlük arayışını mı?

Benim için o birliktelik parçalanmışlığın değil, parçaların arasında anlam arayan bir bilincin ifadesi. Ama evet, günümüz kadınının kimlik ağırlığı da bu karmaşa arasında çok önemli bir etken. Kadın kimliği bugün yalnızca bütün olma çabasıyla değil, bölünmüşlüklerin farkında olarak var olmaktadır. Yüzü olmayan kadınlar, ev objeleri, bitkiler tamamen birer metafor. Mekanların belirsizliği ise tamamen ne zaman nerede kadına şiddetin yaşanacağının bilinmediğinden. Bugün baktığımızda en mümkün olmayan durumları bile bir, iki dakikalık akşam haberlerinde ile izliyoruz. Bu yüzden işlerimde ne tam olarak bir bütünlük var ne de tam bir kopma hali. Çünkü sadece yeniden tanımlanan ve ivmesi her geçen gün değişen bir varoluşsal sancı çekme alanı…

“Görünür olmak” kavramı senin pratiğinde sıkça karşımıza çıkıyor. Sence görünürlük, bir özgürleşme hâli mi, yoksa başka bir denetim biçimi mi?

Benim için görünür olmak her zaman iki uçlu bir kavram. Bir yandan sesimi duyurmak, diğer yandan varlığımı ortaya koymak. Ama öte yandan görünür olmanın da kendi içinde taşıdığı denetim ve beklenti mekanizmaları da var. Kadın bedeni, emeği, kimliği görünür olduğunda hemen bir çerçeve içine alınıyor. Ben işlerimde o çerçevenin değil, görünme biçimlerini sorguladığım bir alan yaratıyorum. Bu yüzden sınırları olmayan, huzurlu bir boşluğun içinde süzülen kadınları resmetmek bana mutluluk veriyor. 

Türkiye’de feminist sanatın hem kurumsal hem bağımsız üretim alanlarındaki yerini nasıl değerlendiriyorsun? Kendi pratiğini bu hat üzerinde nerede konumlandırıyorsun?

Türkiye’de feminist sanat, uzun süre marjinal bir alan gibi gösterildi ama aslında merkezdeki sessizliği rahatsız eden asıl ses hep oradan geldi. Ben bu hattı bir tarih olarak değil, bir var olma biçimi olarak görüyorum. Feminist sanat burada sadece cinsiyet meselesiyle değil, hafızayla, bedenle, gündelik hayatın mikro şiddetleriyle, hatta sessizlikle bile uğraşmak zorunda. Feminizmi konuşurken sıklıkla karşıma çıkan ‘öteki’ kavramının da son zamanlarda bu konuya dahil olduğunu düşünüyorum. Kendi pratiğimi bu hat üzerinde, bağırmadan direnen, gösterişsiz ama ısrarcı bir yerde konumlandırıyorum. Çünkü bazen en radikal eylem, sadece kendi varlığını saklamadan sürdürmek kendi renginde, kendi dilinde, kendi sessizliğinde kalabilmek. Ve üretmeye devam etmek. 

İşlerinde iç mekân öğeleri —bitkiler, duvarlar, mobilya çizgileri— sıkça görülüyor. Bu unsurlar, kadının kamusal alandan dışlanmasının bir metaforu mu, yoksa kişisel hafızanın mekânsal izdüşümü mü?

Benim için iç mekân, ne yalnızca bir sınır ne de bir sığınak. Kadının kamusal alandan dışlanmasıyla ev içine sıkışması elbette tarihsel bir gerçek, ama ben o mekânı teslimiyetin değil, yeniden tanımlamanın alanı olarak görüyorum. Duvarlar, bitkiler, mobilyalar…hepsi birer tanık aslında; sessiz ama kayıt tutan varlıklar. Kadının görünmez emeğiyle, duygularıyla, izleriyle biçimlenmiş o alan, hem bastırılmışlığın hem de direnişin hafızasını taşıyor. Benim işlerimde iç mekân, kişisel hafızanın toprağına dönüşüyor; orada hem geçmişin gölgesi var, hem de kendine ait bir yer açmanın sessiz gücü.

Figürlerin yüzsüzlüğü izleyiciyle nasıl bir ilişki kuruyor? Bu bir anonimlik mi yoksa kolektif kimlik mi?

Figürlerimin yüzlerinin olmaması bir eksiklik değil, bir tercih olduğu için çoğunlukla izleyici sorularını kendisi cevaplıyor. Yüzü silmek, kimliği yok etmek için değil, onu tekil bir bedenden kurtarmak için yaptığım bir jest. Çünkü benim resimlerimdeki kadın, sadece bir ‘kişi’ değil; bir deneyim, bir duygu hâli, bir hatırlama biçimi. Yüzsüzlük, izleyiciyi o bedene yerleştiren bir boşluk yaratıyor, herkesin kendi hikayesini, kendi sessizliğini oraya yansıtabilmesi için. Bu anlamda anonimlik değil, kolektif bir yankı bu. İşlerimdeki yüzsüz figürler; unutulmuş, bastırılmış ya da görünmez kılınmış kadınların ortak hafızasında yankılanıyor. Yüz yoksa, bakış çoğalıyor ve o çoğalma, benim için en politik olan yer aslında. 

Feminist sanatın Türkiye’deki yeri üzerine ne düşünüyorsun Sanatında “sessizi görünür kılmak” ifadesi sık geçiyor — bu sessizlik kime ait?

Bence, Türkiye’de feminist sanat, hâlâ tam olarak kabul edilmiş bir alan değil; çünkü feminist sanat ve feminizm, rahatsız etmeyi sürdürüyor. Kadın bedeniyle, emeğiyle, sessizliğiyle kurduğu ilişki hâlâ çoğu zaman sansürleniyor, yumuşatılıyor ya da estetize edilmek isteniyor. Oysa feminist sanat tam da bu bastırılmış alanlara dokunarak var oluyor. Benim için feminist olmak, bağırmakla değil, duymayanı duyurmakla ilgili. Sessizliği görünür kılmak da bu yüzden önemli.

O sessizlik, bireysel bir suskunluk değil; kuşaktan kuşağa aktarılan, içselleştirilmiş bir toplumsal sessizlik. Evde, okulda, galeride, hatta zihnin içinde birikmiş bir yankı. Ben o sessizliği açığa çıkarırken, aslında kadını değil, kadının bastırılmış sesini temsil etmeye çalışıyorum. Çünkü bazen sözcüklerden çok, susturulanın gölgesi konuşur ve ben o gölgeyi görünür kılmaya çalışıyorum.

Günümüz izleyicisi artık görsel yorgunluk çağında yaşıyor. Bu çağda resim hâlâ direnişin alanı olabilir mi?

Evet, tam da bu yüzden olabilir. Ekran süremizi arttıran teknolojinin yanında, biz hala bugünün gerçeğini yaşıyoruz. Aslında ilerleyen tek şey sadece salt teknoloji. Bugün her şey hızla tüketiliyor; görüntü artık bir anlam değil, bir akış nesnesi. Ama resim, hâlâ o akışa direnmenin en saf biçimi. Çünkü resim, bakmayı değil görmeyi talep ediyor. Zaman istiyor, durmayı zorluyor, sessizliği hatırlatıyor. Benim için resim yapmak, bu görsel kalabalığın içinde bir tür yavaşlama eylemi varoluşu yeniden hissettiren bir durak.

Görsel yorgunluğun çağında resim hâlâ direnir, çünkü o hiçbir zaman sadece bir yüzey olmadı. Hâlâ bir tanıklık, bir karşı çıkış, bir nefes alanı. Benim pratiğimde bu direniş, yüksek sesle değil; ince, ısrarcı ve sabırlı bir tonda devam ediyor. Bazen en büyük başkaldırı, sadece bakışını hatta duruşunu korumaktır. 

İzleyiciyle arandaki ilişkiyi nasıl tanımlarsın? Resmin karşısında duran biriyle, “kadın olma deneyimi”ni değil, “kadın olmanın sessizliğini” mi paylaşıyorsun?

İzleyiciyle aramdaki ilişkiyi doğrudan bir anlatıcı/dinleyici bağı olarak değil, ortak bir sessizlik alanı olarak görüyorum. Resmin karşısında duran kişiyle bir deneyimi ‘anlatmak’ istemem; çünkü kadın olma hâli zaten fazlasıyla anlatılmış, açıklanmış, tanımlanmış bir şey. Ben o tanımlardan sıyrılan boşlukta buluşmayı önemsiyorum. Evet, belki ‘kadın olmanın sessizliği’ni paylaşıyorum ama bu sessizlik bir boyun eğme değil tam tersine, başka türlü bir direniş biçimi. Ses çıkarmadan da var olunabileceğini, görünmeden de hissedilebileceğini hatırlatan bir alan. İzleyiciyle aramda kurulan şey, bu görünmez ortaklık: sözcüklerin yetmediği yerde birbirini tanıyan, susarak konuşan bir bağ. Ee işin içine renk de girince, bazen gerçekten konuşmaya gerek kalmıyor.

Safiye Otman, Gallery SO
Safiye Otman, Gallery SO

GallerySO, İzmir’de son dönemde açılan en genç çağdaş sanat alanlarından biri. Bu galeriyi kurarken seni iten ihtiyaç neydi: üretici bir alan mı, temsil mekânı mı, yoksa dayanışma fikri mi?

Gallery SO’ yu kurarken beni motive eden şey bir ihtiyaçtan ziyade, daha çok bir eksikliğin yankısıydı. Türkiye’de kadın sanatçılar, bağımsız üreticiler ve genç sanat emekçileri hâlâ hem görünürlük hem temsil anlamında ciddi boşluklar içinde. Ben bu galeriyi bir ‘mekân’ olarak değil, bir tavır olarak kurdum. Üretimin yalnızlaşmadığı, dayanışmanın estetize edilmediği, samimi ama iddialı bir alan yaratmak istedim. Gallery SO, benim için bir temsil kurumu değil; karşılaşmaların, kırılmaların ve yeniden başlamaların sahnesi. Burada mesele sadece eserleri sergilemek değil, birlikte üretmenin politik ve duygusal gücünü hatırlatmak. Kısacası, Gallery SO bir vitrin değil bir direnç biçimi. 

 Bir sanatçı olarak galeri kurmak, aynı anda hem içeride hem dışarıda olmayı gerektiriyor. Bu ikili rol, senin “bakış”ını nasıl dönüştürdü?

Evet, galeri kurmak beni hem içeride hem dışarıda konumlandırdı ve bu ikilik hali, aslında bakışımı keskinleştirdi. Artık sadece üreten biri olarak değil, üretimi çerçeveleyen sistemin de içinden bakıyorum. Bu bazen yorucu, bazen öğretici ama her zaman dönüştürücü. Sanatçı olarak bakışım daha sezgisel, içe dönükken; galerici olarak bakışım yapısal, politik ve görünürlükle ilgili bir hâle geldi. Bu iki bakış zaman zaman çatışıyor ama o çatışma da üretimi besliyor. Çünkü ben artık sadece bir tuvalin karşısında değil, o tuvalin arkasındaki ekosistemin içinde de varım. İçerideki duyarlılıkla dışarıdaki farkındalık birleştiğinde, bence en sahici sanat orada doğuyor.

GallerySO’nun adında geçen “SO” —sadece baş harflerinden öte— sanki bir tür kişisel imza. Galerinin kimliğinde bireysel estetiğinin izlerini taşıyor musun, yoksa bunu bilinçli olarak nötralize mi ediyorsun?

SO elbette ismimin baş harfleri ama benim için bundan çok daha fazlası; bir kimlik ifadesiyle bir mesafe duygusunun kesiştiği yer. Gallery SO’ da kişisel estetiğimin izleri kaçınılmaz olarak var çünkü bu galeri, benim sanatla kurduğum ilişki biçiminden doğdu. Ama bu izleri bir imza gibi sergilemek yerine, yapının dokusuna sindirmeyi tercih ettim. Benim için mesele kendi dilimi dayatmak değil, o dili çoğaltacak bir alan açmak. ‘SO’ bu yüzden hem kişisel bir yankı hem de nötr bir zemin. Kendi sesim orada, ama fısıltı hâlinde; galerinin sesi, birlikte üretenlerin çokluğunda büyüsün diye. Sonrası için ne olur bilemem fakat, bu sadelik biçimi her zaman galerinin temeli olarak kalacağına inanıyorum. 

İzmir, Türkiye’nin sanat haritasında her zaman marjinal ama dirençli bir pozisyonda oldu. Bu kentin dinamiği, GallerySO’nun programını nasıl etkiliyor?

İzmir’in marjinalliği aslında onun en özgür yanı. Bu şehir merkezden uzak ama tam da o mesafe, bağımsız üretim için nefes alanı açıyor. Burada görünürlük kaygısından çok, samimiyet ve direnç var. Gallery SO’nun ruhu da bu dinamikten besleniyor. 

Biz İstanbul’daki yoğun sanat gündeminin dışında kalıyoruz belki, ama bu ‘dışarıda olma hâli’ bizim için bir dezavantaj değil, bir duruş. İzmir’in temposu, denge duygusu, kendine ait ritmi; galerinin programında da hissediliyor. Burada acele yok, parıltı yok yerine, derinlik, dayanışma ve zamana yayılan bir üretim var. Gallery SO, tam da bu kent gibi: sakin görünen ama içinde hiç sönmeyen bir direnç taşıyan bir küçük habitat. 

Bağımsız bir galeri yönetirken kurumsallaşma ve özgürlük arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsun? Bir sanatçının gözünden “temsil sistemi” nasıl daha adil kılınabilir?

Bağımsız bir galeri yönetmek, sürekli bir ipte yürümek gibi. Kurumsallaşmak, sürdürülebilirlik için gerekli; ama aşırı kurumsallık üretimin kalp atışını susturur. Gallery SO’da bu dengeyi kasıtlı olarak geçirgen tutuyorum. Burası bürokratik bir kurum değil; nefes alan, bazen plansız, ama her zaman samimi bir yapı. Disiplinle sezgiyi, yapı ile duyguyu yan yana tutmaya çalışıyorum. Bir sanatçının gözünden ‘temsil sistemi’ ise ancak hiyerarşiyi azaltarak adil olabilir. Sanatçıyı sadece “üreten” değil, “belirleyen” özne olarak görmek gerekiyor. Galerinin küratöryel diliyle sanatçının sesi arasında mesafe değil, diyalog olmalı. Benim için temsil, konuşmak değil birlikte dinlemekle başlar. Bu bağlamda dengede bir yapı oturtmaya çalışıyoruz.   

Galerinin vizyonu yalnızca sergileme değil, aynı zamanda üretim süreçlerine eşlik eden bir yapı gibi görünüyor. GallerySO’yu bir “laboratuvar” olarak düşünmek doğru olur mu?

Evet, Gallery SO’yu bir galeri olmaktan çok, yaşayan bir mutfak gibi görüyorum. Çünkü burada mesele yalnızca bitmiş işleri sergilemek değil; o işlerin nasıl doğduğunu, hangi duygusal, politik, ya da maddi süreçlerden geçtiğini de görünür kılmak. Üretim süreci, sergi kadar kıymetli benim için. Bu yüzden Gallery SO, duvarları beyaz ama zihni sürekli hareket hâlinde bir alan. Denemeye, hata yapmaya, yeniden başlamaya açık. Burası vitrinden çok, bir düşünme ve dönüştürme mekânı. Yani evet, bir laboratuvar ama bilimsel değil, duygusal bir laboratuvar. Her sanatçı kendi malzemesiyle değil, kendi sesiyle deney yapıyor burada.

Günümüzde galeri–sanatçı ilişkisi sadece temsil üzerinden değil, ağ kurma ve üretim paylaşımı üzerinden de ilerliyor. Gallery SO bu yeni modeli nasıl okuyor?

Gallery SO, klasik temsil anlayışının ötesinde konumlanıyor. Biz sanatçıyı vitrinin nesnesi olarak değil, ekosistemin öznesi olarak görüyoruz. Artık mesele sadece bir eseri sergilemek değil, o eserin etrafında kurulan diyaloğu, süreci ve karşılaşmaları da paylaşmak. Bu yüzden Gallery SO bir temsil mekânından çok, bir ağın sinir uçlarından biri gibi çalışıyor. Burada güç tek bir merkezde toplanmıyor; paylaşılıyor, dolaşıyor, çoğalıyor. Üretim, iletişim ve dayanışma aynı anda işliyor. Bence bugünün galerisi artık “temsil eden” değil, “birlikte üreten” olmalı. Gallery SO tam da bu fikrin deneyi: sessiz ama ısrarcı bir ağ kurma pratiği görünürlük değil, bağ kurma üzerinden var olan bir yapı olması içim elimden geleni yapıyorum. 

İzmir’den dünyaya açılmak —özellikle İstanbul merkezli sanat ekosistemine alternatif üretmek— senin için ne ifade ediyor?

İzmir’den dünyaya açılmak benim için bir meydan okuma değil, bir duruş. İstanbul merkezli sanat ekosistemi elbette güçlü, ama aynı zamanda kendi tekrarına hapsolmuş bir yapısı da var. Ben Gallery SO ile o merkezin dışında, daha özgür bir nabız tutmak istedim. İzmir bu anlamda tam bir geçiş alanı ne tamamen içeride, ne tamamen dışarıda. Şimdi bu hattı Hollanda’ya, yani Gallery SO’nun ikinci merkezine taşımak istiyorum. Çünkü bu iki şehir arasında kurulan diyalog, benim için sadece coğrafi değil, zihinsel bir köprü. İzmir’in sezgisel ve dirençli enerjisiyle, Hollanda’nın sistematik ama açık yapısı birleştiğinde; hem Akdeniz’in duygusunu hem Avrupa’nın düşünme biçimini taşıyan bir üretim ağı kuruluyor. Gallery SO tam da bu: yerel değil, kök salmış; uluslararası değil, çok dilli bir varlık. 

Kadın sanatçıların hem görünürlük hem de kurumsal güç alanlarına erişimi hâlâ sınırlı. Gallery SO bu dengeyi değiştirebilecek bir alan yaratabilir mi?

Evet, tam da bunun için var Gallery SO. Kadın sanatçıların görünürlük mücadelesi hâlâ istisna üzerinden tanımlanıyor; ‘kadın sanatçı’ ifadesi bile çoğu zaman bir etiket gibi kullanılıyor. Oysa mesele görünür olmak değil, görünürlüğün koşullarını değiştirmek. Gallery SO bu dengeyi dönüştürmeye aday bir alan çünkü burada temsil, kota ya da kimlik üzerinden değil, özne olma hakkı üzerinden kuruluyor.

Ben bu galeriyi sadece kadınların eserlerinin sergilendiği bir alan olarak değil, kadın bakışının üretimi şekillendirdiği bir yapı olarak kurguladım. Burada karar mekanizması, estetik dil ve üretim politikası, kadın deneyiminin derinliğiyle biçimleniyor. Yani Gallery SO sadece kadınların yer aldığı bir galeri değil; kadınların yer tanımını yeniden yazdığı bir alan. Bu yüzden bence asıl dönüşüm görünürlükte değil, bakışın merkezini değiştirmekte başlıyor ve biz tam oradayız.

Son olarak Gallery SO’ nun  önümüzdeki döneme dair  bizi bekleyen yeni bir sergi, proje veya işbirliği var mı?

Evet, önümüzdeki dönem Gallery SO için hem içerik hem yön anlamında yeni bir evre olacak. Bunun dışında, kadın sanatçılarla üretim sürecini odağına alan bir residency programı ve bağımsız küratörlerle geliştirilen karşılaşma serileri üzerinde çalışıyoruz. Amacımız, yalnızca eserleri sergilemek değil; üretimi, diyaloğu ve dayanışmayı aynı zeminde buluşturmak. 

İclal Gültekin

İclal Gültekin, küratörlük, sanat danışmanlığı ve kültür-sanat organizasyonları konularında deneyime sahiptir. Şu anda, sanat alanında eleştirel yazılar yazmakta ve aynı zamanda bir medya ve sanat ajansında sanat ve kültür direktörü olarak görev yapmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Reklam

Satellite
Önceki

Miami Sanat Haftası Fuarları: Satellite

Çiçekçi Sokağı
Sonraki

“Çiçekçi Sokağı” Seyirci ile Buluşuyor