Asmer Sultanova
Asmer Sultanova

Asmer Sultanova: Bir İkonun Ardındaki Hikâye

15 Temmuz 2026
8 dakika

Çağdaş heykel pratiğinde popüler kültür imgelerini yeniden yorumlayan sanatçılar arasında kendine özgü bir yerde duran Asmer Sultanova, tanıdık formları yeni anlam katmanlarıyla buluşturuyor. Azerbaycan’da başlayan sanat yolculuğunu İstanbul’da sürdüren sanatçı, büyük ölçekli heykelleri ve özellikle tavşan figürü üzerinden geliştirdiği anlatısıyla izleyiciyi sanat tarihi, gündelik yaşam ve kolektif hafıza arasında dolaştırıyor.

Asmer Sultanova Venedik Bienali’ne paralel gerçekleşen Marinaressa Garden sergisindeki görünürlüğünü sürdürürken, bu yaz Bodrum Loft’ta, sonbaharda ise İstanbul Kethüda Hamamı’nda izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.  Sultanova ile üretim pratiğini, figürlerin ardındaki hikâyeleri ve çağdaş sanatın bugünkü meselelerini konuştuk.

Sanat eğitiminiz öncesinde edebiyat eğitimi aldınız. Edebiyatın düşünme biçimi ile heykel üretiminiz arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Edebiyat benim için yalnızca metinlerden ibaret değildi; sanatı, felsefeyi ve psikolojiyi içinde barındıran çok katmanlı bir düşünme biçimiydi. Edebiyat eğitimi sırasında sadece bir yazarın eserlerini değil, onun yaşamını, dünyaya bakışını ve üretim yolculuğunu da incelersiniz. Bu yaklaşım bana görünür olanın ardındaki hikayeyi aramayı öğretti.

Heykele yönelmem ise bu anlatı ihtiyacının üç boyutlu bir karşılık bulmasıyla gerçekleşti. Bugün hala hikayeler anlatıyorum: ancak bunu kelimeler yerine formlar aracılığıyla yapıyorum. Heykel, benim için yaşamı farklı açılardan okuyabilmenin ve insan deneyimini mekân içinde görünür kılabilmenin bir yolu.

Asmer Sultanova
Asmer Sultanova

Üretimlerinizde sıkça karşımıza çıkan tavşan figürü zaman içinde sizin kişisel ikonografinizin bir parçasına dönüştü. Bu figürle ilişkiniz nasıl başladı?

Tavşan figürünü yalnızca karakter olarak görmüyorum. Hikâyenin merkezinde yer alan bir imge. İlk bakışta eğlenceli ve tanıdık bir figür gibi görünse de aslında çok farklı duyguların ve kavramların taşıyıcısı.

Zamanla Bunny benim kişisel dilime dönüştü. Sevgi, aidiyet, koruma, umut ve insan ilişkilerine dair düşündüğüm birçok şeyi onun üzerinden anlatmaya başladım. Özellikle Bunny’nin yüzsüz olması bilinçli bir tercih. İzleyicinin hazır bir ifadeyi okumaktansa kendi duygularını ve deneyimlerini karaktere yansıtmasını istiyorum.

Hayat bana duyguların yalnızca yüz ifadeleriyle aktarılmadığını öğretti. Bazen bir dokunuş, bir yakınlık, bir koruma hareketi ya da yalnızca yan yana durabilmek çok daha güçlü bir iletişim kurabiliyor. Bu nedenle eserlerimde kimi zaman bir yumurta yeni başlangıçları, kimi zaman bir kelebek dönüşümü, kimi zaman melek kanatları korumayı, kuşlar özgürlüğü, kaplumbağa yaşamın kendi ritmini temsil ediyor.

Tavşan figürünüz çoğu zaman Jeff Koons’un Rabbit heykeliyle ilişkilendiriliyor. Siz bu ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz? Bir gönderme, diyalog ya da eleştiri söz konusu mu?

Kesinlikle. Bunny’yi oluştururken referans aldığım en önemli eserlerden biri Jeff Koons’un Rabbit heykeli oldu. Hayranlık duyduğum bir sanatçının, çağdaş sanat tarihinde ikonik bir yere sahip olan eserinden etkilenmem çok doğal.

Ancak benim yaklaşımım doğrudan bir tekrar üretmek değil. Ben bu figürü kendi yaşam deneyimlerim, gözlemlerim ve duygusal dünyam üzerinden yeniden yorumladım. Rabbit’in pop kültür içerisindeki güçlü varlığını korurken, Bunny’yi daha insani hikâyelerle ve duygularla buluşturmaya çalıştım.

Bu nedenle bu ilişkiyi bir kopyadan çok sanat tarihiyle kurulan yaratıcı bir diyalog olarak görüyorum.

Çalışmalarınızda parlak yüzeyler ve oyuncu formlar dikkat çekiyor. İzleyiciyi ilk bakışta cezbeden bu estetik dilin altında hangi duygusal ya da düşünsel katmanlar yer alıyor?

İlk bakışta eserlerim renkli, neşeli ve oyun dolu bir dünyanın parçası gibi görünebilir. Bunu bilinçli olarak tercih ediyorum. Çünkü insanlarla ilk teması merak ve gülümseme üzerinden kurmayı seviyorum.
Ancak bu parlak yüzeylerin altında çoğu zaman sevgi, bağlılık, aidiyet, koruma içgüdüsü ve dönüşüm gibi duygular yer alıyor. Çalışmalarımda kullandığım her figür farklı bir anlam taşıyor. Kelebekler değişimi, yumurtalar yeni başlangıçları, kaplumbağalar sabrı ve zamanın ritmini, kanatlar ise korumayı ve umudu temsil ediyor.

İzleyicinin önce gülümsemesini, sonra kendi hikâyesini eserlerin içinde bulmasını istiyorum. Çünkü bana göre sanat yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda duygusal bir karşılaşma alanı.

Büyük ölçekli heykellerinizin oteller, kamusal alanlar ve farklı yaşam mekânlarında sergilenmesi sizin için ne ifade ediyor? Müze ya da galeri deneyiminden nasıl ayrışıyor?

Sanatsal hedeflerimden biri her zaman insanların arasında olmak oldu. Yalnızca müze ya da galeri ziyaret eden bir izleyiciye ulaşmak istemedim. Eserlerimin gündelik hayatın içinde insanlarla karşılaşmasını önemsiyorum.

Bir çocuk, bir aile ya da sanatla hiç ilgisi olmayan biri bir heykelimin önünden geçerken onunla bir bağ kurabiliyorsa bu benim için çok değerli. Çünkü sanatın yalnızca belirli mekânlara ait olmaması gerektiğine inanıyorum.

Bu nedenle kamusal alanlar, oteller ve yaşamın içinde yer alan mekânlar bana her zaman daha doğal geliyor. Sanatın insanlara beklemedikleri bir anda dokunabilmesini seviyorum.

Sanat tarihinden tanıdık bir formu yeniden ele almak sizce ne ölçüde bir özgürlük ne ölçüde bir sorumluluk?

Bunun büyük bir sorumluluk getirdiğine inanıyorum. Çünkü Rabbit, dünyanın birçok yerinde tanınan ve çağdaş sanat tarihinin en ikonik eserlerinden biri.

Böylesine güçlü bir referanstan yola çıkarken özgün kalabilmek kolay değil. Ancak aynı zamanda bu referans bana önemli bir özgürlük alanı da sundu. Bunny aracılığıyla kendi düşüncelerimi, duygularımı ve hikâyelerimi daha geniş bir kitleyle paylaşabildim.

Bu figür benim için yalnızca bir karakter değil; sanatımı ve dünyaya bakışımı ifade ettiğim bir dil haline geldi.

Üretimlerinizde mizah ve oyun duygusu önemli bir yer tutuyor. Sizce mizah çağdaş sanatın hala yeterince kullanılmayan araçlarından biri mi?

Evet, öyle düşünüyorum. Çünkü mizah çoğu zaman hafiflik olarak algılanıyor. Oysa bana göre mizah insanlarla bağ kurmanın en güçlü yollarından biri.

Hayatın kendisinde olduğu gibi eserlerimde de oyun duygusu önemli bir yer tutuyor. İnsan bazen en derin duygularını oyun aracılığıyla ifade edebiliyor. Çocuklar bunu çok doğal yapıyor; yetişkinler ise zamanla unutuyor.

Ben izleyicinin önce gülümsemesini, ardından düşünmesini seviyorum. Çünkü bazen bir tebessüm, uzun açıklamalardan çok daha etkili olabiliyor.

Güncel sanat ortamında sanatçıların yalnızca eserleriyle değil, kimlikleri ve hikayeleriyle de görünür olduğu bir dönemdeyiz. Bu durumun üretim süreçlerini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Sanatçının yaşamı ile üretimi arasında her zaman güçlü bir bağ olduğuna inanıyorum. Benim için de durum farklı değil. İki çocuk annesiyim; dokuz yaşında özel bir oğlum ve on yaşında bir kızım var. Hayatımın büyük bölümü onların dünyasıyla iç içe geçiyor ve bu deneyim ister istemez eserlerime yansıyor.

Evimizde çok canlı, hareketli ve neşeli bir hayat var. Bu yüzden eserlerimdeki oyun duygusu benim için yalnızca estetik bir tercih değil; yaşadığım hayatın doğal bir yansıması.

Özel bir çocuğun annesi olmak bana sevginin ve iletişimin tek bir dili olmadığını öğretti. Duyguların her zaman kelimelerle ya da alışılmış ifadelerle ortaya çıkmadığını, bazen çok daha farklı yollarla hissedilebildiğini gördüm. Sanırım Bunny’nin yüzsüz olmasının ardındaki düşüncelerden biri de bu.

Farklılığın hayatıma dokundurduğu sihir, dünyaya bakışımı derinden etkiledi.

Venedik Bienali’ne paralel gerçekleşen Marinaressa Garden sergisinde yer almak uluslararası görünürlüğünüz açısından nasıl bir deneyim oldu?

Dünyanın en önemli sanat etkinliklerinden biri olan Venedik Bienali kapsamında eserlerimin uluslararası izleyiciyle buluşması benim için büyük bir gurur kaynağı oldu. Özellikle Marinaressa Garden gibi tarihi ve doğal dokunun iç içe geçtiği bir alanda yer almak, heykellerimin doğayla ve insanlarla kurduğu ilişkiyi daha da güçlendirdi.

2024 yılında da Bunny serimle aynı kapsamda yer almıştım. 2026 yılında yeniden davet edilmek ise üretimlerimin farklı kültürlerden insanlarla bağ kurabildiğini görmek açısından çok anlamlıydı. Aldığım olumlu geri dönüşler, sanatın evrensel bir dil olduğuna olan inancımı daha da güçlendirdi.

Bu yaz Bodrum Loft’ta, sonbaharda ise Kethüda Hamamı’nda izleyiciyle buluşacaksınız. Bu iki farklı mekanın üretimlerinize ve sergileme yaklaşımınıza nasıl yansımaları olacak?

Bodrum benim için çok özel bir yere sahip. İlk sergimi de Bodrum’da gerçekleştirmiştim. Bu nedenle her dönüşümde ayrı bir heyecan hissediyorum.
Bir heykelin doğayla ilişki kurmasını çok önemsiyorum. Bana göre heykeller en güzel yeşilliklerin içerisinde, gün ışığıyla ve çevresiyle birlikte nefes alıyor. Bodrum Loft’un eşsiz manzarası, doğası ve sanata verdiği değer eserlerim için çok güçlü bir karşılaşma alanı yaratıyor.

Kethüda Hamamı ise tamamen farklı bir deneyim sunacak. Tarihi dokusu ve mimari hafızası eserlerle yeni bir diyalog kuruyor. Küratörüm Banu Seyhan ile birlikte izleyiciyi farklı katmanlarda bir yolculuğa çıkaracak bir sergi hazırlıyoruz.

Özellikle Bunny’nin farklı boyutlarda ve farklı hikâyelerle aynı mekânda bir araya gelmesi beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü her ölçek, her figür ve her sembol izleyiciyle farklı bir bağ kuruyor.

Son olarak, bugün sizi üretmeye devam etmeye iten temel motivasyon nedir? Heykel aracılığıyla hangi soruların peşinden gitmeye devam ediyorsunuz?

Üretmek benim için yalnızca bir sanat pratiği değil; yaşamı anlamlandırma biçimi. Atölyeye her girdiğimde yeni bir hikaye, yeni bir duygu ve yeni bir soru ile karşılaşıyorum.

İnsanların birbirleriyle nasıl bağ kurduklarını, sevgiyi nasıl ifade ettiklerini ve farklılıklarla nasıl bir arada yaşayabildiklerini merak ediyorum. Sanatımın merkezinde de aslında bu arayış var.

Farklılığın hayatıma dokundurduğu sihir bugün sanatımın en görünmez ama en güçlü ilham kaynaklarından biri.

Bugün hala peşinden gittiğim soru şu: İnsanları gerçekten bir araya getiren şey nedir? Ve sevgi, tüm farklılıkların ötesinde nasıl görünür hale gelir?

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

MERKUR, 8. edisyonunu gerçekleştirdiği 18 sanatçının seçkisiyle oluşan "Nefes" isimli karma sergiye ev sahipliği yapıyor.
Önceki

MERKUR Galeri’de Yeni Sergi: Nefes

Burak “Rakun” Yurdakul
Sonraki

Karşı Sanat’ta Burak “Rakun” Yurdakul Anısına Sergi