Eric Christian von Fricken’ın müziğiyle 2018 yılında Le Mal du Pays sayesinde tanıştım. Bazı eserler vardır; dinler, seversiniz ve zamanla başka müziklere geçersiniz. Bazılarıysa yıllar sonra bile ilk birkaç notasıyla sizi aynı yere götürür. Le Mal du Pays benim için ikincisi oldu. O dönem günlerce, haftalarca tekrar tekrar dinlediğim parçayı bugün açtığımda hâlâ aynı anda hem huzur hem de tarif etmesi güç bir hüzün hissettirebiliyor.
Belki de Eric Christian’ın müziğinin gücü tam burada saklı. Melankoliyi karanlığa hapsetmeden, romantizmi yalnızca nostaljiye dönüştürmeden; birkaç nota içinde özlemden huzura, kırılganlıktan hayal kurmaya uzanan bir alan açıyor. Un rêve, Le Rêveur, Dans le noir, Lettres d’amour, La Valse au Clair de Lune… Eserleri Romantik geleneğin izlerini taşırken, birkaç notada kendini ele veren, ona özgü bir melodik dile sahip.
Bu dünya yalnızca müzikten de ibaret değil. Fotoğraf, şehirler, ışık ve gölge, eski notalar, mumlar, piyano başında bir kadeh şarap ya da şampanya… Christian, müziğinin çevresinde neredeyse sinematik bir evren kuruyor. Geçmişle ilişkisi ise estetik bir tercihten daha derine uzanıyor: Aile soyu, Robert Schumann’ın bir dönem nişanlı olduğu Ernestine von Fricken’e dayanıyor.
Spotify biyografisinde bugün hâlâ tek bir cümle var:
“Tek istediğim, insanları ağlatan müzikler yazmak.”
2018’de beni Le Mal du Pays ile yakalayan ve yıllar sonra aynı parçayı açtığımda bunu hâlâ başarabilen bir besteci için bundan daha iyi bir tanım bulmak zor.
Şimdi Eric Christian von Fricken, 1 Ekim’de Zorlu PSM’de Türkiye’deki ilk konseriyle İstanbul’daki dinleyicileriyle buluşmaya hazırlanıyor. Yıllardır kulaklıklarımızdan, evlerimizden ve kendi hikâyelerimizin içinden dinlediğimiz o melodileri ilk kez İstanbul’da canlı dinleyecek olmanın heyecanıyla biz de 1 Ekim’i iple çekiyoruz.
Konser öncesinde Eric Christian von Fricken ile müziğin hafızasını, özlemi, Romantik geleneği, geçmişin büyük bestecileriyle kurduğu bağı, fotoğrafı, yaratım ritüellerini ve elbette İstanbul’u konuştuk.
Sizi 2018’de Le Mal du Pays ile keşfettim ve o dönem parçayı günlerce, hatta haftalarca tekrar tekrar dinlediğimi hatırlıyorum. Bugün açtığımda bile ilk birkaç notası aynı duyguyu uyandırabiliyor. Müziğinizde hem huzur veren hem de insanın içinde tarif edemediği bir özlemi harekete geçiren bir taraf var. Sizce bir melodi, insana hiç yaşamadığı bir şeyi bile özletebilir mi?
Elbette. “Kelimelerin bittiği yerde müzik başlar” diye çok bilinen bir söz vardır. Müzik, bize kendimizin bile anlayamadığı şeyleri hissettirme gücüne sahip. Beni besteci olmaya yönelten şey de buydu. Bunun beraberinde olağanüstü bir güç geliyor.
Bir melodi dünyayı değiştirebilir.

Spotify biyografinizde bugün hâlâ “Tek istediğim, insanları ağlatan müzikler yazmak” yazıyor. Müziğinizin dinleyicide gerçekten çok güçlü bir duygusal karşılığı var. Beste yaparken dinleyicide yaratmak istediğiniz duyguyu biliyor musunuz, yoksa eserin taşıdığı duyguyu siz de tamamlandıktan sonra mı keşfediyorsunuz?
Genellikle aklımda hep bir fikir oluyor. Her zaman film müziği bestecisi olmak istemiştim. Aktarmaya çalıştığınız şeye dair görsel bir ipucunuz olduğunda beste yapmanın daha kolay olduğunu düşünüyorum.
Bu yüzden kendim için besteler yapmaya başladığımda, aslında hiç var olmayan sahneler hayal eder ve o sahnelerin duygularını müziğe aktarmaya çalışırdım.
Le Mal du Pays, Un rêve, Le Rêveur ve daha niceleri… Eserlerinizi uzun zamandır dinlediğim için birkaç nota içinde “Bu Eric Christian” diyebildiğim belirgin bir melodik diliniz olduğunu düşünüyorum. Siz kendi müzikal imzanızı nasıl tanımlarsınız? Bir besteci kendi sesini bilinçli olarak mı arar, yoksa o ses zamanla kendiliğinden mi ortaya çıkar?
Kendi sesimi bulmam uzun zaman aldı. Uzun süre onu gerçekten bulup bulamayacağımı düşündüm. Sanırım bunun büyük bir kısmı, zaman içinde gerçekte kim olduğumu anlamamla ortaya çıktı.
Kendi kimliğinizi bulmak ama aynı zamanda gerçekten söyleyecek bir şeyiniz olana kadar bekleyebilecek sabra sahip olmak…
F. Scott Fitzgerald’ın çok sevdiğim bir sözü daha var: “Bir şey söylemek istediğiniz için yazmazsınız; söyleyecek bir şeyiniz olduğu için yazarsınız.”
Santé à Chopin, Schubert için yazdığınız Impromptu ve Schumann’ın Scenes from Childhood eserinden ilham alan Scenes from Paris… Geçmişin büyük bestecileri müziğinizde yalnızca referanslar değil, sanki hâlâ sohbet ettiğiniz insanlar gibi var oluyor. Kendinizi Romantik geleneği bugünün dünyasında sürdüren bir besteci olarak görüyor musunuz? Özellikle Chopin’le nasıl bir müzikal bağ kuruyorsunuz?
Elbette. Bunların hepsi klasik müziğe duyduğum sevgiden geliyor. İlhamımın tamamı onlardan besleniyor.
Chopin’i elbette çok seviyorum ama benim bugün var olmamda en büyük payı olan besteci Erik Satie.
Chopin’e adeta bir Tanrı gibi bakıyordum; onu uzun süre anlayamadım. Erik Satie ile ise bağ kurabiliyordum. Yıllar önce bir yaz boyunca onun müziğini incelediğimi hatırlıyorum. Basit ve güzel ama aynı zamanda kusursuzdu. Böylesine büyülü bir atmosfer yaratıyor ve dinleyiciyi daha ilk anda içine çekiyordu.
O zaman kendi kendime, “Hayatımı bunun gibi küçük piyano parçaları yazarak geçirmek ne kadar güzel olurdu… Bir de insanların gerçekten bunları önemsediğini düşün,” demiştim.
On beş yıl sonra tam olarak bunu yapıyorum.
Aile tarihinizde de oldukça ilginç bir paralellik var: Soyunuz Robert Schumann’ın bir dönem nişanlı olduğu Ernestine von Fricken’e uzanıyor. Bugün Romantik müzikle kurduğunuz ilişki düşünüldüğünde neredeyse şiirsel bir tesadüf gibi. Siz bu bağı nasıl görüyorsunuz? Size bir müzikal miras duygusu veriyor mu, yoksa aile geçmişinizdeki güzel bir ayrıntı mı?
Tarihi çok seviyorum. Bu, hayatımın ilerleyen dönemlerinde keşfettiğim küçük ve eğlenceli bir ayrıntı aslında.
Ama bunun, tam olarak olmam gereken yerde olduğum anlamına geldiğini düşünmek hoşuma gidiyor. Sanki aile ismimin en başından beri müzikle anılması gerekiyormuş gibi.
İkisi benim için bir ve aynı.
Müziğinizin etrafında çok belirgin bir görsel dünya da kuruyorsunuz: ışık ve gölge, eski notalar, şehirler, mumlar, piyano… Fotoğraflarınızda da benzer bir sinematik anlatı hissediliyor. Bir beste zihninizde yalnızca ses olarak mı doğuyor, yoksa onun bir görüntüsü, ışığı, hatta mekânı da oluyor mu? Bir fotoğraf hiç müziğe ya da bir melodi fotoğrafa dönüştü mü?
Üniversitedeyken henüz pek fazla yer görmemiştim ve bir şeyler bestelemeye çalışmak bana çok zor geliyordu. Boston’daki Museum of Fine Arts’a birçok kez gittik. Beste yapmakla ilgili ilk fikirlerimden biri, müzedeki en sevdiğim tabloları müziğe dönüştürmekti.
İlk fikirlerimden biri, çok sevdiğim, fırtınalı bir denizde ilerleyen bir geminin olduğu tabloyla ilgiliydi. Yazdığım ve gerçekten sevdiğim ilk gerçek melodi de oydu.
O melodiyi tekrar tekrar, döngü halinde çalardım ama eseri hiçbir zaman tamamlayamadım. O zamanlar bunu nasıl yapacağımı henüz bilmiyordum.

Paylaşımlarınızda piyanonun yanında sık sık bir kadeh şarap ya da şampanya görüyoruz; hatta I Love You When I Drink Champagne adında bir besteniz bile var. Şarap, mum ışığı, piyano, eski notalar… Bunlar neredeyse Eric Christian dünyasının küçük ritüellerine dönüşmüş durumda. Bunların yaratım sürecinizde gerçekten bir karşılığı var mı, yoksa bütün bunların arkasında iflah olmaz bir romantik mi var?
Elbette. Estetik benim için çok önemli. Geçmişe baktığınızda bestecilerin neredeyse tamamının benzer şeyler yaptığını görürsünüz. Liszt şarabını ve şampanyasını severdi. Ian Fleming de James Bond’u yazarken benzer şekilde çalışırdı.
Bence bu, yaptığımız “işin” bize sunduğu çok özel taraflardan biri. Üretirken bundan keyif alabilmemiz, yazma sürecini bir hazza dönüştürebilmemiz… Çok az insanın kendine bu şekilde düşkünlük gösterme lüksü var.
Bu, hayattan keyif almanın ama aynı zamanda bir amaca sahip olup bir şey yaratmanın parçası.
Atmosfer benim için her şey demek. Mumlar, gölgeler, şampanya… Evde tek başımayken nasıl giyindiğimin bile bununla bir ilgisi var.
Bu benim için kutsal.
Bazı eserlerinize yıllar sonra yeniden dönüyorsunuz; Un rêve’in yedinci yıl versiyonu ya da Menuet’nin yeniden yorumlanması gibi. Bir bestenin gerçekten “bittiğine” inanıyor musunuz? Yıllar sonra eski bir eserinize döndüğünüzde değişenin eser mi, yoksa siz mi olduğunu hissediyorsunuz?
Hiçbir şeyin gerçekten tamamlandığını düşünmüyorum. Tıpkı bütün sanat dallarında olduğu gibi… Her zaman atılabilecek bir fırça darbesi daha vardır.
Pek çok eserimi aslında tamamlanmadığını bilerek yayımlıyorum. Hayatımın o döneminde onları getirebildiğim en iyi noktaya getiriyorum. Ama ben büyüyüp daha fazlasını öğrendikçe, onlar da benimle birlikte büyüyebiliyor.
Menuet sekiz yıl boyunca aynı kaldı. Sonra bir gün aniden, her şeyi birbirine bağlayacak bir girişe ve finale ihtiyacı olduğunu fark ettim. Hâlâ tamamlanmış değil ama sanırım artık tamamlanmaya biraz daha yakın.
Müzikte sonsuz olasılık var.
Ve şimdi ilk kez İstanbul’da sahne alacaksınız. İstanbul’a gelmek size ne hissettiriyor; şehre dair zihninizde nasıl bir görüntü ya da merak var? Yıllardır müziğinizi uzaktan dinleyen İstanbul’daki dinleyicilerinizle 1 Ekim gecesi ilk kez aynı salonda buluşacak olmak sizin için ne ifade ediyor?
Açıkçası, neredeyse gerçek değilmiş gibi geliyor. Bir rüya gibi.
Sekiz yıl önce müziğimi ilk yayımladığımda sahip olduğum tek dinleyiciler İstanbul’daydı. Spotify’daki dinleyici kitlemin tamamı İstanbul’dan oluşuyordu. Bunun nasıl ya da neden olduğunu bilmiyorum ama durum gerçekten buydu.
İstanbul’daki insanlar olmasaydı, bugün bir müzisyen olarak var olacağımı sanmıyorum.
Uzun zaman önce, eğer bir gün insanların karşısında sahneye çıkarsam, bana başlangıcımı veren yerde başlamak istediğimi söylemiştim. Umarım bu, çok özel bir ilişkinin başlangıcı olur.
Bu, kendi müziğimle vereceğim ilk halka açık performansım. Ve İstanbul, hayatım boyunca tekrar tekrar dönmeyi umduğum bir yer.
Oradaki insanlara inanılmaz derecede minnettarım ve yeniden gelmek için sabırsızlanıyorum.
Yakında görüşürüz, İstanbul.
