İstanbul’un sanat haritası, farklı disiplinlere ve kuşaklara alan açan galerileriyle pek çok keşif rotası sunuyor. Türkiye’den ve dünyadan sanatçıların üretimleriyle karşılaştığımız bu mekanlar, şehrin kültürel hayatına süreklilik kazandırıyor.
Fuarların ve büyük sanat etkinliklerinin hareketliliği içinde galerilerin ayrı bir yeri var: sergileri daha sakin keşfetmeye, sanatçıları zaman içinde takip etmeye ve sanatı gündelik hayatın bir parçası haline getirmeye imkan tanıyor.
Sergilerini ilgiyle takip ettiğim Offgrid Art Project de bu haritadaki duraklardan biri. “Aynı Şehirde” sergisi sürerken İpek Eyüboğlu ile İstanbul’un dönüşümünü, galericiliği ve Offgrid Art Shop’u da kapsayan gelecek planlarını konuştuk.
Önce biraz seni tanıyalım. Nerede doğdun, nasıl bir eğitim ve profesyonel yolculuktan geçtin? Sanatla ilişkin nasıl başladı?
İstanbul’da doğdum. Northeastern Üniversitesi’nde mimarlık eğitimi aldım; yan dalım ise fotoğraftı. New York’ta yaşadım, Berlin’de de bir süre eğitim gördüm. Bu şehirlerde farklı galerileri ve müzeleri ziyaret etme fırsatı buldum; bu deneyimler görsel sanatlara olan ilgimi besledi.
Sanatla ilişkim daha çok araştırmak, öğrenmek ve farklı sanatçıların üretimlerini anlamak üzerinden gelişti. Offgrid Art Project’i 2024’te kurmamla birlikte sanat, profesyonel hayatımda daha belirgin bir yer edindi. Bugün mimarlık ve fotoğraf eğitimimden gelen bakış açısını, farklı şehirlerde edindiğim deneyimlerle birlikte galerinin programına ve gelişimine taşıyorum.
Offgrid Art Project’i kurma fikri nasıl doğdu? İlk hayalle bugün geldiğin nokta ne kadar örtüşüyor?
Farklı disiplinler üzerine konuşmaya açık sergiler yapmak, iş birlikleriyle farklı platformları bir araya getirmek ve bağımsız küratörlerle çalışmak bu düşüncenin parçalarıydı. Alışılmış galeri yapısından biraz farklı bir yaklaşım olabilir ama ben bu hibrit yapıyı seviyorum. Farklı bakışların bir araya gelmesi, galerinin programını da zenginleştiriyor. Yurt dışındaki sanat fuarlarına katılarak çalıştığımız sanatçıların üretimlerini uluslararası izleyiciler ve koleksiyonerlerle buluşturmak da hedeflerimiz arasında.
Bugün o düşünce devam ediyor ama ihtiyaçları daha iyi görüyorum. Genç sanatçılara daha fazla alan açmak ve üretimlerinin sergi dönemleri dışında da görünür olmasını sağlamak istiyorum. Bu sene hayata geçirdiğimiz Offgrid Art Shop da bu yaklaşımı online ortamda sürdüren, sanatçılarla yeni izleyiciler ve koleksiyonerler arasında bağ kurmayı amaçlayan bir platform.

İstanbul’la nasıl bir bağın var? İstanbul’un bugünkü sanat ortamını nasıl görüyorsun?
Önce bir mimar olarak cevaplayayım: İstanbul, kolay kolay iflah olmayacak bir şehir. Çok eski ve sürekli kendi üzerine eklenerek büyümüş. Ek üzerine ek, yama üzerine yama… Bu durum şehrin hissine de yansıyor. Her büyük şehir için benzer şeyler söylenebilir ama İstanbul’un ölçeği ve düzensizliği onu kavramayı özellikle güçleştiriyor. Tek başına bir ülke olabilecek büyüklükte ve çeşitlilikte.
Beni en çok etkileyen, bu kadar tarihsel derinliği olan bir şehrin bu kadar hızlı değişmesi. Bazen hafızasını tutamıyormuş gibi geliyor; bir yapının, bir sokağın ya da bir yaşam biçiminin kaybolmasına çok çabuk alışıyoruz. Burada yaşamayan biri için bu değişimin hızı şaşırtıcı olabiliyor, biz ise onu gündelik hayatın bir parçası olarak kabul ediyoruz.
İzleyici açısından İstanbul’un çok zengin imkânlar sunduğunu düşünüyorum. Farklı tarzlarda ve yaklaşımlarda çalışan galeriler var; kurumlar da düzenli olarak çok sayıda sergi gerçekleştiriyor. Takip etmek ve vakit ayırmak isteyen biri için bu çeşitlilik büyük bir şans.
Galeriler açısından ise ekonomik koşullar nedeniyle, diğer sektörlerde olduğu gibi sanat alanında da alımların daraldığını görüyoruz. Bu koşulların en kısa zamanda iyileşmesi, galerilerden sanatçılara kadar sanat ortamının bütününü rahatlatacaktır.
Bu yolculukta seni en çok zorlayan ne oldu? Sana “iyi ki bu işi yapıyorum” dedirten şey ne?
Mimarlık eğitimimden ve çalışma biçimimden gelen bir alışkanlıkla, önce zihnimde bir fikir oluşturup sonra onu somut bir projeye dönüştürmeye alışığım. Galericilikte ise süreç biraz daha farklı ilerliyor. Özellikle bağımsız sanatçılarla çalışırken, her üretimin kendi ritmi, ihtiyaçları ve yönü oluyor. Burada benim rolüm her şeyi önceden tanımlamaktan çok, sanatçının üretimine alan açmak ve ortaya çıkabilecek ihtimallere açık olmak.
Bazen bu belirsizlik zorlayıcı olabiliyor; çünkü serginin nasıl şekilleneceğini baştan tamamen öngöremiyorsunuz. Ama aynı zamanda işin en sevdiğim taraflarından biri de bu. Sanatçıyla kurduğunuz diyalog, mekânın imkânları ve zaman içinde gelişen fikirler bir araya gelerek başlangıçta düşündüğünüzden farklı bir sonuç ortaya çıkarabiliyor. İş birliklerini de bu yüzden seviyorum; farklı bakışların bir araya gelmesiyle, tek başına ortaya çıkamayacak bir şeyin oluşmasına tanıklık etmek benim için çok değerli.
“İyi ki bu işi yapıyorum” dediğim anlar ise sanatçıyı kendi çalışma ortamında, üretim sürecini ve işlerinin arkasındaki düşünceleri anlatırken dinlediğim anlar. Bir sanatçının üretimine gerçekten zaman ayırabildiği, kendini özgürce ifade edebildiği bir alanın parçası olduğumu hissetmek ve bunun izleyiciyle buluşmasına katkıda bulunmak, bu işi yapma nedenlerimden biri.
Offgrid’de bir sanatçıya ya da esere alan açarken seni ne heyecanlandırıyor? Bakışının değiştiğini hissediyor musun?
Bir sanatçının üretim sürecini yakından görmek ve kendi işini anlatırken onu dinlemek beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Farklı disiplinlerden ve bakış açılarından beslenmek, benim de bir projeye yaklaşımımı değiştiriyor. Mimarlık ve fotoğraf eğitimimden gelen bakış açısının yanında, sanatçılarla kurduğum diyaloglar da zaman içinde düşünme biçimimi dönüştürüyor.
Türkiye’de insanların sanat satın almasıyla arasındaki mesafe ekonomik mi, yoksa sanat dünyasının dili ve kodları mı? Art Shop bu mesafeyi nasıl azaltıyor?
Bence ekonomik koşulların ve sanat dünyasının dilinin yanında, zaman içinde edinilen alışkanlıkların da önemli bir payı var. Koleksiyonculuğu yalnızca sanat eseri almak üzerinden düşünmüyorum; bir objeyi, mobilyayı ya da kişisel anlam taşıyan parçaları korumak ve sonraki kuşaklara aktarmak da bu kültürün bir parçası.
Avrupa ve Amerika’da kuşaklar boyunca devam eden aile koleksiyonlarının örneklerini görüyoruz. Aktarılan şey, eserlerle birlikte sergi ve fuar gezme, sanatçıyı takip etme ve sanat alımına hayatında yer açma alışkanlığı. Bu özel koleksiyonların bazıları zamanla bugün ziyaret ettiğimiz müzelerin temelini oluşturuyor.
Türkiye’de de koleksiyonerlerin birikimlerini halkla paylaşmasını çok değerli buluyorum. Çünkü koleksiyonculuk, örneklerini gördükçe ve hikâyelerini dinledikçe yakınlık kurulabilen bir alan. Büyük sanat fuarlarının yanında farklı ölçeklerde ve yaklaşımlarda alternatif fuarların bulunması da bu karşılaşmaları çoğaltıyor. İnsan gördükçe merak ediyor, kendi beğenisini tanıyor ve zamanla nasıl bir koleksiyon oluşturmak istediğini keşfediyor.
Art Shop’la bu keşfe bir başlangıç alanı sunmak istiyoruz. Sanatçıları ve eserlerini tanımayı, soru sormayı ve ilk eserini seçmeyi kolaylaştırmak bizim için önemli. Bir kişinin kendi ilgisinden yola çıkarak sanatla kalıcı bir ilişki kurması ve bu merakı çevresiyle paylaşması, koleksiyon kültürünün gelişmesine de katkı sağlıyor.
“Aynı Şehirde” sergisinin çıkış noktası neydi? Hangi İstanbul anlatısı sana daha çok dokunuyor?
Çıkış noktası, aynı şehirde yaşarken İstanbul’u ne kadar farklı deneyimlediğimizdi. Ci Demi, Hüseyin Güler ve Tibet Oktay Aslan’ın fotoğrafları; gündelik hayat, kentin çeperleri, yıkım ve yeniden yapılanma üzerinden farklı İstanbul anlatıları kuruyor. Bu işleri bir araya getirmek, şehrin fiziksel dönüşümüyle insan deneyimini birlikte düşünme imkânı verdi.
Mimarlıkla ilişkim nedeniyle yıkım ve yeniden yapılanmanın mekân üzerindeki etkilerine özellikle yakınım. Ama beni asıl etkileyen, üç yaklaşımın birlikte ortaya çıkardığı tablo. Bir yapının değişmesi, çevresindeki hayatı ve oraya dair hafızayı da değiştiriyor. Sergide bu ilişkilerin izini sürebiliyoruz.
Offgrid’in yakın dönem takviminde bizi neler bekliyor?
“Aynı Şehirde”, 25 Ekim’e kadar devam ediyor ve 212 Photography Istanbul’un paralel sergileri arasında yer alıyor. Ardından 5 Kasım’da, Otmar Uras iş birliğiyle ve Senem Çağla Bilgin-Keys’in küratörlüğünde Leyla Borovalı’nın kişisel sergisi açılacak.
Art Shop tarafında da seçkiyi geliştirmek ve sanatçılarla izleyiciler arasında yeni buluşmalar oluşturmak istiyoruz.
Daha uzağa baktığında Offgrid için nasıl bir gelecek hayal ediyorsun?
Offgrid’in, düzenli olarak temsil ettiği sanatçılarla uzun vadeli ilişkiler kuran, yurt dışındaki fuarlara katılan ve hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda iş birliklerini sürdüren bir galeri olmasını hayal ediyorum. Birlikte çalıştığımız sanatçıların üretimlerine yeni alanlar açmak ve onları farklı izleyicilerle buluşturmak istiyorum.
Büyürken farklı disiplinlere ve ortak üretime açık yapımızı korumak da benim için önemli.
