Bazı sanatçılar vardır; onları yalnızca dinlemez, hayatınızın farklı dönemlerinde yeniden keşfedersiniz. David August da onlardan biri.
Yıllar içinde elektronik müziğin sınırlarını aşan, bestecilik, çağdaş müzik ve kişisel anlatım arasında kendine özgü bir alan yaratan sanatçı, bugün müziğinde çok daha sade, kırılgan ve içe dönük bir yerde duruyor.
Kulüp kültüründen solo piyano performanslarına uzanan bu dönüşüm, yalnızca müzikal bir yön değişikliği değil, aynı zamanda zamanla kurulan ilişkinin, yaş almanın ve insanın kendi iç sesine yaklaşmasının da bir yansıması gibi görünüyor. Özellikle son dönem çalışmalarında sessizlik, boşluk ve duygu, ritmin önüne geçiyor; müzik bir anlatıdan çok bir hale dönüşüyor.
Geçtiğimiz ay Zorlu PSM’deki solo piano performansının ardından David August ile müziğinin yıllar içindeki dönüşümünü, İstanbul’la kurduğu bağı, sessizliğin gücünü ve yaratım sürecinde peşinden gittiği duyguları konuştuk.
Müziğiniz yıllar içinde daha içe dönük, daha sade ve daha kırılgan bir yere evrildi. Sizce bunun yaş almakla bir ilgisi var mı? Ayrıca piyanoya dönüşünüz, çocukluğunuza ya da müzikle ilk ilişkinize dönmek gibi hissettirdi mi?
Sanırım ikisi de etkili.
Yaş aldıkça bazı şeyler değişiyor. Birilerini etkileme, kendini kanıtlama ya da sürekli daha büyük bir şey yapma isteği zamanla gücünü kaybediyor. Yerine daha dürüst, daha sade ve daha gerçek bir şey arayışı geliyor.
Piyano benim için her şeyin başladığı yerdi. Beş yaşında klasik piyano çalmaya başladım ve müzikle kurduğum ilk bağ buydu. Bu anlamda geri dönmek, başlangıca dönmek gibiydi.
Ama HYMNS döneminde hissettiğim şey nostalji değildi. Daha çok kendimle yüzleşmek gibiydi. Bu kez arkamda saklanabileceğim prodüksiyon katmanları yoktu. Sadece ben ve enstrüman vardık. Bu biraz rahatsız edici ama aynı zamanda özgürleştirici bir deneyimdi. Kendimi daha önce izin vermediğim kadar açık bir şekilde ortaya koymamı gerektirdi.

Bazı eserleriniz gece yalnız yürürken insanın kendi düşüncelerine dalmasını çağrıştırıyor. Müzik üretirken sizin için daha önemli olan bir hikaye anlatmak mı yoksa insanların içinde kaybolabileceği duygusal bir alan yaratmak mı?
Benim için müziğin en güçlü yanı bir hikaye anlatmasından çok bir dünya kurabilmesi.
İnsanların içine girebildiği, kendi duygularını ve anılarını taşıyabildiği bir alan yaratmak ilgimi çekiyor. Birisi müziğimi dinlerken gece yalnız yürüyormuş gibi hissettiğini söylediğinde bundan çok etkileniyorum. Çünkü aslında o deneyimi yaratan şey yalnızca müzik değil; dinleyicinin kendi iç dünyası da buna dahil oluyor.
İnsanlara ne hissetmeleri gerektiğini söylemek istemiyorum. Daha çok, kendi deneyimlerini yerleştirebilecekleri bir alan açmaya çalışıyorum. Eğer bir parça sona erdiğinde kişi kendisine biraz daha yakın hissediyorsa, benim için asıl anlamlı olan şey bu.
Solo piyano performanslarınız elektronik müzik projelerinize kıyasla çok daha savunmasız ve filtresiz hissettiriyor. Sahneye bu kadar çıplak çıkmak nasıl bir duygu?
Hem korkutucu hem de özgürleştirici.
Elektronik müzikte ses tasarımları, efektler ve farklı katmanlar vardır. Bunlar bazen sanatçıyla dinleyici arasında bir mesafe de yaratabilir. Piyanoda ise saklanacak hiçbir yer yok. Çaldığınız her nota olduğu gibi ortada duruyor.
Berlin Sanat Üniversitesi’nde öğrenciyken Goldberg Varyasyonları üzerine çalışıyordum. O süreçte bir an geldi ve korkmayı bıraktığımı fark ettim. Sadece müziğin içinde var olmaya başladım.
Solo piyano konserlerinde peşinden gittiğim his hala bu. Bazen gerçekten çok özel anlar ortaya çıkıyor. Müzikle dinleyici arasında son derece doğrudan bir iletişim kurulabiliyor.
Bazen yalnızca müziğinizin değil, onu dinleyen insanların da yıllar içinde değiştiğini hissediyorum. Siz de bunu görüyor musunuz?
Kesinlikle görüyorum.
Özellikle İstanbul’da bunu çok hissediyorum. Buraya uzun yıllardır geliyorum ve bazı dinleyicilerin müziğimin farklı dönemleriyle birlikte büyüdüğünü biliyorum. Bu durum çok özel bir yakınlık yaratıyor.
Herkes kendi hayat hikayesini de beraberinde getiriyor. Yıllar içinde oluşan ortak bir hafıza hissi var. Bir sanatçıyla dinleyicisi arasında yaşanabilecek en etkileyici şeylerden biri de bu sanırım.
Bir noktadan sonra mesele yalnızca müzik olmaktan çıkıyor. Ortaya paylaşılan bir yaşam hikayesi çıkıyor.
İstanbul konserlerinizde bazen paylaşılan şeyin bir performanstan fazlası olduğunu hissediyorum. Sanki aynı duygunun içinde bulunan insanlar bir araya geliyor. Siz de sahnede bunu hissediyor musunuz?
Evet, kesinlikle.
Bir salon gerçekten sizinle birlikte nefes alıp vermeye başladığında çaldığınız müzik de değişiyor. O noktada sadece veren taraf siz olmuyorsunuz; aynı zamanda alan tarafa da dönüşüyorsunuz.
En sevdiğim konserler her zaman bir konuşmaya benzeyen konserler oldu. İnsanlara bir şey sunuyormuş gibi hissettiğim değil, hep birlikte bir şeyin ortaya çıktığını hissettiğim anlar…
Müzikte aradığım şey de aslında bu.
Hayat giderek daha hızlı ve daha gürültülü bir hal alırken, müziğiniz tam tersine sessizliğe ve sadeliğe yaklaşmış gibi görünüyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?
Aslında çok bilinçli bir karar değildi.
Daha çok kendi doğama karşı direnmekten vazgeçmemle ilgiliydi. Uzun süre boyunca kulüp kültürünün içinde üreten bir sanatçı olarak olmam gereken kişiyle, evde tek başıma yapmak istediğim müzik arasında gidip geldim.
HYMNS belki de bunun en saf örneği. Neredeyse hiçbir şeyin arkasına saklanmayan bir piyano kaydı.
Ama bu, elektronik müzikten uzaklaştığım anlamına gelmiyor. Haladans etmeyi de, insanları hareket ettiren müzikler üretmeyi de seviyorum. Bu benim için bir kopuş değil, bir genişleme.
Sadece bir dönem sessizliğe daha fazla güvenmeye başladım.
Yapay zekanın ve teknolojinin yaratıcı süreçlerde giderek daha görünür olduğu bir dönemde, bir eserde insan dokusunu hissettiren şey sizce nedir?
Yaşanmışlık.
Elbette zevk, sezgi ve estetik tercih de bunun bir parçası ama bence asıl mesele yaşanmışlık.
Yapay zeka teknik olarak kusursuz işler üretebilir. Etkileyici, hatta güzel şeyler ortaya çıkarabilir. Ama hayat yaşamaz. Kaybetmez, özlemez, aşık olmaz, hata yapmaz.
Bir insanın verdiği kararların arkasında yılların birikimi vardır. Çocukluk anıları, karşılaşmalar, hayal kırıklıkları, sevinçler…
Bence bir eserde hissettiğimiz insanlık duygusu tam olarak buradan geliyor. Dinleyici bunu her zaman açıklayamayabilir ama hissedebilir.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bu sohbet için teşekkür ederim.
Ve yıllardır beni dinlemeye devam eden İstanbul dinleyicilerine de…
Buraya her gelişimde aynı ilgiyi ve sevgiyi görmek benim için gerçekten çok kıymetli. Bunu tam olarak ifade etmek kolay değil ama düşündüğümden çok daha fazla anlam taşıyor.
